Üniversite mezunu işsiz ordusu büyüyor

Üniversite mezunu işsiz ordusu büyüyor

Üniversite ve öğrenci sayısındaki büyük artışa karşın diplomalı işsizliğin yükselmesi, gençlerin eğitim aldıkları alanların dışında çalışması ve sanayinin nitelikli personel arayışının sürmesi, Türkiye’de yükseköğretim ile işgücü piyasası arasındaki uyumsuzluğu gözler önüne seriyor.

2026 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme sonuçlarına göre, devlet üniversitelerindeki kontenjanların yüzde 99,52’si doldu. Devlet üniversitelerinin örgün programlarında yalnızca 2 bin 292 kontenjan boş kaldı.

Yükseköğretim Kurulundan (YÖK) yapılan açıklamaya göre, devlet üniversitelerinin örgün programlarında bulunan 481 bin 684 kontenjanın 479 bin 392’sine yerleştirme yapıldı.

Geçen yıl 5 bin 503 olan boş kontenjan sayısı bu yıl yüzde 58,3 azalarak 2 bin 292’ye geriledi.

Devlet üniversitelerinde lisans programlarının doluluk oranı yüzde 99,15, ön lisans programlarının doluluk oranı yüzde 99,98 olarak gerçekleşti. Ön lisans programlarında yalnızca 37 kontenjan boş kaldı.

Başarı sırası barajı bulunan tıp, diş hekimliği, eczacılık ve hukuk programlarının devlet üniversitelerinin yurt içi kampüslerindeki genel kontenjanlarının tamamı doldu.

Mühendislik programlarında doluluk oranı yüzde 98’i aşarken; matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya, işletme ve ekonomi programlarının genel kontenjanlarında da boşluk kalmadı.

Vakıf yükseköğretim kurumlarındaki genel kontenjanların doluluk oranı ise yüzde 79,7 oldu.

Bu yıl ilk kez açılan İşletme ve Yapay Zeka, Paramedik, Hayvancılık Teknolojileri ve İşletmeciliği, İlaç Üretim Teknolojisi, Laboratuvar Hayvanları, Mobil Güvenlik Teknolojileri, Patlayıcı ve Enerjetik Malzemeler Teknikerliği ile Balıkçılık Teknolojisi programlarının kontenjanlarının tamamı doldu.

Yapay zeka tabanlı lisans ve ön lisans programları da yüzde 100 doluluğa ulaştı.

Yapay Zeka Mühendisliği, Yapay Zeka ve Makine Öğrenmesi, Yapay Zeka ve Veri Mühendisliği, Robotik ve Yapay Zeka, Yapay Zeka Destekli Kodlama ile Yapay Zeka Operatörlüğü programlarında boş kontenjan kalmadı.

Devlet üniversitelerindeki Almanca, Coğrafya, Fransızca, Japonca, Matematik, Okul Öncesi, Özel Eğitim, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, Sınıf, Sosyal Bilgiler, Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı ile Türkçe öğretmenliği programları yüzde 100 doluluğa ulaştı.

Açık öğretim için ayrılan 89 bin 396 kontenjanın tamamına yerleştirme yapılırken, uzaktan öğretimdeki 8 bin 298 kişilik kontenjan da tamamen doldu.

2026-YKS’ye giren 2 milyon 255 bin 76 adaydan 2 milyon 187 bin 747’sinin yerleştirme puanı hesaplandı. Bu adaylardan 1 milyon 279 bin 439’u tercih yaptı.

Örgün, açık ve uzaktan öğretim programlarının tamamı dikkate alındığında 730 bin 854 aday bir yükseköğretim programına yerleşme hakkı kazandı.

Yurt içindeki devlet ve vakıf üniversitelerinin örgün ön lisans ve lisans programlarına yerleşen aday sayısı ise 619 bin 766 oldu.

