Mutluluğu Tüketerek Aramak
Sema Yarar / Doğru Haber
Bir zamanlar insan, ihtiyaçlarını karşıladığında mutlu olurdu. Karnı doyduğunda, başını sokacak bir evi olduğunda, ailesiyle aynı sofrada oturabildiğinde, sevdikleriyle sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürdüğünde kendisini zengin hissederdi. Bugün ise başka bir çağın içerisindeyiz: Arzu çağının.
Artık yalnızca ihtiyacımız olanı istemiyoruz. Daha güzelini, daha yenisini, daha büyüğünü, daha pahalısını, daha gösterişlisini istiyoruz. Sahip olduğumuz şey bize yetmiyor; çünkü gözümüz sürekli bir sonraki ürüne, bir sonraki deneyime, bir sonraki yaşam biçimine çevriliyor.
İşte sorun da burada başlıyor.
Çünkü modern tüketim kültürü bize yalnızca ürün satmıyor; duygu, statü, güzellik, başarı ve mutluluk satıyor.
Reklamlara bakıyoruz, kusursuz bir ev, kusursuz bir mutfak, kusursuz bir otomobil, kusursuz bir aile... Her şey ışıl ışıl. İnsanlar gülümsüyor, hayat adeta bir masal gibi sunuluyor. İnsanlara telkin edilen açıktır: “Sen de buna sahip olabilirsin.”
İşte bu cümle, tüketim çağının en güçlü dürtülerinden biridir.
“Sen de yapabilirsin.”
“Sen de böyle görünebilirsin.”
“Senin de hayatın böyle olabilir.”
“Yeter ki satın al.”
Halbuki çoğu zaman değişen hayat değil, yalnızca algımızdır.
Reklamcılık adeta ustaca hazırlanmış bir illüzyon gösterisine dönüşmüş. Ürün, olduğundan daha güzel gösterilir; mekân olduğundan daha kusursuz görünür; insanlar olduğundan daha mutlu sunulur. Kamera açıları, ışıklar, renkler, müzikler ve kurgu bir araya getirilerek gerçekliğin üzerinde yeni bir gerçeklik inşa ediliyor.
Billboardlarda, televizyonlarda ve sosyal medyada gördüğümüz hayatların önemli bir bölümü, hayatın tamamı değildir. Ancak bilinçli bir süzgeçten geçirmediğimizde onları gerçek hayatın kendisi zannetmeye başlarız.
Sonra kendi hayatımıza bakarız.
“Benim evim neden böyle değil?”
“Benim arabam neden daha pahalı değil?”
“Ben neden böyle bir hayat yaşayamıyorum?”
Ve zihnimizde tehlikeli bir düşünce beliriyor:
“Daha fazlasına sahip olursam mutlu olacağım.”
İşte tüketim kültürünün devreye girdiği nokta.
Daha pahalı telefonu alırız. Daha iyi otomobil isteriz. Gardırobumuzu yenileriz. Evimizi değiştirmek, tatilimizi daha gösterişli yapmak, daha lüks restoranlarda yemek yemek isteriz. Fakat satın aldığımız her yeni şey, kısa süreli bir heyecan verdikten sonra sıradanlaşır.
Çünkü insanın arzuları, tüketim yoluyla doyurulabilecek kadar sınırlı değildir.
Bir ürüne sahip olduğumuzda mutluluğumuz kalıcı olarak artmaz. Bir süre sonra o ürün hayatımızın normal bir parçasına dönüşür. Ardından gözümüz yeniden başka bir şeye çevrilir.
Böylece bir tüketim döngüsü oluşur.
İstek doğar, satın alınır, kısa süreli haz yaşanır, ürün sıradanlaşır ve yeni bir istek daha ortaya çıkar.
Peki bu döngünün sonunda ne kalır?
Çoğu zaman daha fazla borç, daha fazla çalışma, daha fazla kıyaslama, daha fazla tatminsizlik ve daha fazla mutsuzluk...
Tüketim ekonomisinin en güçlü tarafı, insanın yalnızca ihtiyaçlarını değil, duygularını da hedeflemesidir. İnsanların eksiklik hissetmesi, başkalarıyla kendisini kıyaslaması, beğenilme ve kabul görme arzusu, tüketimin güçlü argümanları hâline gelir.
Burada mesele yalnızca “çok para harcamak” değil, mesele çok daha derin. İnsan kendi değerini sahip olduklarıyla ölçmeye başlar.
Oysa insanın değeri kullandığı telefonun markasında, otomobilinin fiyatında, evinin büyüklüğünde ya da üzerindeki kıyafetin etiketinde değildir.
Mutluluğu satın almaya çalıştıkça, mutluluğun gerçek kaynaklarından uzaklaşırız.
Aileyle geçirilen nitelikli bir akşamın, dostlarla yapılan samimi bir sohbetin, sağlıklı olmanın, sevilmenin, üretmenin, paylaşmanın ve anlamlı bir hayat sürmenin yerini hiçbir ürün dolduramaz.
Aslında kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Gerçekten buna ihtiyacım var mı, yoksa buna ihtiyacım olduğuna mı inandırıldım?”
Bu soruyu sorabildiğimiz anda tüketimin karşısında bilinçli bireyler olarak durmaya başlarız.
Çünkü mesele daha azına sahip olmak değildir. Mesele, daha fazlasına sahip olma arzusunun bizi yönetmesine izin vermemektir.
İhtiyaçlarımızı karşılayarak yaşamak başka, arzularımızın peşinden sürüklenerek yaşamak başkadır.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
İstediğimiz her şeye sahip olmak mutluluk değildir. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, asıl mutluluk ve zenginliktir.
