Yunanistan’ın Batı Trakya'da azınlık okullarını kapatması ne anlama geliyor?

Yunanistan’ın Batı Trakya'da azınlık okullarını kapatması ne anlama geliyor?

“Bugün kapanan bir okul, yarın seçilemeyen bir müftü ve kurulamayan bir dernekle birlikte, Lozan'ın yüz yıl önce güvence altına aldığı bir topluluğun varlık zemininin nasıl parça parça çözüldüğünün kanıtı olarak tarihe geçecek.”

Yunanistan Batı Trakya'da Azınlık Okullarını Kapatıyor

Zeynep Gizem Özpınar / Fokus+


Yunanistan Eğitim Bakanlığı, 2026-2027 eğitim-öğretim yılı öncesinde Rodop, İskeçe ve Meriç illerinde faaliyet gösteren sekiz Türk azınlık ilkokulunun kapılarına zincir vurma kararı aldı. Gerekçe geçmiş yıllarda olduğu gibi öğrenci sayısının azlığı. Karar, Batı Trakya Türk toplumunun onlarca yıldır tanıklık ettiği bir sürecin yeni halkası niteliğinde: köy okulları teker teker eğitime kapanıyor, geride kalan çocuklar en yakın merkezlere taşınıyor, azınlığın kendi dilinde eğitim alma imkânı ise her geçen yıl daralıyor.

Rakamlar, sürecin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Rodop ilinde Çepelli, Delinasufköy, Omurluköy, Hebilköy ve Üntüren azınlık ilkokulları; İskeçe'de Beyköy ve Boyacılar azınlık ilkokulları; Meriç'te ise Dimetoka Azınlık İlkokulu eğitim hayatına son veriyor. Söz konusu sekiz okulun kapanmasıyla birlikte, Ağustos 2025'te üç okulun kapatılmasının ardından 83'e inmiş olan faaliyetteki azınlık ilkokulu sayısı 75 civarına gerileyecek. Oysa 1930'lu yıllarda Rodop, İskeçe ve Meriç'te toplam 305 Türk azınlık ilkokulu eğitim veriyordu. Aradan geçen bir asra yakın sürede, okul ağı yüzde yetmiş beşin üzerinde küçüldü.

Batı Trakya'da yaklaşık yüz elli bin kişilik bir Türk azınlık nüfusu yaşıyor; bunların önemli bir bölümü Rodop, İskeçe ve Meriç'e bağlı köylerde ikamet ediyor. Kapanan sekiz okulun bulunduğu yerleşim yerleri, çoğunlukla azınlığın kırsal kesimde yoğunlaştığı bölgelere denk geliyor. Köy okulunun kapanması, o yerleşimdeki ailelerin çocuklarını komşu köye veya ilçe merkezine taşıması, bazı durumlarda ise servis imkânı yetersiz kaldığında çocuğun eğitimini Yunan devlet okulunda sürdürmesi anlamına geliyor. Azınlık kurumları, bu yer değiştirmelerin uzun vadede ana dilde eğitim alışkanlığını zayıflattığını, kuşaklar arasında Türkçe aktarımını güçleştirdiğini savunuyor.

Yunan makamları, uygulamayı ülke genelindeki okul birleştirme politikasının bir parçası olarak sunuyor. Ancak Batı Trakya Türk toplumunun temsilcileri, azınlık okullarının hukuki konumunun sıradan devlet okullarından farklı olduğunu, öğrenci sayısı kıstasının tek başına kapatma gerekçesi yapılamayacağını savunuyor.

Okul sayısı her geçen gün azalıyor

Batı Trakya'daki azınlık eğitiminin kökleri, 1923 Lozan Barış Antlaşması'ndan da eskiye, 1913 tarihli Atina Antlaşması'na uzanıyor. Bu antlaşmanın üçüncü protokolü, Müslüman azınlığın kendi okullarını kurma ve Türkçe eğitim verme hakkını tanımıştı. 1920 Sevr Antlaşması'nın sekizinci ve dokuzuncu maddeleri, azınlığa kendi dilinde okul açma, yönetme ve denetleme yetkisi vererek bu hakkı genişletti. Lozan Antlaşması'nın 1923'te imzalanmasıyla birlikte kırkıncı ve kırk birinci maddeler, aynı hükümleri Yunanistan'daki Müslüman Türk azınlığı için pekiştirdi; kırk beşinci madde ise Türkiye'nin gayrimüslim azınlıklarına tanınan hakların karşılığında, Yunanistan'ın kendi topraklarındaki Müslüman azınlığa eş değer haklar tanımasını öngördü.

