
"El âlem ne der?" korkusu gerçekten gereksiz mi?
Mehmet Garip Tanyıldızı, "el âlem ne der" kaygısının bir kişilik zafiyeti değil, toplumsal vasatın ve asgari ahlaki ölçütlerin korunması için gerekli bir sorumluluk olduğunu ifade ediyor.
Mehmet Garip Tanyıldızı / Akşam
El âlem ne der?
Ferd-i vahid olarak muhatap olduğumuz modern dünya bize yoğun bir şekilde bireyleşmeye matuf önerilerde bulunuyor. Mütemadiyen birey olarak pragmatist davranmamız ve hayatın merkezine benliğimizi koymamız gerektiği telkin ediliyor.
İlk tahlilde insanı prangalarından kurtaran özgürleştirici bir çağrı gibi görünen bu davet paradoksal bir biçimde modern dünya sisteminin bütünlüğünü korumaya etmeye hizmet ediyor. Bireyleşen insan sistemin idamesini kolaylaştırıyor.
Üstelik bu telkinler yalnızca modern dünyanın vadettiği maddi imkânlarla ilgili değil. Başta ahlak olmak üzere, kişinin yaşam tarzını belirleyecek değerlerin inşasına dair de bu pragmatist ilkenin işletilmesi isteniyor.
Gündelik hayat akışında ve zihin dünyamızın oluşumunda en temel etkenlerden biri olan ahlak kavramının içi bu muhtevayla dolduruluyor. İnsana, ahlakın yegâne ölçütünün kendisi olduğu söyleniyor.
Bu anlayışta ahlak, kişinin kimsenin görmediği anda nasıl davrandığına indirgeniyor. Eylemin salt kişinin şahsıyla ilgili boyutu öne çıkarılıyor.
Günümüzde "El âlem ne der?" diye bir şeyi yapmaktan sakınmak ahlaksızlık olarak lanse ediliyor. Hatta bu yöndeki kaygılar ahlaki zaafın, kişilik zafiyetinin bir göstergesi olarak aşağılanıyor.
Buna mukabil hicap duymak, hayâ etmek, başkalarının nazarını hesaba katmak ise özgüven eksikliği, kendini gerçekleştirememe ya da toplumsal baskıya boyun eğme şeklinde yorumlanıyor.
Bu durumda ahlak, Batı'nı birey mitinin kaynaklarından Robinson Crusoe örneğindeki gibi bir adada yalnız kaldığında nasıl davranacağından ibaret hale geliyor.
Ferdin yaşadığı toplumdan yalıtılarak düşünmesi ve duyumsaması gerektiğini varsayan bir ahlak biçimi bu. Sanki duygu, düşünce ve davranışlarımız sosyal bağlarımızdan bağımsız olarak şekillenebilirmiş gibi...
Kişisel gelişim literatüründe, popüler psikoloji söyleminde ve sosyal medyada bu ahlak formu idealize ediliyor. Toplumsal gerçekliği görmezden gelen, yalnızca kendisine karşı sorumlu bir birey modeli parlatılıyor.
Toplumun parçası olan ferdin, toplumun ölçülerini dikkate almaması bir erdem gibi takdim ediliyor. Bu tavır, cesaret ve özgünlük alameti olarak alkışlanıyor. Bu tür örneklerden sitayişle söz ediliyor.
Oysa insan, tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla ahlakın en önemli ölçütlerinden biri de doğrudan toplumdur.
Elbette kişinin kendisiyle kurduğu en mahrem ilişkiyle iltisaklı olan kişisel ahlak ayrıca değerlendirilmesi gereken özel bir konuma sahiptir. Ancak ahlak, kişisel ahlaktan ibaret değildir ve kişisel alana hapsedilmemelidir.
"El âlem ne der?" sorusu, toplumda belli bir seviyenin muhafaza edilmesi adına asgari bir ahlaki ölçüt olmalıdır. Kamusal alanda bir vasatın korunabilmesi için böyle bir ölçüye ihtiyaç vardır.
Nihayetinde insan yalnızca kendisine karşı değil, içinde yaşadığı topluma karşı da sorumludur. Kimseyi yüksek bir kişisel ahlak standardına icbar edemeyiz lakin müşterek alanın gereklerini talep etmek herkesin hakkıdır.
Ne demişler; "Allah'tan korkmuyorsan, bari kuldan utan."





HABERE YORUM KAT