Şair, yayıncı ve eski milletvekili A. Erdem Bayazıt, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.
Uzun süredir kanser tedavisi gören 69 yaşındaki Bayazıt, İstanbul Özel Acıbadem Hastanesi'nde hayata gözlerini yumdu.
Erdem Bayazıt için, pazartesi günü ikindi vaktinde, Eyüp Sultan Camii'nde cenaze töreni düzenlenecek.
Mevlâ taksiratını affetsin, diyor; merhuma Allah'tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
HAYATI
1939 yılında Kahramanmaraş'ta doğan Erdem Bayazıt, ilk ve orta öğrenimini aynı ilde tamamladı. Yüksek öğrenimine 1959'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladı. Maddi sıkıntılar nedeniyle, 1961'de, devam mecburiyeti olmayan Ankara Hukuk Fakültesi'ne nakil yaptırarak askere gitti. Askerlik dönüşü, fakülte değiştirerek Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okudu.
Mezun olduğu Kahramanmaraş Lisesi'nde kısa bir süre edebiyat öğretmenliği yapan şair, daha sonra Kahramanmaraş İl Halk Kütüphanesi'nde müdür olarak görev yaptı. İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'nın kuruluş günlerinde genel sekreter olarak görev yapan şair, Milli Eğitim Bakanlığı'nda Basın Bürosu Memurluğu, Milli Kütüphane Süreli Yayınlar Şube Müdür Yardımcılığı görevlerinde de bulundu. Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Daire Başkan Yardımcılığı görevini yürütürken istifa ederek, kurucusu olduğu Akabe Yayınları'nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlenen Bayazıt'ın, ilk şiir kitabı ''Sebeb Ey'', 1972 yılında Edebiyat Yayınları'ndan çıktı. Son şiirleri ''Risaleler'' adı altında 1987'de Akabe Yayınları'nca okuyucuyla buluşturuldu.
1981 yılında Ajans 1400 adlı bir firmanın film ekibiyle beraber Afganistan'a doğru yola çıkan şair; Şenol Demiröz, Yücel Çakmaklı, Ahmet Bayazıt, Çetin Tunca, Halil İbrahim Sarıoğlu ve Necdet Taşçıoğlu'ndan oluşan çekirdek bir kadroyla birlikte Pakistan'ın Peşaver kenti başta olmak üzere İran, Hindistan ve Afganistan'ı gezerek izlenimlerini ''İpek Yolundan Afganistan'a'' adlı eserinde topladı. Bu eserle 1983 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü'nü kazandı.
1984'te Akabe Yayınevi'nin İstanbul'a taşınması kararıyla, bu görevini devrederek yeniden memurluğa dönen Bayazıt, sözleşmeli personel olarak DPT'ye girdi. Daha sonra bu görevi bırakarak 1987 yılı seçimlerinde Kahramanmaraş'tan milletvekili adayı oldu. 30 Kasım 1987 seçimlerinde Anavatan Partisi'nden Kahramanmaraş milletvekili seçilen Bayazıt, 1992 seçimlerinde adaylığını koymadı ve İstanbul'a yerleşti.
Evli ve 4 çocuk babası olan Bayazıt'ın şiir ve yazıları Açı, Hamle (Kahramanmaraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayımlandı.
Erdem Bayazıt, TBMM Başkanlık Divanı'nca üstün onur ödülü verilmesi kararlaştırılan 71 kişi arasında bulunuyordu.
ESERLERİ:
1. Sebep Ey (şiir)
2. Risaleler (şiir)
3. Şiirler (Toplu Şiirleri)
4. İpek Yolu'ndan Afganistan'a (gezi)
5. Gelecek Zaman Risalesi
SANATÇI KİŞİLİĞİ
Erdem Bayazıt, şiire çocuk denecek yaşlarda ilgi duymaya başladı. Lise öğrencisiyken, arkadaşlarıyla birlikte Maraş'ın çeşitli yerel gazetelerinde sanat ve edebiyat sayfaları düzenledi.
1969'da Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Âkif İnan'la birlikte, "yeni İslâmcı akım"ın oluşturduğu bir dergi olarak öne çıkan Edebiyat dergisinin kurucuları arasında yer aldı.
1976'da Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Âkif İnan, Alaeddin Özdenören, Ersin Gürdoğan ve Hasan Seyithanoğlu ile Mavera dergisini çıkardı. Bu dergi, hem çok sayıda şair ve yazarın yetişmesinde etkili oldu hem de İslâmi uyanışın düşünce, kültür ve sanat alanında da o dönem için önemsenmesi gereken bir zindeliğe, atılım gücüne kavuşmasında ciddi katkılarda bulundu.
Erdem Bayazıt, özellikle, kavgacı, tok, destana yatkın bir anlatım eşliğinde söylediği şiirleriyle dikkati çekti. Açık ve yalın şiirler yazdı, kapalı ve karanlık söyleyişlerden uzak durdu. Yazdığı birçok şiirde Müslümanların dünyasına, trajedisine, uyanışına, dertlerine, direnişine, ihanetle çevrelenmesine yer verdi. Geleneği kolladı ve aynı zamanda sanatın modern imkânlarından da yararlanmaya çalıştı. Şiirleri; umut, isyan ve muştu noktasında okuruna güç aşıladı. Yüksek sesle okunmaya da elverişli olan bu şiirler, bir dönem birçok insan tarafından sevilerek okundu hatta ezberlendi. Yer yer lirik söyleyişlere, bireysel duygu açıklamalarına ve yerli duruşa da omuz verdi.
Şiirin kendine özgü niteliklerini boşlamayan şair; aynı zamanda düşünsel, siyasal vurgulara, inançlarına ve değerlerine dizelerinde yer vermekten de kaçınmadı. "Onurlu ve başı dik" şiirler yazmayı göz ardı etmedi. Şiirlerinde kimi zaman bir feryat, kimi zaman bir meydan okuma, kimi zaman da içli bir yakarış öne çıktı.
Milletvekili olduğunda haklı kimi tepkilerle karşılaşan Erdem Bayazıt'ı, sevenleri hep sanatçı kimliğiyle ve Müslümanca duyarlığıyla kucakladı. O da politik bir figür olmaktan kaçınarak, bu özellikleriyle tanınıp sevilmeyi önemsedi.
HAKSÖZ-HABER
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER
KENDİ ÖLÜMÜME AİT BİR DENEME
Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum
Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep
Karım bomboş bulacak dünyayı
- Nolurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak
Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine
Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
- Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler
Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.
ÖNDEN GİDENLER İÇİN
Onlar gittiler.
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.
Onlar gittiler.
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasında.
Onlar gittiler.
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.
Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.
SANA, BANA, VATANIMA, ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR
''Telgrafın tellerini kurşunlamalı''
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.
Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer bir de annelerin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.
Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.
Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.
Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul'dan çıkıp Diyarbekir'e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.
Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü
Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.
İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.
Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.
Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.
SAVAŞ RİSALESİ - 2
" 1400'üncü yıla armağan"
Ben sıcak savaşlara girmedim daha
Kılıçların çeliğine
Su katmadı gözyaşlarım
Ama
Savaş için geldim
Bu bilinçle bilendim
Bildim bileli kendimi
Hep düşlerimde yaşadım Bedir'i
Kardeşin biri bir safta
Öbür safta diğeri
bir yanda
Baba
Oğul
bir yanda.
Ve toprak gibi güçlü bir ana
Yedi erkek doğuran
Yedisini birlikte
Bedr'e yollayan
Ey Afra kadın
Kalacak adın
Bu dünyada
Kadınlar er kişiler doğurdukça
Mutlaka bir sınav olacaktı
Çünkü sünnetullahtı
Uhud'da savaş vardı
Bu savaş bir imtihandı
Gerçi her savaş bir imtihandı
Tüm yaşam bir imtihandı
Tüm yaşam bir imtihandı
Ama
Uhud
İmtihan içinde bir imtihandı.
O demişti: Savunmak da
Savaşlardan
Bir savaştır.
Savaşçılar demişti: Bu gün o gündür
Düşmanı cepheden vurmak
Nasipse eğer
Cennet kapılarına varmak
Kevserle kanmak
İsteriz.
O dedi: Mübarek olsun savaşınız
Sabrederseniz eğer
Sizindir zafer
Savaşçılar uçmağa(cennete) varmış gibi
Şehitlik umuduyla sarhoş gibi.
Muaz dedi: Eyvahlar olsun siz ne yaptınız?
Hudayr dedi: Onun reyine karşı reyde mi bulundunuz?
Savaşçıların içinde bir tel titremişti
Başlarını önlerine eğdiler
Onun kapısına döndüler
O zırhını kuşanmıştı
Hikmetlerden bir hikmet daha
Noktalanmıştı.
Öyleyse ey ümmet
Ey kurtulmuş millet
Kutlu olsun şuranız
Kutlu olsun savaşınız.
--- Feda olsun sana
Anam, Babam
At ya Sa'd!
Ey ok atan
Ey hayata coşkunluk katan
Kutlu olsun savaşın
Konuşan Oydu
--- Bu kılıcın hakkını kim verir
--- Nedir o kılıcın hakkı Ya Rasulallah ?
--- Düşmanın yüzünde parçalanmaktır
--- Öyleyse o iş bana haktır
dedi savaşçı.
Kılıcı eline aldı
Koltukları kabardı
Ve yürüdü meydana
Salına salına.
--- Bu yürüyüşü sevmez Allah
dedi Rasulullah
Ama bu hal müstesna
O gün içinceye dek şehitlik şerbetini
Savaşçı
Döne döne
Savaştı.
Müşriklerin çarpılmış suratları
Altlarında talihsiz atları
Çarparak çeliğin ışıklı yalımına
Paralandılar
Parçalandılar.
Uhud'dan
Koşup gelen
Birkaç müslüman:
Eyvahlar olsun, eyvahlar olsun
Yeryüzü efendisini kaybetti
eyvahlar olsun!
Sümeyra kadın ekmek yapıyordu
Elleri sakindi
Gözleri dalıp gidiyordu
Sanki maverayı seyrediyordu
İçinde bir mahşer kaynıyordu
Yüreğinde Uhud dalgalanıyordu.
Apansız sıçradı
Çocukların göz nuru gençlerin yürek aydınlığı
İhtiyarların dilde duası gönülde umudu
Evrenin efendisine ne olmuştu.
Ona bir hal mi olmuştu.
Sıçradı kalktı Sümeyra kadın
Başörtüsü havada dalgalanıyordu
Unlar toprağa saçıldı, küller hamura karıştı
Medine sokakları hızla kayıyordu
evler bir bir tükeniyordu
Sümeyra kadın bendinden boşanmıştı
Bağrını döğüyordu.
Sonra Uhud göründü
Sonra müminlerden bir kalabalık gördü
Koştu yanlarına erişti
--- Rasulullah nerede ?
Dediler:
--- Ey sümeyra başın sağolsun
Bilmiyoruz Rasulullah nerede
Ama
Bu gömdüğümüz kardeşindir,
Allah katında
Şehittir.
Sümeyra dedi:
Allah Rahimdir
Ona bu rütbe
Mubarek olsun
ama ben Rasulullahı soruyorum.
Sümeyra seğirtti
Gitti gitti
Yeniden bir topluluk gördü
Durmayıp sordu:
--- Rasulullah nerede ?
Dedi Müminler:
--- Bilmiyoruz ama gömdüğümüz erkeğindir
Muradına erendir
Elbisesiyle gömülendir.
Dedi Sümeyra :
- Hamd olsun, ona şehitlik kutlu olsun
Ama bir haber verin
Rasulullah nerede ?
Sonra gördü Onu
Hamd olsun
Dostlarını gördü
Hamd olsun
Buluştular
Görüştüler
Biliştiler Müminler
Hamd olsun
Yaratana Hamd olsun
Yaratıp imtihan edene
İmtihandan geçirip zafere erdirene
Bilinçleri bileyip sabırlar verene
Rahman olana
Rahim olana
Muin olana
Hamd olsun.