Okul sayısındaki gerileme, aslında ikinci yarısı çok daha keskin olan uzun bir sürecin sonucu. 1930'lu yıllarda 305 olan azınlık ilkokulu sayısı 1931'de 304'e, 1950'lerin ortasında yaklaşık 290'a, 1970'lerde ise 280 civarına indi. Kapatmaların hız kazandığı dönem, 1990'lı yıllardan sonrasına denk geliyor: 1994-1995 eğitim yılında 231 olan okul sayısı, 2000'li yılların başında 220'ye, yirmi yıl önce ise 210'a geriledi. Yunanistan'ın 2011'de ekonomik kriz gerekçesiyle ülke genelindeki ilkokul sayısını 1933'ten 877'ye indirdiği "okul birleştirme" reformu, Batı Trakya'daki azınlık okullarını da doğrudan etkiledi; o tarihten bugüne sistematik biçimde kapatılan azınlık ilkokulu sayısı 100'ü aştı.

Azınlık temsilcilerine göre gerilemenin arkasında sadece demografik değişim yok. Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ve Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu yetkilileri, yıllardır aynı iddiayı dile getiriyor: Azınlık okullarında verilen Türkçe ders saatleri zamanla azaltıldı, okul tabelalarındaki "Türk" ibaresi kaldırıldı, bazı yerlerde "Azınlık Okulu" ifadesi bile son dönemde "Müslüman Okulu" şeklinde değiştirildi. Bu uygulamalar, azınlık velilerinde köy okullarının daha düşük kaliteli eğitim verdiği yönünde bir algı oluşturdu; imkânı olan aileler çocuklarını komşu Yunan devlet okullarına yazdırmaya başladı. Sonuçta öğrenci sayısı azalan okullar, idarenin belirlediği eşiğin altına düştüğünde kapatma listesine giriyor. Yunan makamları kapatma kararlarını genellikle "geçici askıya alma" olarak duyuruyor; resmî ifadeye göre öğrenci sayısı yeniden yeterli seviyeye ulaşırsa okul tekrar açılabilir. Ancak azınlık kurumlarının aktardığı örnekler bu iddiayı zayıflatıyor. Musaköy ve Hacımustafaköy'deki okullar geçici kapatma kararından sonra yeniden açılma talebiyle gündeme gelmiş fakat süreç sonuçsuz kalmıştı. Üç dört yıllığına "askıya alınan" okulların fiilen bir daha eğitime dönmediği, Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği tarafından defalarca dile getirilen bir tespit.

Öğretmen politikası da benzer bir daralma seyri izledi. Azınlık okullarında görev alan öğretmenler dört farklı gruptan oluşuyor: meslekî eğitim almamış "formasyonsuz öğretmenler", Türkiye'deki öğretmen okullarından mezun "formasyonlu öğretmenler", 1951 Kültür Anlaşması ile 1968 Protokolü kapsamında Türkiye'den görevlendirilen "kontenjan öğretmenleri" ve Selanik'teki özel pedagoji enstitüsünden mezun olanlar. Kontenjan öğretmeni sayısı, 1951 sonrasında 24’ten 35’e kadar yükselmişken, 1991'den itibaren kademeli olarak azaltılarak 16’ya kadar düşürüldü.

Türkiye'de eğitim görmüş formasyonlu öğretmenlere zaman zaman çalışma izni verilmemesi, azınlık kurumlarının yıllardır dile getirdiği bir başka şikâyet konusu. Ders kitabı meselesinde de benzer bir gerilim yaşandı: 1968 Protokolü, kitapların Türkiye'de hazırlanmasına imkân tanısa da uzun yıllar yeni kitap basımına izin verilmedi ve okullarda 1970'lerden kalma, fotokopiyle çoğaltılmış eski kitaplar kullanılmak zorunda kalındı.

