Küresel Vicdanın Mevzi Savaşı: Amerikan Siyasal Aklında İsrail Çatlağı
Doç. Dr. Necmettin Acar/ Fokus+
Son dönemde ABD siyasal elitleri içinde İsrail’e yönelik eleştirilerin belirginleşmesi, Washington’ın Tel Aviv politikasında yalnızca geçici bir gerilime değil, daha derin bir temsil ve meşruiyet sorununa işaret ediyor. Geçtiğimiz hafta ilk kez Kongre’de Demokratların yarısının İsrail’e yardımların kesilmesi için oy kullanması ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İsrail hükûmetindeki bazı çevreleri İran’la savaşı bitirmeyi amaçlayan diplomatik girişimleri sabote etmeye ve Amerikan kamuoyunu askerî operasyonların sürmesi yönünde etkilemeye çalışmakla suçlaması, bu değişimin dikkat çekici örnekleri oldu. Vance’in, kendisini hedef alan İsrail bağlantılı olduğu ileri sürülen etki kampanyalarına “cehenneme kadar yolunuz var” sözleriyle karşılık vermesi, Washington-Tel Aviv hattındaki görüş ayrılığının artık kapalı diplomatik kanallarla sınırlı kalmadığını gösterdi.
Bu gelişmeleri, ABD’nin İsrail’le stratejik ittifaktan tümüyle vazgeçtiğinin işareti olarak görmek için henüz erken. Ancak gelişmeler, İsrail’e verilen geleneksel ve koşulsuz desteğin Amerikan siyasal toplumunda daha açık biçimde sorgulanmaya başladığını gösteriyor. İsrail’in soykırım siyaseti Batı’daki sivil toplumda uzun zamandır ciddi bir infiale yol açmıştı zaten. Söz konusu sorgulamanın zamanlaması, Batı’daki sivil toplum ile siyasal toplumun farklı refleksleri ve farklı değer setleri üzerinden okunmalı. Sivil toplum; İsrail’in Gazze’deki soykırımını ve tüm bölgedeki hukuksuz saldırılarını insan hakları, uluslararası hukuk, adalet ve insanlık onuru gibi normatif ilkeler bakımından değerlendirirken, siyasal toplum meseleye daha çok stratejik ortaklık, bölgesel denge, güvenlik iş birliği, enerji rotaları, istihbarat paylaşımı ve ittifakların devamlılığı gibi pragmatik hesaplarla yaklaşıyor.
Siyasal toplumun İsrail’e yönelik eleştirilerinin sivil toplumdan daha geç ortaya çıkması, bu iki alanın farklı önceliklerle hareket etmesinden kaynaklanıyor. Ancak sivil toplumdaki tepki belirli bir yoğunluğa ulaştığında, normatif itiraz siyasal toplum bakımından doğrudan bir iç politika maliyetine dönüşüyor. Kamuoyu desteğindeki aşınma, genç seçmenlerin yönelimi, kampüs protestoları, seçim hesapları ve toplumsal kutuplaşma ihtimali, İsrail’e yönelik geleneksel desteğin sürdürülmesini siyasal elitler açısından giderek daha maliyetli hâle getiriyor. Bu nedenle siyasal toplumun İsrail’e mesafe koymaya başlaması, öncelikle insan hakları temelli bir normatif dönüşümün sonucu değil. Daha çok, iç cephede ortaya çıkabilecek yarılmaları yönetme, seçmen koalisyonlarını koruma ve siyasal meşruiyeti sürdürme zorunluluğundan doğuyor. Başka bir ifadeyle siyasal toplum, İsrail yanlısı pragmatizmini ilkesel olarak terk ettiği için değil, sivil toplumdaki infialin iç politikada üreteceği maliyetleri azaltmak amacıyla dış politika önceliklerini yeniden ayarlıyor.
İsrail’e desteğin hegemonik zemini
İtalyan düşünür Antonio Gramsci, modern devletlerde egemenliğin yalnızca zor kullanımıyla ayakta kalmadığını, rıza üretimi sayesinde kalıcı hâle geldiğini savunur. Bu nedenle Gramsci, devleti dar anlamda hükûmet, ordu, polis ve bürokrasiden ibaret görmez. Devlet, bir yanda zor aygıtlarının merkezinde bulunduğu siyasal toplumdan, diğer yanda rızanın üretildiği sivil toplumdan oluşur. Okullar, üniversiteler, medya kuruluşları, dinî kurumlar, sendikalar, kültür-sanat çevreleri, düşünce kuruluşları ve toplumsal hareketler sivil toplumun başlıca alanlarıdır.