Yerleştirme sonuçlarına göre adayların yüzde 19’u ilk, yüzde 12’si ikinci, yüzde 9’u ise üçüncü tercihine yerleşti.

Böylece adayların yüzde 40’ı ilk üç tercihinden birini kazanırken, ilk beş tercihinden birine yerleşenlerin oranı yüzde 55’e ulaştı.

Üniversite Sayısı Artıkça Diplomalı İşsiz Sayısı da Artıyor

TÜİK’in 2025 Yükseköğretim İstihdam Göstergeleri’ne göre lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı 2024’te yüzde 75 iken 2025’te yüzde 73,9’a geriledi. Ön lisans mezunlarında da oran yüzde 66,4’ten yüzde 65,7’ye düştü. Lisans mezunlarının ilk işlerini bulmaları ise ortalama 14,2 ay sürüyor.

Ücretli çalışan lisans mezunlarının sadece yüzde 56,7’si eğitim aldığı alanla uyumlu bir meslekte çalışıyor. Başka bir ifadeyle, çalışan üniversite mezunlarının önemli bir bölümü yıllarca eğitim gördüğü alanın dışında iş yapmak zorunda kalıyor. Ön lisans mezunlarında alan-iş uyumu yüzde 50,8’e kadar geriliyor.

Bazı alanlarda fark çok daha çarpıcı. Sağlık ve refah alanından mezun olanların yüzde 80,4’ü kendi alanıyla uyumlu çalışırken, sosyal bilimler, gazetecilik ve enformasyon mezunlarında bu oran yalnızca yüzde 20,6.

Eurostat verilerine göre, Avrupa'da üniversite mezunlarının işsizlik oranı Türkiye, Kuzey Makedonya ve Yunanistan'da %6-7 seviyesindeyken, Doğu Avrupa'da %1,5'in altında. AB'de her 10 gençten biri ne eğitimde ne istihdamda yer alırken, en yüksek inaktif genç oranı %19 ile Romanya'da.

2025 yılında 15-24 yaş grubundaki yükseköğretim mezunlarında işsizlik oranı yüzde 23,5 olarak hesaplandı. Aynı yaş grubundaki meslek lisesi mezunlarında işsizlik oranı yüzde 13,1’de kaldı.

Türkiye’de yükseköğretimin son 20 yılda hızla büyümesi üniversiteye erişimi artırırken, mezuniyet sonrası istihdam tablosu aynı ölçüde iyileşmedi. Eurostat ve TÜİK verileri, Türkiye’de üniversite diplomasının işsizlik riskini azaltma gücünün zayıfladığını ortaya koyarken, yükseköğretimdeki niceliksel büyümenin kalite, istihdam ve beceri uyumuyla desteklenip desteklenmediği tartışmasını gündeme taşıyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye, 2024 yılında incelenen 33 ülke arasında üniversite mezunlarının işsizlik oranının ülkenin genel işsizlik oranından yüksek olduğu tek ülke oldu.

Normal koşullarda eğitim seviyesi yükseldikçe işsizlik riskinin azalması beklenirken Türkiye’de ortaya çıkan ters tablo, yükseköğretim ile işgücü piyasası arasındaki ilişkinin sorgulanmasına neden oluyor.

İşsizlerin Neredeyse Yarısı Yükseköğretim Mezunu

TÜİK verileri sorunun son 10 yılda nasıl büyüdüğünü de gösteriyor.

2024 yılında 25-34 yaş grubundaki işsizlerin yüzde 49,2’sini yükseköğretim mezunları oluşturdu. Aynı oran 2014 yılında yüzde 31,9 seviyesindeydi.

Başka bir ifadeyle 10 yıl önce bu yaş grubundaki her üç işsizden yaklaşık biri yükseköğretim mezunuyken, bugün oran neredeyse her iki işsizden bire yükseldi.

Bu değişim, Türkiye’nin artık yalnızca genç işsizliğini değil, giderek büyüyen bir “diplomalı işsizlik” sorununu da tartışması gerektiğini gösteriyor.