Bugün gelinen noktada Rodop, İskeçe ve Meriç'te faaliyetini sürdüren azınlık ilkokulu sayısı, yüz yıl önceki rakamın dörtte birine bile ulaşmıyor. Sekiz okulun daha kapanmasıyla birlikte, geriye kalan okul ağı köylerin önemli bir kısmında artık fiilen ortadan kalkmış durumda. Çocuklar için en yakın azınlık okuluna ulaşmak, bazı bölgelerde kilometrelerce yol kat etmek anlamına geliyor; bu da ailelerin ana dilde eğitim seçeneğinden vazgeçmesini kolaylaştıran bir başka etken.

Yunanistan Lozan'ı ihlal ediyor

Batı Trakya Türk toplumunun eğitim hakkı, birbirini tamamlayan bir dizi antlaşma ve protokolle güvence altına alınmış durumda. Lozan Antlaşması'nın kırkıncı maddesi, azınlığa kendi okullarını kurma, yönetme ve denetleme, buralarda kendi dilini serbestçe kullanma hakkı tanıyor. Kırk birinci madde ise Yunanistan'ın, nüfusun önemli oranda Müslüman olduğu il ve ilçelerde ilkokul eğitiminin ana dilde verilmesini sağlamakla yükümlü olduğunu belirtiyor. Bu hükümler, azınlık okullarını sıradan devlet okullarından ayıran, onlara yarı özerk bir statü kazandıran temel dayanak.

Lozan'ın ardından Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan ikili anlaşmalar, bu güvenceyi somutlaştırdı. 20 Nisan 1951 tarihli Kültür Anlaşması, iki ülke arasında öğretmen değişimini, karşılıklı burs verilmesini ve azınlık okullarında okutulacak ders kitaplarının her ülke tarafından kendi dilinde hazırlanmasını öngördü. Anlaşma çerçevesinde Türkiye'den gönderilen "kontenjan öğretmenleri", uzun yıllar Batı Trakya'daki azınlık okullarında görev yaptı; karşılığında aynı sayıda Yunan vatandaşı öğretmen İstanbul'daki Rum azınlık okullarında istihdam edildi.

20 Aralık 1968'de imzalanan Türk-Yunan Kültür Komisyonu Ankara ve Atina Toplantıları Protokolü, azınlık dilinin serbestçe kullanılmasına devam edilmesini ve öğrencilerin millî, dinî kimliklerine saygı gösterilmesini yeniden teyit etti. Şubat 2000'de imzalanan Kültürel İşbirliği Anlaşması ise ders kitabı üretimini güncel bir zemine oturttu.

Bütün bu hukuki çerçeveye rağmen, azınlık okullarının idaresi zamanla Yunan devletinin doğrudan denetimine geçti. Başlangıçta okul encümenlerinin elinde bulunan bina, müfredat ve öğretmen atama yetkileri, 1977'de çıkarılan iki kanunla büyük ölçüde Din İşleri ve Eğitim Bakanlığına devredildi. Azınlık kurumlarının itirazı tam da bu noktada yoğunlaşıyor: öğrenci sayısı kıstasının, Lozan'ın tanıdığı özerk statüyü hiçe sayarak, azınlık okullarını sıradan devlet okulu muamelesine tabi tutmak için kullanıldığı iddiası.

Federasyon yetkilileri, benzer öğrenci sayısına sahip Yunan devlet okullarının açık tutulurken azınlık okullarının kapatılmasını çifte standart olarak nitelendiriyor. 2024 yılında Keçi Adası'nda 2 öğrencisi bulunan yeni bir Yunan ilkokulu açılırken, benzer öğrenci sayısına sahip azınlık okulları kapatılıyor.

Şimdi gündeme gelen sekiz okulluk kapatma kararı, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Azınlık kurum ve kuruluşları, kararın toplumla herhangi bir istişare yapılmadan, tek taraflı biçimde alındığını vurguluyor. Benzer açıklamalar, geçen yıl ağustos ayında üç okulun kapatılması sırasında da yapılmıştı; o dönem Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, kapatmaların "pedagojik değil, sistematik bir daraltma politikası" olduğunu belirtmiş, Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu ise kararı eğitim özerkliğinin ihlali olarak tanımlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da geçmişte benzer kararlar karşısında Yunanistan'ı azınlık okullarına yönelik ayrımcı uygulamalardan vazgeçmeye çağırmıştı.

Sorun ikili anlaşmalar düzeyinde kalmıyor; Yunanistan'ın taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri de azınlık haklarına atıfta bulunuyor. Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, azınlık mensubu çocukların kendi dillerinde eğitim görme hakkını dolaylı biçimde koruma altına alıyor.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Batı Trakya Türk toplumuna ait dernek ve birliklerin isimlerinde "Türk" ibaresinin yasaklanmasına ilişkin geçmiş davalarda Yunanistan aleyhine kararlar vermişti; bu kararların bir kısmı, yıllar geçmesine rağmen tam olarak uygulanmayı bekliyor. İskeçe Türk Birliği'nin 1986'da benzer isim gerekçesiyle kapatılması ve sonraki yıllarda açılan derneklerin de aynı akıbete uğraması, azınlığın kimlik alanındaki mücadelesinin eğitim alanındakiyle iç içe geçtiğini gösteriyor.

Hukuki açıdan tartışma şu noktada toplanıyor: Lozan Antlaşması ve onu güçlendiren ikili protokoller, azınlık eğitim kurumlarına devlet okullarından farklı, korunmuş bir statü tanımışken, öğrenci sayısı eşiğine dayalı genel bir idari kuralın bu statüyü fiilen ortadan kaldırıp kaldırmadığı. Yunan tarafı, kararların ülke genelindeki eğitim reformunun parçası olduğunu, azınlığa özel bir hedef gözetilmediğini savunuyor. Azınlık temsilcileri ise sonucun aynı olduğunu, köy okullarının kapanmasıyla ana dilde eğitim ağının fiilen daraldığını, bunun da Lozan'ın ruhuna aykırı düştüğünü öne sürüyor. İki görüş arasındaki açıklık, her yeni kapatma kararıyla biraz daha derinleşiyor

Sekiz okulun kapatılma kararı, Batı Trakya Türk toplumu için ana dilde eğitim geleneğinin sürdürülebilirliği açısından da bir kırılma noktası. Geçici kapatma olarak duyurulan kararların geçmişte kalıcı hâle geldiği örnekler göz önüne alındığında, kapanan sekiz okulun önümüzdeki yıllarda yeniden açılma ihtimali oldukça zayıf görünüyor. Azınlığın uluslararası hukuktan doğan haklarının fiilî olarak korunması, bu metinlerin uygulamada karşılık bulmasına bağlı.

Küçük köylerde birkaç öğrenciyle sürdürülen bir okulun işletme maliyeti, elbette kalabalık bir merkez okulunkinden yüksek olacaktır. Ancak azınlık eğitiminin Lozan ile kazanılmış özel statüsü göz önünde bulundurulduğunda, salt mali hesabın yeterli bir gerekçe sayılıp sayılamayacağı ayrı bir tartışma konusu. Kararların azınlık kurumlarıyla önceden paylaşılmaması, itiraz ve müzakere için gerçek bir alan bırakmıyor; bu da güven eksikliğini her yeni kapatma haberiyle biraz daha derinleştiriyor.

Nihayetinde Yunanistan'ın uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi karşısında sessiz kalınması, ihlallerin meşrulaşmasına zemin hazırlar. Bu nedenle Türkiye'nin diplomatik girişimleri kadar, uluslararası toplumun da bu hak ihlallerine sessiz kalmaması gerekiyor. Aksi takdirde bugün kapanan bir okul, yarın seçilemeyen bir müftü ve kurulamayan bir dernekle birlikte, Lozan'ın yüz yıl önce güvence altına aldığı bir topluluğun varlık zemininin nasıl parça parça çözüldüğünün kanıtı olarak tarihe geçecek.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir