İslami kanaat önderlerinden, İslami kuruluş ve çalışma mensuplarından; Müslüman akademisyen, yazar ve gazetecilerden oluşan bağımsız bir diyalog ve istişare heyeti İslami Müzakere Girişimi (İMG) yapılan toplantı sonrası Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesi hakkındaki görüşlerini kamuoyu ile paylaştı.
İMG tarafından yayınlanan metin:
"Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) askeri ittifakı fikri ve dini özgürlüklerin önüne set çeken Sovyetler Birliği yayılmacılığına karşı barikat olma iddiasıyla kurulmuştu. Ancak NATO zaman üyesi olan ülke halklarının vicdanında güvenlik politikaları bağlamında gerçekleştirilen NATO icraatları hala yaygın olarak içselleştirilebilmiş değildir.
Zaman ilerliyor ve 21. yüzyılın başından itibaren uluslararası dengelerde ekonomik ve siyasi önemli değişiklikler yaşanıyor. 21. yüzyılın başından itibaren teknolojik donanımı ve ekonomik nüfuzu sürekli gelişen Çin’in nasıl küresel bir siyaset ve askeri strateji izleyeceği kendi yapısını yenilemek isteyen NATO tarafından dikkatle takip ediliyor.
Bu sene 7-8 Temmuz günleri Ankara’da oldukça büyük bir katılımla son NATO Zirvesi Toplantısı yapılacak.1949’da kurulan ve 2 evre yaşayan uluslararası güvenlik ittifakı olan NATO, yapılan açıklamalara göre Ankara Zirvesi ile 3. evresine girecek. NATO’nun 1. Dönem süreci (1.0), Sovyetler Birliğikomünist yayılmacılığı karşısında varlığını açıklamak konusunda zorlanmıyordu. Çünkü SSCB yayılmacıydı ve tampon devletler oluşturuyordu. İttifakın meşruiyet üretmesine gerek yoktu. Ama bu süreçte NATO’nun asıl kurucusu ABD, diğer üyelere prensiplerini dayatıyor ve bu ülkeler üzerinde inisiyatifini devam ettirebilmek için Gladio türü denetleyici mafyatik özel istihbari örgütler kuruyordu. Gladio’nun Türkiye'deki uzantısı siyasi literatürde derin devlet ağı içinde "Özel Harp Dairesi" ve "Kontrgerilla" olarak adlandırılan bir yapılanmaya dönüşmüştü.
Sovyet tehdidi karşısında NATO bir zorunluluğu ifade ediyordu, ama müttefik ülke halkları üzerinde bir vesayet karabasanıydı.
SSCB 1991’de dağılınca 2. Dönem (2.0) başladı. NATO’nun bu sefer demokrasiyi, insan haklarını, serbest pazarı savunmak gibi bir ideolojisi vardı. Bu alanın düşmanlarına karşı yeni konumunu belirledi. Yeni düşman ise İslam fundamantalizmi denilen İslami hareketler, otoriter rejimler, ekonomik ambargolar, 11 Eylül gibi hibrit/asimetrik tehditler, siber saldırılar idi. Ama İsrail’in saldırganlığını Türkiye ve biraz da İspanya kısmen Belçika dışında bütün NATO ülkelerinin desteklemesiyle 2. Dönem NATO tezleri çöktü ve Batılı değerlerin çürümesi ve ABD’nin patronluk hevesi “demokrasi ve güvenlik” söylemlerine bağlılığı oldukça şüpheli hale getirdi.
3. Dönem NATO konsepti (3.0) muhtemelen Ankara Zirvesi’nde belirlenecek. NATO’ya ait harcamalar konusunda “yük paylaşımı” mevzuunda lakayt davranan Avrupa ülkeleri Ukrayna’da Rusya ile sınanmaya itildi. Ama İsrail’in saldırganlığının bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen ABD ve diğer NATO ülkelerince desteklenmesi; ABD’nin NATO ülkelerinin birbiriyle savaşmayacağını beyan eden NATO’nun 4. maddesine rağmen NATO ülkeleri kapsamındaki Kanada ve Danimarka’nın Greenland’ını tehdidi karşısında diğer Atlantik ülkelerinin suskunluğu; ve Trump Amerikası’nın Venezüella ve İran’a saldırılarında BM Genel Kurulu’nu ve uluslararası hukuku hiçe sayması uluslararası hukuki, siyasi ve ekonomik dengeleri oldukça sarstı.
2.0 NATO sürecinin son dönemlerinde ABD’nin kuruluş sürecinde biçimlenen işgal ve köleleştirme refleksleri yeniden canlandı ve bu sefer müttefiklerini hedefe koymaya yöneldi.
Ayrıca ABD ve Batı devletleri için, hukukun üstünlüğü ve insan hakları söylemi, ötekileri yani Batı-dışı toplumları ve İslam dünyasını baskılayıp vesayet altına almak için kullanılan bir illizyon olduğu gerçeği, Siyonist İsrail’in katliamlarını destekleyen tutumlarıyla açıkça insanlık vicdanında makes buldu. BM Genel Kurulundaki İsrail soykırımına karşı çıkan çoğunluğa rağmen kuruluşun Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisine sahip beş kapitalist daimi ülke tarafından demokrasi söyleminin katledildiği apaçıktır. Son ABD Başkanı Trump’ın açık küresel haydutluk politikası yanında küresel sermaye ve Siyonist lobilerle birlikte Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrail Başbakanı Katil Netanyahu hakkındaki “savaş suçu” nedeniyle verilen tutuklama kararını yok saymaları dünya uluslararası sisteminin bütün kurallarının çiğnenmesi anlamına gelmektedir.
NATO Ankara Zirvesi’ne adım atılırken NATO İttifak Sözleşmesine rağmen ulusal çıkarların öncelendiği, güçlünün haklı ve üstün ilan edilip saygı gösterildiği küresel orman kanununun geri getirilmeye çalışıldığı bir süreçteyiz. Küresel kuşatmaya karşı tavır alması beklenen fiili gücü sınırlı devletlere ise despotizmin bugünkü beynini oluşturan ve 2030’larda dünya ekonomik liderliğini ele geçireceği hesaplanan Çin’e veya Avrasya eksenine eklemlenmeleri tavsiye edilmektedir. Oysa bu yaklaşım, yalnızca bir küresel vesayetin yerine başka bir küresel vesayeti ikame etme riskini taşımaktadır.
Haşr sûresinde zikredildiği gibi küfürde tüm cahili güçleri bir kabul etsek bile unutmayalım ki “kalben farklı farklıdır.”(59/14) Ve özellikle Çin ise ABD’den çok daha despotik, halkını dev dijital polis gözlemiyle baskı altında tutan; parası olmayanların okuyamadığı veya hastane önlerinde kalarak öldüğü ama çok yoğun sansür nedeniyle bu haksızlıkların yerli ve küresel kamuoyuna yansıtılmadığı, “özgürlük” kavramının bilinmediği, çok güçlü bir sömürü diktatörlüğüdür ve son dönemlerde soft yöntemleri kullanan en yayılmacı sömürgecidir.
Uluslararası ekonomik, siyasi, askeri mücadele hayat akışının bir gerçeği olarak devam ediyor. Ancak dünya güçlü bloklar arasında nüfuz bölgelerine ayrışırken öncelikle biz Müslümanlar da öncelikle içinde yaşadığımız ülkenin büyük sarsıntılara karşı dirençli olmasını, Türkiye gemisinin delinmemesini gözeterek kendi özgün duruşumuzu ve öz gücümüzü nasıl inşa edebileceğimizi sorgulamak zorundayız.
Resullerin yaşadığı dönemlerde çatışmalar kurgulanmışuluslar arasında değil, farklı kimlikliontolojik kavimler arasındaydı. Muhammed Aleyhiselam döneminde ise cahiliyenin kuşattığı dünyada en büyük iki kavim Rumlar ve SasanilerGüneybatı Asya’dan, Balkanlara ve Kuzeydoğu Afrika bölgelerine kadar iki egemen güç olarak temayüz etmişlerdi. Bu iki süper gücün dini, ekonomik, siyasi hakimiyet ve çıkar çatışmalarının hedefinde İslam risaletinin ilk alanları olan Kızıl Deniz’den Hicaz-Yemen coğrafyasına kadar uzanan bölge de yer alıyordu. Ve çocukları ve yaşlıları ile 200-300 kişilik bir Kur’an ve Şüheda nesli olan Mekke’li Müslümanlar hem iç cahiliyeye hem dış cahiliyeye yani iç ve dış vesayete rağmen hakkın ve adaletin sözcüleri olarak kendilerini inşa etmeye çalışıyorlardı. İlk Kur’an nesline güvenlik ve hareket metodu olarak ilahi vahiyle istikametleri gösteriliyor, bu istikamette yürümek konusunda da önlerinde kendisine “hikmet” kabiliyeti verilmiş ve “usve-i hasene” olan Resul-ü Ekrem bulunuyordu.
Bizler ise özgün bir duruş sergilemeye çabalayan Müslümanlar olarak her türlü cahiliyeden hicret etmek, iç ve dış vesayeti aşmak için ilk olarak tutarlı bir durum değerlendirmesi ve vakıa analizi yapmamız gerekmektedir. Bu tüm coğrafyamızın, dünyanın ve toplumsal doku ve kültürün yeni bir düzene, yeni bir sisteme yeni bir küresel dengeye sokulmak istenen son NATO Ankara Zirvesi hakkında da geçerlidir. Ancak Rabbimizin Nisa sûresindeki emri “Korku ve güvene dair bir haber” duyduğumuzda onu nass-vakıa ilişkisiyle çözümleyip “istinbat” yapacak olan“ulu’l-emr” (4/83) şura heyetine getirmek istikametindedir. Ama şura temelli toplu istinbat işini yapacak özgün şura heyetlerimiz Türkiye’de olduğu gibi ümmet coğrafyasında da bulunmuyor. Bu konu süreç içinde ikmal etmemiz, tamamlamamız gereken bir eksiğimizdir.
Türkiye gemisinin taşaronlaştırılmaması, vesayet altında kalmaması hususundakihassasiyetimizoldukça kıymetlidir. Ama konu çok daha öncelikli olarak İslam ümmetinin maslahatı çerçevesinden ele alınabilmelidir. Lakinbir-iki istisna dışında yakınmalardan ve süreçle ilgili tutarlı analizlere dayanmayan genel tepkilerden öte NATO Ankara Zirvesi hakkında en az konuşan meşhur hocalarımız, bağımsız medreselerimiz, Diyanet İşleri Teşkilatı, fikir ve yazı erbabımız, cemaat öncülerimiz ve sivil topluma katkı sağlamak iddiasındakiinisiyatif sahipleri oldu. Bu suskunluk veya hayattan kopukluk hayra alâmet değildir ve mutlaka istişari temelde aşılmalıdır.
En azında Resul-ü Ekrem döneminde Rumlar ve Sasaniler arasında yaşanan Rum sûresinde aktarılan mesel (30/1-5), bugünkü ABD-NATO ile ÇİN-Avrasya Şankay Beşlisi güç temerküz merkezleri hesaplarıyla ile ilgili irtibatlandırılabilinirdi.
Kitab-ı Kerim’deki Kureyş, İsra, Rum, Fil, Buruc sûrelerini bütünlemeci bir okumayla ele aldığımızda, Kureyş sûresinde“yaz ve kış yolculuğu” şeklinde kısaca işaret edildiği gibi kavimler arası dini, siyasi ve ekonomik ilişkileri daha büyük ölçekte Rum sûresi girişinde ele alma imkanı bulabiliriz. 1273’de vefat eden Müfessir Kurtubi’nin kendisinden alıntı yaptığı ve 150 yıl önce yaşayan Endülüslü kadı, hadis ve tefsir alimi İbnAtiyye konuyu ekonomik, siyasi ve dini bütünlük içinde yorumlamıştır. İbnAtiyye’ye göre müminler bölgede hakimiyet kurmaya çalışan ama daha küçük bir güç olan Rumların kazanmasına sevinmişlerdir. Zira tebliğ imkanı ve ticari İlaf antlaşmasının yaşaması için Rumların kazanması, daha güçlü ve korku salan İranlıların galip gelmesinden daha faydalı görülmüştür.
Anlaşılacağı üzere kendi kavimlerinin münkir zalimleri ile birlikte yaşayıp onları irşad ve dönüştürme mücadelesi veren ilk Kur’an nesli, Resulullah dahil henüz ufak bir iman nüvesiveya kümesi olmuşken, gelecekte ümmetleşme ve İslam’ı kurumlaştırma imkânının hangi dış kuşatma altında daha kolay olacağını mukayese etmişlerdir. Bu mukayese bir tercihi değil, maslahat gereği bir durum tespitini ifade etmektedir.
Bugün bizler de bir Şüheda nesli, bir Asım’ın Nesli, bir Kur’an Nesli, bir Diriliş veya Hizmet Nesli oluşturup Müslümanları yeniden iman etmeye (4/136) davet eden ve ümmetleşme bilincini (7/181) gerçekleştirmeye çalışan müminler olarak, varlığımızı ve tüm coğrafyamızı vesayet altında tutan dış güçlerin NATO Ankara Zirvesi’ni takip ederek gidişatı sabit cihanşumul değerlerimiz ölçüsünde müzakere etmek sorumluluğundayız.
Zirvede bugünün batıdaki güçlü devletleri kendi çıkarları için hangi planları yaptıklarını, aralarında ne gibi farklılıklar taşıdıklarını ve mevcut Türkiye yönetiminin ise NATO vesayet duvarında kendi halkı için, Gazze için, Suriye için ve tüm ezilen halklar ve Müslümanlar için hangi gediği açtığını veya açması gerektiğini takip edip, Hükümetten alnı secdelileri ve vicdan sahiplerini hem uyarmalı hem müstezaflara ve Müslümanlara alan açmak konusunda teşvik etmeliyiz.
Biz NATO Zirvesi ile ilgili aramızdaki İslami müzakereleri, yazı ve demeçlerimizi Türkiye’nin vesayeti aşması,öncelikle deinsanlığın ve Müslümanların selameti, maruf olan maslahatı için gerçekleştirmeliyiz. Ve ilk olarak 2. Dönem yani 2.0 NATO konseptindeki teşvik edilen İslamofobik, ırkçı ve cinsi sapık ahlaksız eğilimleri; demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü yalanlarını veya egemenlerin bu konulardaki çifte standartlarını alabildiğine protesto etmeliyiz.
Şimdi 3.0 denilen 3. Dönem NATO’nun işlevi “yük paylaşımı” ile ilerleyip evrim geçireceğinden bahsediliyor. NATO’da uyum için üye ülkeler GSMH’larının %5’ini 2030 yılına kadar savunma harcamalarına ayırmaları Zirve’nin temel gündemlerinden birisi. Türkiye zaten dar gelirliler için kemer sıkma politikası içinde bu oranın fazlasını içe dönük bağımsız bir inşa uğrunda harcadığı için savunma sanayiinde bütün Avrupa’yı geçme arafesinde.
Bu yeni konsepte Türkiye’nin faydası ve Müslümanların maslahatı için olumsuz yönler de olumlu yönler de söz konusu olabilir. Örneğin NATO ülkelerinin veto hakkı olduğu için İsrail, Türkiye’ye rağmen NATO’ya dahil olamıyor. Ama Türkiye NATO’dan çıkarsa İsrail hemen bu ittifaka dahil olur ve katliamlarına bu sefer fiili olarak NATO’yu arkasına alarak devam eder. Üç asırlık mağlubiyet ve düşkünlüklerimizden sonra kendi hamuruyla yoğrulmaya çalışan en ayakta duran ülke Türkiye. O da bekası için ABD-NATO ile ÇİN-Avrasya Ekseni arasında ezilmemek için kendini uygun kampta yer almak tercihinde görüyor. İran ise, ÇİN-Avrasya Eksenine dayanmış durumda ve o bloktaki bütün kötülüklere hiçbir tepki vermiyor.
Düne kadar Türkiye dış vesayeti kabul ederek paktın doğu sınırlarının bekçiliğini yapıyordu. 0.3 yeni konsepteartık Türkiye, ABD’nin karargâhı olarak değil NATO’nun merkezinde karar alıcı ve içerik üretici pozisyonda bir ülke olarak Filistin’e de, ümmet coğrafyasına da, bizlerin dış vesayet kıskacından kurtulmasına da hizmet etmelidir. Ama Türkiye’nin böyle bir dirayeti sürdürmesi ümmet dayanışmasını ve dayanacağı Türkiye halkının desteğini göğertmesiyle mümkün olabilir.
Müttefiklerine danışmadan İsrail’in yönlendirdiği bahanesiyle İran’a savaş açan revizyonist bir ABD ile karşı karşıyayız. Hele emrinde nükleer silahlar olan günü birlik değişken psikolojiler sergileyen bir başkana da sahip olan ve gerektiğinde NATO içindeki müttefiklerini de tehdit eden ABD’yi bu kurum içinde kimin dengeleyebileceği tartışılmaktadır. Suriye’de de, Gazze’de de, İran’da da gözler Erdoğan’a çevrilmiş durumda. NATO karar mekanizması içinde yer alacak bir Türkiye bu dengeleme gücünü sadece ve sadece “direniş, adalet ve özgürlük” şiarlarını yaşatan halkı Müslim olan ülkelerle ve müzakereye açık İslami hareketlerle dayanışma içinde olursa sağlayabilir.
Sonuç olarak özgün birulu’l-emr şura heyeti oluşturamamış olsak da, o niyetle yapılan istişari okuma ve analizlerle yol bulmaya çalışıyoruz. Nihai doğruyu ise ancak Yüce Allah bilir."


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.