20 Yılda Üniversite Kapasitesinde Büyük Sıçrama

Türkiye’de yükseköğretimin yapısı özellikle 2006 sonrasında uygulanan “her ile bir üniversite” politikasıyla önemli ölçüde değişti.

Ülkede devlet ve vakıf üniversiteleri ile vakıf meslek yüksekokulları dahil 208 yükseköğretim kurumu bulunuyor.

Büyümenin ölçeği öğrenci sayılarında daha net görülüyor.

2004-2005 öğretim yılında örgün ön lisans ve lisans programlarına yeni kayıt yaptıranların sayısı yaklaşık 249 bin seviyesindeyken, 2023-2024 döneminde bu rakam 833 bine çıktı.

Yaklaşık 20 yılda yükseköğretime yeni giren öğrenci sayısı üç katın üzerine çıktı.

Üniversiteye erişimin yaygınlaşması, Anadolu’daki gençlerin yükseköğretime ulaşabilmesi açısından önemli bir sosyal kazanım sağladı. Ancak yeni tartışma artık üniversite sayısından çok açılan üniversitelerin ve kontenjanların ekonominin istihdam kapasitesiyle ne ölçüde eşleştiği üzerinde yoğunlaşıyor.

Türkiye'de 7,1 Milyon, Almanya'da 2,9 Milyon Üniversite Öğrencisi

TEDMEM’in 2024 Eğitim Değerlendirme Raporu’nda yer alan Türkiye-Almanya karşılaştırması da yükseköğretimdeki nicelik tartışmasını dikkat çekici biçimde ortaya koyuyor.

Nüfusları birbirine yakın iki ülkeden Türkiye’de yaklaşık 7,1 milyon üniversite öğrencisi bulunurken Almanya’da bu sayı yaklaşık 2,9 milyon.

Buna karşılık Almanya'daki akademik personel sayısının Türkiye’nin yaklaşık 2,3 katı olduğu belirtiliyor.

Dolayısıyla Türkiye çok daha fazla üniversite öğrencisini, daha sınırlı akademik insan kaynağıyla eğitiyor.

Bu tablo, yükseköğretime erişimin genişletilmesiyle birlikte öğrenci başına düşen akademik kapasite, laboratuvar olanakları, araştırma imkanları ve eğitim niteliğinin de aynı hızda artırılıp artırılmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

Üniversite Sayısı Arttı Ama Dünya Sıralamasında Aynı Sıçrama Gelmedi

Yükseköğretimin nicelik ve nitelik farkı uluslararası üniversite sıralamalarında da görülüyor.

THE sıralamalarına göre Türkiye’den ilk 100 üniversite arasında kurum bulunmazken, ilk 500’de yalnızca üç Türk üniversitesi yer alıyor.

Almanya’nın ise aynı sıralamanın ilk 500’ünde 41 üniversitesi bulunuyor.

Uluslararası sıralamalar üniversite kalitesini tek başına ölçen kusursuz göstergeler değil. Araştırma üretimi, atıf, uluslararasılaşma ve farklı metodolojik kriterlerin sonuçlar üzerinde etkisi bulunuyor.

Ancak öğrenci ve üniversite sayısındaki hızlı büyümenin Türkiye’yi aynı ölçüde küresel akademik rekabetin üst sıralarına taşımadığı görülüyor.

2,5 Milyon Genç Becerilerinin Altındaki İşlerde

Sorunun yalnızca işsiz kalan mezunlarla sınırlı olmadığı da görülüyor.

TÜİK’in 2024 verilerine göre 15-34 yaş grubundaki 9,2 milyon kişinin yaklaşık 2,5 milyonu sahip olduğu becerilerin altında işler yaptığını bildiriyor.

Üniversite tercihlerindeki değişimin başka bir boyutunu ise yüksek başarılı öğrencilerin yurt dışına yönelmesi oluşturuyor.