Bu çerçevede siyasal toplum, öncelikle düzeni korumak, güvenlik risklerini yönetmek, ittifakları sürdürmek ve devletin uluslararası çıkarlarını savunmakla ilgilenir. Dolayısıyla onun refleksleri büyük ölçüde pragmatiktir. Sivil toplum ise doğası gereği tek tip olmasa da kamusal tartışmalarda insan hakları, hukuk, eşitlik, adalet ve ahlaki sorumluluk gibi normatif ölçütlerin daha görünür hâle geldiği alandır. Siyasal toplum “Ne yapılabilir?” ve “Hangi ittifak korunmalıdır?” sorularıyla hareket ederken, sivil toplum daha çok “Ne meşrudur?” ve “Ne adildir?” sorularına odaklanır.
Batı’nın İsrail’e yönelik uzun süreli desteği, bu iki alanın önemli ölçüde birbirini tamamlamasıyla kuruldu. Siyasal toplum, İsrail’i ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik ortağı, istihbarat ve savunma iş birliği aktörü, İran’a karşı denge unsuru olarak değerlendirdi. Sivil toplumun belirli kesimlerinde ise İsrail; demokrasi, güvenlik, tarihsel sorumluluk ve ortak Batılı değerler söylemiyle meşrulaştırıldı. Böylece İsrail’e destek yalnızca diplomatik ve askerî ilişkilerden değil, güçlü bir ideolojik rıza zeminden de beslendi. Fakat Gazze soykırımı, tam da bu rıza zeminini sarstı. Gramsci’nin diliyle mesele, siyasal toplumun henüz çökmemiş olsa da sivil toplumdaki hegemonik mevzilerini kaybetmeye başlamasıydı. İsrail’e ilişkin geleneksel anlatı, toplumun geniş kesimleri için artık eskisi kadar ikna edici değil.
Gazze ve sivil-siyasal toplum arasındaki meşruiyetin uçurumu
Gazze’deki soykırım, yıkım, altyapının tahribi, kitlesel yerinden edilme ve insani yardıma erişim konusundaki sorunlar, Batı sivil toplumunda güçlü bir infiale yol açtı. Üniversite kampüslerindeki protestolar, boykot çağrıları, insan hakları kuruluşlarının raporları, sanatçıların ve akademisyenlerin açıklamaları ile bağımsız medyadaki eleştirel yayınlar, bu infialin görünür örnekleri oldu. İsrail’in saldırıları, sivil toplumun önemli bir bölümü tarafından güvenlik tartışmasının ötesinde, uluslararası hukuk, sivillerin korunması, insanlık onuru ve devlet şiddetinin sınırları bağlamında ele alındı.
Bu tepkinin merkezinde, Batı’nın başka savaş ve krizlerde savunduğu ilkelerle İsrail’e yönelik uygulamaları arasındaki tutarsızlık iddiası bulunuyor. Sivil toplumun itirazı, yalnızca Gazze’deki insani trajedinin büyüklüğünden kaynaklanmıyor, aynı zamanda insan hakları ve uluslararası hukuk dilinin seçici biçimde işletildiği düşüncesinden besleniyor. Bu nedenle İsrail karşıtlığı, Batı kamuoyunda salt dış politika tercihi olmaktan çıkarak ahlaki tutarlılık ve siyasal temsil meselesine dönüşüyor.
Siyasal toplum ise aynı olgular karşısında farklı bir dil kullanmayı sürdürüyor. ABD ve Avrupa’daki hükûmetler, İsrail’in güvenlik ihtiyaçları, bölgesel istikrar, İran’ın etkisinin sınırlandırılması, terörle mücadele, savunma sanayii bağlantıları ve istihbarat paylaşımı gibi gerekçeleri öne çıkarıyor. Bu yaklaşım, sivil toplumun normatif itirazlarını bütünüyle görmezden gelmese bile, onları stratejik önceliklerin gerisine yerleştiriyor. Sonuçta aynı savaş iki ayrı siyasal sözlüğün konusu hâline geliyor: Sivil toplum “sivil kayıplar”, “hukuki sorumluluk”, “abluka” ve “insan hakları” derken; siyasal toplum “müttefiklik”, “caydırıcılık”, “güvenlik” ve “bölgesel denge” kavramlarına başvuruyor.
Bu farklılık, yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafeyi genişletiyor. Çünkü sivil toplum açısından İsrail’e verilen siyasi ve askerî destek, devletlerin kendi ilan ettikleri normatif ilkelerle çelişiyor. Siyasal toplum açısından ise İsrail’le ilişkileri zayıflatmak, daha geniş güvenlik mimarisinde maliyet üretebilecek bir risk olarak görülüyor. Gazze, bu nedenle yalnızca İsrail-Filistin çatışmasının değil, Batı demokrasilerindeki temsil krizinin de aynası hâline geliyor.
Mevzi savaşından siyasal manevraya: Vance çıkışının anlamı
Gramsci’nin “mevzi savaşı” kavramı, Gazze sonrasında Batı sivil toplumunda yaşanan dönüşümü anlamak bakımından işlevseldir. Mevzi savaşı, doğrudan iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen ani bir hamle değil, düşünsel, kültürel ve ahlaki alanlarda yürütülen uzun soluklu bir mücadeledir. Üniversitelerdeki protestolar, boykot kampanyaları, sosyal medya tartışmaları, kültürel alandaki dayanışma girişimleri ve kamuoyu baskısı, İsrail’e yönelik eski rıza düzenini aşındıran mevziler olarak görülebilir.
Bu mücadele ilk aşamada devlet politikasını değiştirmeyebilir. Ancak siyasal elitlerin hareket alanını daraltır. Kamuoyu desteğini kaybetme, seçmen koalisyonlarının çözülmesi, genç seçmenlerin farklılaşan tutumları ve muhalefetin baskısı; siyasal toplumun pragmatik hesaplarına doğrudan etki eder. Özellikle seçimlerin belirleyici olduğu demokratik sistemlerde hükûmetler, sivil toplumdan gelen normatif itirazları sonsuza kadar dışarıda tutamaz. Çünkü iktidarın sürekliliği yalnızca kurumlar ve zor araçlarıyla değil, toplumsal rızayla da bağlantılıdır.
Vance’in İsrail hükûmeti içindeki bazı çevreleri ABD-İran diplomasisini sabote etmekle suçlaması bu açıdan önemlidir. Vance’in pozisyonu, Gazze’deki insan hakları ihlallerine odaklanan normatif bir İsrail eleştirisi değildir. Daha çok “Önce Amerika” anlayışının oluşturduğu pragmatik bir eleştiridir. ABD’nin İran’la yeni ve maliyetli bir savaşa sürüklenmemesi, Amerikan karar alma mekanizmalarının yabancı etkiden korunması ve Washington’un kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmesi gerektiği düşüncesine dayanır.
Bununla birlikte, bu pragmatik eleştiri sivil toplumdaki normatif basınçtan tamamen bağımsız değil. İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran politikalarının Amerikan kamuoyundaki desteği aşındırması, Tel Aviv’i Washington açısından yalnızca stratejik değer üreten değil, aynı zamanda diplomatik ve siyasi maliyet doğuran bir aktör hâline getiriyor. Siyasal toplumun bazı kesimlerinde “İsrail, Amerikan çıkarları için yük mü oluyor?” sorusunun daha yüksek sesle sorulması, sivil toplumdaki uzun mevzi savaşının siyasal alanda yarattığı basınçla ilişkili.
Yine de bu sürecin doğrusal ilerleyeceğini varsaymak yanıltıcı olur. Güvenlik krizleri, İran tehdidi, terör söylemi, silah ve savunma ilişkileri ile güçlü lobi ağları, geleneksel İsrail desteğini yeniden tahkim edebilir. Ancak Gazze’nin yarattığı meşruiyet krizi sürerse, siyasal toplumun İsrail’e yönelik tutumunu yeniden ayarlama ihtiyacı da büyüyecektir. Vance’in çıkışı, kopuşun değil, sivil toplumdaki normatif itirazın siyasal toplumun pragmatik hesaplarına nüfuz etmeye başladığı yeni bir dönemin işareti olarak okunmalıdır.
Batı’da İsrail’e yönelik tartışma, artık yalnızca bir dış politika tercihi olmaktan çıktı ve sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki yapısal ayrışmayı görünür kılan bir hegemonya krizine dönüştü. Gramsci’nin kavramları ışığında bakıldığında, sivil toplumda normatif değerler üzerinden yürütülen uzun soluklu mevzi savaşı, İsrail’e ilişkin geleneksel rıza zeminini aşındırıyor. Bu aşınma, siyasal toplumun pragmatik hesaplarını doğrudan etkilemeye başladı ve Vance’in sert açıklamaları gibi erken sinyaller üretti.
Ancak bu dönüşüm, otomatik veya kalıcı bir kopuş anlamına gelmiyor. Siyasal toplum, iç politik maliyetleri yönetme ve meşruiyetini koruma zorunluluğuyla hareket ettiği için İsrail’e mesafe koyma eğiliminde. Güvenlik tehditleri, lobi faaliyetleri ve jeopolitik çıkarlar hâlâ güçlü bir karşı basınç oluşturuyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde belirleyici olan, sivil toplumdaki normatif baskının siyasal toplumun pragmatik reflekslerini ne ölçüde ve ne kadar kalıcı biçimde aşındırabileceğidir. Vance’in çıkışı ve Kongre’deki siyasal atmosferin İsrail aleyhine değişmeye başlaması bu mücadelenin yeni bir evresine girildiğinin habercisi olarak okunmalı.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.