Dikkatimizin İpleri Kimin Elinde?
Menekşe Tokyay / Perspektif
İtiraf edelim, birçoğumuz artık bir kitabın birkaç sayfasını bile bölünmeden okuyamıyoruz.
Bir haber okurken aynı anda onlarca mesaj geliyor. Mesajı yanıtlarken başka bir bildirim ekrana düşüyor. Sonra neden mutfağa gittiğimizi unutuyor, bilgisayarın başına niçin oturduğumuzu hatırlamaya çalışıyoruz.
Araba kullanırken sosyal medyaya bakmak veya elektronik postalarınızı kontrol etmek, şehir içinde giderek daha çok maddi ve ölümlü kazaya yol açıyor. Aynı anda birkaç işi yürütmeyi bir enerji ve zekâ göstergesi olarak düşünsek de ve bu “acelecilik hastalığı”nı normalleştirsek de aslında parçalanmış odağın kimseye pek bir faydası olmuyor. Zira her görev değişimi sonrasında zihnimizin yeniden toparlanıp eski odağına geri dönmesi için 23 dakika gerekiyor. Üstelik bütün bunları yaşarken suçu da kendimizde arıyoruz: Yeterince disiplinli değiliz. İrademiz zayıf. Odaklanmayı beceremiyoruz. Oysa hayatımız aslında dikkat saptırıcılar açısından adeta bir mayın tarlası…
Mercan Yurdakuler’in çevirisiyle İletişim Yayınları’ndan kısa süre önce çıkan, Zelana Montminy imzalı “Odağınızı Geri Kazanmak: Dikkat Dağıtıcılar Çağında Odağınıza Sahip Çıkma Kılavuzu” tam da bu noktada ezber bozuyor.
Yazar, bir davranış bilimci olmasına rağmen kitabı akademik bir mesafeden yazmamış. Üç çocuk annesi, çalışan bir kadın ve eş olarak, dikkati sürekli parçalanan hayatın tam ortasında yaşadığını anlatıyor.
Sabah kahvaltı masasında e-postalarla mücadele ederken, okul servisine çocuğunu yetiştirmeye çalışırken, akşam olduğunda tüm enerjisini çoktan tüketmiş olduğunu fark ederken…
Bu kitap steril bir ortamda değil, gündelik hayatın çatlaklarında yazılmış. Hem bilimi hem de kişisel yaraları barındırıyor. Hem gerçekliği ortaya seriyor, hem de üstesinden gelmeye dönük somut araçlar öneriyor. Belki de bu yüzden çok samimi geliyor.
Montminy’nin çıkış noktası oldukça basit ama bir o kadar da sarsıcı: Belki de sizin dikkat eksikliğinizle ilgili değildir sorun… Belki de tüm mesele, dikkatinizin sürekli talan edildiği bir çağda yaşıyor olmanızdır.
Kitabın en çarpıcı yanı, dikkati bir verimlilik meselesi olarak ele almaması. Son yıllarda rafları dolduran sayısız kişisel gelişim kitabının aksine, daha çok çalışmanın, daha çok üretmenin ya da daha fazla iş bitirmenin yollarını anlatmıyor.
Montminy’e göre bugün yaşadığımız şey bir “dikkat krizi.” Sürekli bildirimler, aynı anda birçok işi yapma baskısı, bilgi bombardımanı ve duygusal yükler, düşünme ve bilinçli karar alma kapasitemizi aşındırıyor. Beyniniz bildirimlerin bombardımanı altındayken, mevcut enerjiyi, odaklanmadan hayatta kalmaya doğru yeniden yöneltiyor. Bir nevi “otomatik pilot”a geçiyor. Dijital gürültüye dayanabilmek için sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Zihnimiz farklı diyarlarda gezinirken biz gündelik işlerimizi adeta bir “araf” halinde yapıyoruz.
Çoklu Görevlere Son
Durmadan bir işten diğerine geçiyoruz; dikkatimiz sürekli birileri tarafından talep ediliyor, bölünüyor, ele geçiriliyor. İzlemekte olduğumuz video iki saniye içinde yüklenmediğinde yenisine geçiyoruz. Sürekli “erişilebilir” olmak istiyoruz. Hayatımızın her kılcal damarına “aciliyet” duygusu sinmiş. Bu yüzden hepimiz kendimizi yorgun hissediyoruz. Ancak yazara göre bunun nedeni çok şey yapmak değil; tam tersine aynı anda her yerde bulunmaya çalışırken hayatın hiçbir anında “gerçekten var olamamak”.
Bunu uzun zamandır çocuklar ve gençler üzerine yaptığım araştırmalar ekseninde de takip ediyorum. Odaklanma sorunu ve dürtüsellik, çağın yeni pandemisi. Kısa videoların ve sürekli bilgi akışının yaşandığı bir dünyada beyinleri sürekli uyarılıyor ve dikkat süreleri giderek kısalıyor. Ani öfke patlamalarından sınıfta oturamayan çocuklara, ders boyunca camdan dışarı bakıp derse odaklanamayan ergenlere dek odaklanma sorunları çeşitleniyor.
Yazar, odaklanmayı bir irade konusu olarak görmek yerine, dikkatin ancak uygun zihinsel, duygusal ve fiziksel koşullar sağlandığında ortaya çıkabileceğini savunuyor. Ona göre odaklanmak, duygusal dayanıklılığın bir göstergesi. Zira, dikkatimizi metalaştıran bir dünyada zihinsel berraklığa ve anda kalabilme becerisine sahip çıkmamız, nelerin gerçekten önemli olduğuna karar verip onları korumamız gerekiyor. Neler yediğimiz, nasıl uyuduğumuz, ne tür fiziksel aktivitelerde bulunduğumuz, vizyonumuza neleri koyduğumuz bile odağı etkiliyor.
Bununla birlikte, başarının sırrı da kişinin dikkat dağıtıcılardan kurtulması. Kitapta dikkat çekilen önemli noktalardan biri de şu: Dikkat dağınıklığının kaynağı her zaman teknoloji değil. Çoğu zaman can sıkıntısından, belirsizlikten, yalnızlıktan ya da zorlayıcı duygulardan kaçmak için dikkatimizin dağılmasına izin veriyoruz. Bu nedenle odağı yeniden kazanmak, yalnızca ekran süresini azaltmakla değil, sessizliğe tahammül etmeyi öğrenmekle, merak duygumuzu geri kazanmakla (aklımıza takılan her bir soruyu Siri’ye veya ChatGPT’ye sordukça kendimiz ve evrendeki yerimiz hakkındaki merakımız azalıyor ve dijital cihazların pasif alıcısı olup, bilginin peşine düşme merakımız örseleniyor) ve enerjimizi nereye yönelttiğimiz konusunda daha bilinçli olmakla mümkün.
Merak, odaklanma becerisi açısından çok kritik. Kişinin ilgisini ve tüm beyinsel faaliyetlerini tek bir düşünceye, soruya veya bilgi arayışına yönlendirmesi, odaklanmasını da geliştiriyor. Merakın belleği güçlendirici yönü de var. Merak harekete geçince beynin öğrenme merkezleriyle etkinleşerek beyin hücreleri arasındaki bağlantıları güçlendiriyor. Bu kâh derinlemesine bir akademik araştırmayla oluyor, kâh otobüste telefonunuzu çantanıza kaldırıp etrafınızdakileri gözlemlemenizle… Bu da odaklanmayı ve bilgiyi akılda tutma becerisini artırıyor.
Sınırlı Kaynağımız
Montminy, dikkatin zamandan bile daha değerli ve sınırlı bir kaynak olduğunu ileri sürüyor. Çünkü dikkatimiz, ilişkilerimizin kalitesini, yaşam amacımızla kurduğumuz bağı ve duygusal dayanıklılığımızı belirliyor. Ne de olsa Microsoft’un 2015 tarihli bir araştırmasına göre, ortalama dikkat süremiz sadece 8 saniye. Bu süre, 2000 yılında ölçüldüğünde 12 saniyeydi. Yani, Japon balıklarının dikkat süresinden bile bir saniye geride… Bu nedenle kitabın hedefi insanları daha üretken kılmak değil; hayatın içinde daha fazla “mevcut” olmalarını sağlamak.
Montminy’nin asıl itirazı ise çok daha politik. “Odaklanamıyoruz” dediğimizde sorunu bireyselleştiriyoruz. Oysa yazarın dikkat çektiği gerçek şu: Bugünün ekonomisi dikkatimizi korumamız üzerine değil, onu kaybetmemiz üzerine kurulu. Sosyal medya platformları, uygulamalar, bildirim sistemleri ve algoritmalar zamanımızı değil, dikkatimizi satın alıyor.
Bir zamanlar petrolün ya da altının stratejik kaynak olduğu söylenirdi. Bugün ise en değerli kaynak dikkat. Ve dünyanın en büyük şirketleri bu kaynağı ele geçirmek için yarışıyor.
Bu nedenle Montminy’nin kitabı bir öz yardım kitabından çok, dikkat ekonomisinin insan üzerindeki etkilerine ilişkin bir uyarı metni gibi okunabilir. Çünkü dikkat yalnızca bir zihinsel beceri değil. Aynı zamanda ilişkilerin hammaddesi. Bir çocuğu dinlemek dikkat gerektiriyor. Bir dostluğu sürdürmek dikkat gerektiriyor. Bir kitabın içine girebilmek, bir müzik eserini sonuna kadar dinleyebilmek, bir manzaraya bakıp gerçekten görebilmek dikkat gerektiriyor. Dikkatimizi kaybettiğimizde aslında hayatın kendisini de parça parça kaybediyoruz.
Kitabın en güçlü taraflarından biri de dikkatin karşısına yalnızca üretkenliği koymaması.
Dinlenmek ile oyalanmak arasındaki farkı hatırlatıyor. Saatlerce ekran karşısında gezinmek çoğu zaman dinlenmek değil. Yalnızca zihni başka uyaranlarla meşgul etmek. Oysa gerçek dinlenme bazen bir yürüyüşte, bazen sessizlikte, bazen de hiçbir şey yapmamaya izin verebildiğimiz anlarda ortaya çıkıyor.
Belki de bu yüzden Odağınızı Geri Kazanmak, dikkat sorununa ilişkin bir kitap olmanın ötesinde, çağımızın ruh haline dair bir teşhis niteliğinde. Kitabın en sonunda da acil odaklanma için bir alet çantası ve 21 günlük bir odaklanma rehberi var.

Makineleştiremediklerimizden misiniz?
Bu yolculukta kişinin çoklu görevlerden (multi-tasking) giderek uzaklaşarak aynı anda tek bir iş yapması (uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızla buluştuğunuzda, bir dikkat dağıtıcı olan cep telefonunuzu görüş alanınızdan kaldırıp sadece sohbetinize odaklanmak, cep telefonu almadan doğa yürüyüşleri yapmak gibi) ve çoklu görevlere her yöneldiğinde kendini “suçüstü yakalaması”, “öz farkındalığını geliştirmesi” isteniyor. Amaç, zihni tek bir işle uğraşmak konusunda eğitmek. Çünkü biz makine değiliz. 1960’larda birden fazla işlemcisi olan makinelerin gücü için kullanılan “çoklu görev” tanımlamasını kendimize uyarladığımızda hem odağımızı yitiriyoruz, hem de makineleşiyoruz.
Bu odaklanma rehberinde ayrıca kişinin vizyon beyanını oluşturması, nasıl bir hayat istediğine, neyin daha çok ve neyin daha az olmasını tercih ettiğine, kendisi için en önemli kişileri belirlemesine ve onlarla nasıl ilişkiler sürdürmek istediğine karar vermesi isteniyor. En sonunda da kişinin içine sinen bir vizyon beyanı oluşturmasının ardından ona tutunması gerekiyor. Yani bu, İngiliz yazar Robert Colville’in “Büyük Hızlanma Çağı” diye adlandırdığı dönemin yaşam kodlarına karşı bir itiraz aslında…
Tüm bunlar için de zihinsel ve bilişsel yakıt gerekiyor. Bu da antioksidan, prebiyotik ve probiyotik açısından zengin bir beslenmeden doğru bir uyku düzeni ve fiziksel aktiviteye dek geniş bir yapılacaklar listesini içeriyor.
Yazara göre tüm bu arka plan doğrultusunda önceliklerini yeniden tanımlayan, aciliyeti (zaman hassasiyeti) önemden ayırarak tüm hayatını başkalarının ihtiyaçlarına cevap vererek yaşamayan, kişisel verimliliğini artıran, odağını iyileştiren, daha iyi uyuyup daha sağlıklı beslenen, hedeflerini iyi belirleyen, küçük molalarla tazelenen, etkin dinleme becerilerini geliştiren kişinin odağını geri kazanma yolculuğu çok daha başarılı ve etkin olur.
Yazara göre, “konuşmanın dinlemekten daha kıymetli olduğu toplumumuzda” etkin dinleme önemli, çünkü odağımızı yitirdiğimizde karşımızdakini de dinlemiyoruz. Kitaptan çok çarpıcı bir veri: İnsanlar dakikada 125-175 kelime hızında konuşurken, beynimiz dakikada 400 ila 800 kelimeyi işleme kapasitesine sahip. Peki aradaki boşluğu nasıl değerlendiriyoruz? Başka şeyler düşünerek veya kendi cümlemizi hazırlayarak. Bu da dikkatsizlik döngüsünü besliyor.
Yazarın kendi ifadesiyle asıl sorun daha verimli olmak değil. Hayatın içinde yeniden mevcut olabilmek, odaklanma becerisine sahip çıkmak ve dijital kaosun ortasında kendine bir yol açabilmek… Zira kişinin en kıymetli kaynağı, dikkati.
Bireyin, bunu nereye yönlendirebileceğini seçmesi ve doğuştan gelen “odaklanma hakkını” geri kazanması gerekiyor. Ancak bu şekilde kişi, başkalarının seçtiği yönlere doğru patinaj çekmeksizin direksiyon kontrolünü yeniden ele geçiriyor ve hayatını temel değerlerine ve vizyonuna göre yaşayabiliyor. Dijital cihazlarının çekim alanından ne kadar uzakta zaman geçirirse, onlara karşı koyması da o kadar kolaylaşıyor.
Ancak bu şekilde kişi, yakınındakilerle derin ve anlamlı bağlar kurabiliyor; sahte aciliyet hislerinden kurtuluyor; sosyal ilişkilerindeki samimiyet artıyor. Teknolojinin içinde kendini kaybetmeksizin onunla yan yana ama kişisel alanını da koruyarak yaşayabiliyor.
Orkideler ve Odağımız
2022 yılında Johann Hari’nin Metis Yayınları’ndan çıkan Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz? adlı kitabındaki bir tespiti bu açıdan aydınlatıcı. Hari şöyle diyor: “Dikkat becerimize yıllardır en çorak iklimde bile büyüyecek bir kaktüs muamelesi yapılmışken, şimdi de ona büyük özen gösterilmediği takdirde kuruyup gidecek bir orkide gibi davranmak gerekiyor.”
Çünkü günün sonunda “Gerçekten dikkatimizi mi kaybettik? Yoksa onu birilerine fark etmeden teslim mi ettik?” sorusunu yanıtlamamız gerekiyor. Bu sorunun yanıtı yalnızca ekranlarımızı değil, nasıl yaşadığımızı da belirleyecek gibi görünüyor.
İşte bu yüzden ideal oda sıcaklığından kireçsiz suyuna, köklerin rengine bakarak belirlenen sulama zamanından özel toprağı ve besinine kadar dikkat ettiğimiz orkideler misali, kendimize, odağımıza ve dikkatimize de özen gösterme zamanı geldi.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.