Galatasaray Lisesinde 2020’de yalnızca 4 öğrenci yurt dışındaki üniversitelere giderken 2023’te sayı 29’a ulaştı.

Saint Benoit Fransız Lisesinden ise 107 öğrencinin yabancı üniversitelerden kabul aldığı belirtiliyor.

Gençler eğitim için yurt dışına gittikten sonra orada çalışma ve yaşamlarını sürdürürse eğitim hareketliliği uzun vadede nitelikli insan kaybına ve beyin göçüne dönüşebiliyor.

Fen ve Anadolu Liselerinde Lisans Programına Yerleşme Oranı Geriledi

YKS verileri, lise türlerine göre üniversiteye yerleşme oranlarında da dikkat çekici değişimler yaşandığını gösteriyor.

2015 yılında fen liselerinin son sınıf öğrencilerinin yüzde 63,2’si bir lisans programına yerleşirken, 2024’te oran yüzde 46,3’e geriledi.

Anadolu liselerinde ise aynı dönemde lisans programına yerleşme oranının yüzde 56,8’den yüzde 16,9’a kadar düştüğü belirtiliyor.

Meslek Yüksekokulları Fabrikaların İçine Taşınabilir mi?

Türkiye’de üniversite mezunu işsizliği, gençlerin eğitim aldıkları alanların dışında çalışması ve sanayinin nitelikli ara eleman bulmakta zorlanması yükseköğretim sistemindeki yapısal uyumsuzluğu yeniden gündeme taşıyor. Üniversite kontenjanları büyük ölçüde dolarken üretim sektörlerinde teknisyen, CNC operatörü, mekatronik teknikeri, kaynak uzmanı, elektrik-elektronik teknikeri ve bakım personeli ihtiyacı devam ediyor.

Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca üniversite kontenjanlarını azaltıp gençleri fabrikalara yönlendirmek değil. Ülkenin doktorlara, mühendislere, bilim insanlarına, öğretmenlere ve sosyal bilimcilere ihtiyacı olduğu kadar ileri üretimi sürdürecek teknik personele de ihtiyacı bulunuyor. Asıl problem, akademik eğitim ile mesleki eğitimin birbirinin alternatifi gibi görülmesi. İki sistemin üretim zincirinin farklı basamaklarını besleyecek şekilde birlikte tasarlanması mümkün.

Bu konuda en fazla öne çıkan ülkelerden biri Almanya

“Dual eğitim” sisteminde öğrenci eğitiminin bir bölümünü meslek okulunda, önemli bölümünü ise gerçek bir işletmede geçiriyor.

Genç yalnızca öğrenci statüsünde kalmıyor. Bir şirketle eğitim ilişkisi kuruyor, üretime katılıyor, mesleğini gerçek makineler ve gerçek iş süreçleri üzerinde öğreniyor.

Böylece mezuniyet gününde iş hayatıyla ilk kez karşılaşmıyor.

Örneğin mekatronik eğitimi alan bir genç haftanın belirli günlerinde teorik eğitim görürken diğer günlerde otomasyon sistemlerini, robotları, PLC sistemlerini ve üretim hatlarını fabrika ortamında öğrenebiliyor.

İsviçre’de ise gençlerin yaklaşık üçte ikisi mesleki eğitim sisteminden geçiyor.

Mesleki eğitim, üniversiteye giremeyen öğrencilerin yönlendirildiği ikinci sınıf bir seçenek olarak görülmüyor.

İşletmeler sistemin yalnızca sonunda mezunları işe alan taraf da değil. Eğitim programlarının hazırlanmasında, hangi becerilerin öğretileceğinin belirlenmesinde ve öğrencilerin yetiştirilmesinde doğrudan rol üstleniyorlar.

Meslek yüksekokullarının yalnızca üniversitelerin ana kampüslerinde veya şehir merkezlerinde kurulması yerine, doğrudan Organize Sanayi Bölgelerinin içerisinde faaliyet göstermesi sağlanabilir.

Bu durumda öğrencinin laboratuvarı yalnızca okul binasındaki birkaç makineden oluşmaz.

Fabrikanın kendisi laboratuvara dönüşür.

Hollanda da mesleki eğitimi üretimden koparmayan ülkeler arasında.

Ülkedeki bazı iş temelli mesleki eğitim programlarında eğitimin yüzde 60'tan fazlası uygulamalı olarak gerçekleştirilebiliyor.

Öğrencinin başarısı yalnızca sınav kağıdında verdiği cevaplarla değil, gerçek bir çalışma ortamında ortaya koyduğu becerilerle de değerlendiriliyor

İngiltere’nin “Institutes of Technology” modeli de dikkat çekiyor.

Bu yapılarda üniversiteler, kolejler ve işletmeler ortak hareket ederek mühendislik, ileri imalat, dijital teknolojiler, inşaat ve diğer teknik sektörlere yönelik eğitimler geliştiriyor.

Sistem, “Önce öğrenciyi yetiştirelim, mezun olduktan sonra iş bulur” anlayışının tersine çalışıyor.

Önce iş dünyasının hangi becerilere ihtiyaç duyduğu belirleniyor, ardından eğitim programı buna göre oluşturuluyor.

Türkiye’nin 5-10 Yıllık İşgücü Haritası Çıkarılsın

Türkiye’de üniversite mezunlarının iş bulma sürecinde yaşadığı sorunlar ile sanayinin nitelikli teknik personel ihtiyacı, meslek yüksekokullarının yapısının yeniden ele alınması gerektiği tartışmasını gündeme getiriyor.

meslek yüksekokulu kontenjanlarının yalnızca mevcut okul kapasitesine göre değil, ekonominin gelecekte ihtiyaç duyacağı insan gücüne göre belirlenmesi öneriliyor.

Bunun için öncelikle Türkiye’nin 5 ve 10 yıllık üretim ve işgücü haritasının çıkarılması gerekiyor.

Hangi şehirde kaç mekatronik teknikerine ihtiyaç duyulacak? Savunma sanayisinin ne kadar teknik personel ihtiyacı olacak? Elektrikli otomobil ve batarya yatırımları kaç yeni teknisyen istihdam edecek? Yenilenebilir enerji yatırımları hangi meslekleri öne çıkaracak? Tarım teknolojilerinde hangi yeni uzmanlıklar ortaya çıkacak?

Böylece bir tarafta mezuniyet sonrasında iş bulamayan binlerce genç bulunurken diğer tarafta sanayicinin nitelikli çalışan bulamadığı mevcut işgücü uyumsuzluğunun azaltılması hedeflenebilir.

Sistemin işsizliği azaltabilecek en önemli unsurlarından biri de okul ile çalışma hayatı arasındaki mesafenin ortadan kaldırılması olabilir.

Mevcut sistemde genç önce eğitimini tamamlıyor, ardından özgeçmiş hazırlayarak iş ilanlarına başvuruyor. Ancak özellikle yeni mezunların karşısına bu kez şirketlerin “deneyim” şartı çıkıyor.

Üretim temelli meslek yüksekokulu modelinde ise öğrenci eğitim sürecinin önemli bölümünü işletmelerde geçirebilir.

Şirket öğrencinin çalışma disiplinini, teknik becerisini ve gelişimini eğitim süresince izlerken öğrenci de gerçek üretim ortamını, kullanılan teknolojileri ve şirketin çalışma sistemini öğrenebilir.

Mezuniyet sonrasında işletmenin personele ihtiyacı olması durumunda öğrenci sıfırdan iş aramak yerine eğitim aldığı şirkette çalışmaya devam edebilir.

Mesleki eğitimin toplumdaki konumunun güçlendirilmesi için öğrencilerin akademik ilerleme imkanlarının da korunması önem taşıyor.

İki yıllık teknik eğitim alan bir gencin, meslek yüksekokuluna girdiği anda eğitim hayatının sınırlandırıldığı düşüncesine kapılmaması gerekiyor.

MYO’dan mezun olup üretime katılan bir tekniker, daha sonra isterse ilgili mühendislik veya lisans programında eğitimine devam edebilmeli. Dikey Geçiş Sınavı’nda bu konuda esneklik sağlanması talep ediliyor.

Hatta çalışanların işlerinden ayrılmadan lisans eğitimlerini sürdürebilecekleri esnek modeller geliştirilebilir.

KPSS’deki Milyonluk Kuyruk Sistemin Bir Göstergesi

Türkiye’de üniversite mezunu gençlerin istihdam sorunu tartışılırken, kamu personeli olabilmek için KPSS’ye yönelen adayların sayısı da dikkat çekiyor. Son yıllarda KPSS Lisans’a katılımın sürekli 1 milyonun üzerinde seyretmesi, üniversite sonrasında kamu istihdamına yönelik güçlü talebi gözler önüne seriyor.

2024 KPSS Lisans Genel Yetenek-Genel Kültür oturumuna 1 milyon 470 bin 487 aday başvurdu. Önceki yıllarda da benzer bir tablo vardı. Genel Yetenek-Genel Kültür oturumuna giren aday sayısı 2016’da yaklaşık 1 milyon 231 bin, 2018’de 1 milyon 175 bin, 2020’de 1 milyon 305 bin, 2022’de ise 1 milyon 180 bin olarak kayıtlara geçti.

Türkiye’de birçok genç açısından üniversiteden mezun olmak eğitim ve sınav döneminin sona erdiği anlamına gelmiyor.

Dört yıllık lisans eğitiminin ardından KPSS hazırlığı, kurum sınavları, mülakatlar ve atama takvimleri başlayabiliyor.

İlk sınavda istediği puanı alamayan veya yüksek puan aldığı halde yeterli kadro açılmayan aday bir sonraki sınav dönemine hazırlanıyor.

Böylece 22-23 yaşında üniversiteden mezun olan bir genç birkaç yıl boyunca kamuya atanmayı bekleyebiliyor. Bazı adaylar 20’li yaşlarının önemli bölümünü sınav ve atama döngüsü içerisinde geçiriyor.

Bu süreçte çalışma hayatına giriş, ekonomik bağımsızlık ve mesleki deneyim de gecikebiliyor.

Kamu çalışanlarının düzenli maaş, görece yüksek iş güvencesi ve öngörülebilir çalışma koşullarına sahip olması, kamu istihdamını gençler açısından cazip hale getiriyor.

Özel sektörde düşük başlangıç ücretleri, uzun çalışma saatleri, işten çıkarılma endişesi ve kariyer belirsizliği ise bazı gençlerin kamuya yönelmesini güçlendiriyor. Bu nedenle özel sektöre yönelik tedbirlerin de artırılması gerekiyor.

Özellikle ağırlıklı istihdam alanı kamu olan bölümlerde uzun vadeli insan gücü planlaması yapılması seçeneklerden biri olarak öne çıkıyor.

Devletin önümüzdeki yıllarda kaç öğretmene, kaç uzmana, kaç sağlık çalışanına ve hangi alanlarda personele ihtiyaç duyacağına ilişkin daha nitelikli projeksiyonların üniversite kontenjanlarıyla birlikte değerlendirilmesi mümkün. Gereksiz bölümlerin kapatılması da tedbir önerisi olarak öne çıkıyor.

Böylece bir tarafta ihtiyacın çok üzerinde mezun yetiştirilirken diğer tarafta farklı sektörlerde nitelikli çalışan açığı oluşmasının önüne geçilebilir.

Kaynak:DoğruHaber

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir