Corona Vesilesiyle

Corona Vesilesiyle

Akif Nabi, Coronavirüs salgını ile İslam toplumunda birkez daha ortaya çıkan bazı anlayışları yorumluyor:

Akif Nabi’nin analizi:

Geçenlerde “şükran corona” diye bir paylaşım dolaşmaya başladı sosyal medya ve gruplarında. Malum, favori konumuz artık corona. Ardından aynı dönemlerde, İspanya’nın başkenti Madrid’de corona yüzünden “imana gelmiş” halkın secde görüntüleri yansıdı aynı mecralarda. Örnekleri çoğaltmak mümkün tabii ki. Özellikle bu tip zamanlarda.

İspanya’dan verilen görüntünün Peru’da ve alakasız bir olaydan olduğu açıklandı daha sonra. Şükran corona içinde, müslümanlar Allahu Ekber nidaları ile destek ve sevinç belli eden yorumlar attılar sayfalarından.

Elbette, İslam ile şereflenenlerden üzüntü duyacak değiliz. Ya da gözle görülmeyen bir virüsün dünyayı dize getirmesini, neredeyse haremlik selamlık bir yaşantı karşısında duyulan sevinç vaazını da görmezden gelecek değiliz tabiî ki, ama...

Her iki örnekten yola çıkarak vurgulamak istediğimiz mesele, kendini müslüman olarak addeden bizlerin bu olayların –İspanya’dakini de gerçek sayarsak- neresinde olduğumuzdur.

Düşünün, hristiyan ya da farklı bir topluluk, topluca iman ettiğini beyan eder bir görüntü sergiliyor ve biz Müslümanlar, aslında hiçbir dahlimiz olmayan bir mesele üzerinden gurur duyarak Allah-u Ekber nidaları ile paylaşım rekorları kırıyoruz. Diğer yandan, hiçbir dahlimiz olmayan bir virüsün dünyayı dize getirmesini, sanki bunda bir payımız varmış gibi “bak gördün mü, uyarmıştık sizi” gibi bir bağlamla haklılığımızı haykırıyoruz.  Onların inandığı tanrı sanki bunları yapmaya güç yetiremiyormuş da, benim babam senin babanı döver muhabbetine çeviriyoruz işi.

Dua, müslümanın silahıdır elbette. Rabbinden bir kuşatma, bir koruma, bir özgüvendir. Şah damarımızdan bile yakın bir mesafede olan Rabbin kuşatması ne de güzeldir. Ancak, bizler bu kuşatmayı, bu rahmeti doğru mu algılıyoruz. Rabbimizi –haşa- bir emir eri gibi mi görüyoruz ki dualarımıza icabet etsin ve isteklerimizi yerine getirsin. Duanın aynı zamanda bir eylem gerektirdiğini biliyor muyuz? Zira, özellikle son dönemlerde corona benzeri bir yaygınlık gösteren ve Allah’a havale edilen bir çok dua’nın içeriği, aslında kul olarak bizlerin görevlendirildiği meselelerdir. Allah’ın gücünün yetmediği bir şeyin olmadığına iman eden bizler bilmez miyiz ki, Allah dileseydi tüm insanları hidayet ile şereflendirirdi. (secde 13) Ya da bilmez miyiz ki, isteseydi insanoğlu melekler gibi bir yaşantıya sahip olurdu. Oysa ki, meselenin espiri noktası zulme direnen, adaleti sağlayan, islami şahsiyeti ayakta tutup şahitlendiren vasat bir topluluğun var olması, salih amellerde bulunmasıdır. (bakara 143) Allah’ın ve meleklerin destek olduğu resule, inananların da destek olmasını isteyen/emreden bir Rabbimiz yok mu? (Ahzab 56)

Şaban Ali Düzgün hoca’nın bir sözü çok iyi açıklıyor aslında. “Dün, “Allah için ne yaptın” sözü Allah için hayırlı bir iş yapmaya yöneltirken, bugün “Allah bizim için ne yaptı” konumuna geldi. Allah kendisi için hayırlı bir iş yapacak adam arıyor neredeyse” diyor özetle. Allah’ı gereği gibi takdir edememenin, sünneti doğru algılayamamanın, şahitliğin ne demek olduğunu bilememenin ve maalesef koca koca hocaların bu ümmeti iman-amel bağlamından kopartarak akamete uğrayan bir topluluk haline getirmelerinden kaynaklanan acı bir tablodur bu yaşadığımız.

Bizler ümmet olarak hangi noktadayız. Telefonlarımızdan gönderdiğimiz “10 kişiye gönder cennet senin olsun” mesajlarının bir karşılığı var mıdır ya da Gazze’ye, Suriye’ye, Arakan’a vurulan her darbeden sonra sıcak çayımızı yudumlarken “zuntikam isminle kahret Yarabbi” yazarak tatmin olan benliğimizle  kulluk yaptığımızı sandığımız noktaya hangi ara geldik.

Elbette, dünyanın birçok noktasında yardım faaliyeti yürüten, zulme karşı boyun eğmeyen ve fiili bir cihadın içerisinde olan Müslüman kardeşlerimiz var ve rabbim sayılarını artırsın, onlara yardım etsin. İşte bu dua bile bir eylemi gerektiren, hareket belirten ve yükü Allah’a değil bizzat bizlere ait olan bir sorumluluktur. Bu dua’nın gerçekleşebilmesinin yolu, bizlerinde elimizi taşın altına sokması ile mümkündür. Yoksa, elbette ki Allah’ın gücü her şeye yeter. Biz, gerekeni yerine getirip sonrasında işi Allah’a havale edip tevekkül edenler olmamız gerekirken, hiçbir şey yapmadan havale edenler durumuna geldiğimizin farkına varmamız gerekir.

Dolayısıyla, dünyanın herhangi bir beldesinde iman edenleri ya da şeytanın hizmetkarı bir topluluğun virüs veya korku kaynaklı olmayan bir şekilde, İslama yönelme sinyalleri verdiğini duyduğumuzda “acaba orada hangi vasat topluluk vardı ki Rabbimiz hidayeti nasip etti” sorusunu soramadığımız, öznesi ol(a)madığımız bir olaylar bütününden dolayı kendimize pay çıkarmanın haksız olduğunu düşünmekteyim.

Aynı şekilde, bilim dünyasının ve savunucusu olan pozitivist aklın tek taraflı, Allah’ı yok sayan zihniyetinin de bu görüşe zıt bir paralellik içinde olduğunu görmek gerek. Onlar da, virüsün kaynağının ve çözümünün teolojik söylemler barındıramayacağını, dolayısıyla bilim insanlarının bu olayda gökyüzü ile bağlantılı sözler söylemelerinin yanlış olacağını, söylerler ise bilim insanı olamayacağını savunmaktalar. Zaten ispatı mümkün olmayan ve bilimsel olarak var olmadığı kabul edilen yaratıcının bu tip virütik v.b konularda referans gösterilmesinin paradigmaya ters olduğunu vurgulamaktalar. Aslında kendilerine göre tutarlı bir yaklaşım.

Biz biliyoruz ki, bilimi de evreni de yaratan bizim Rabbimizdir. Ol der ve olur. Atom parçacığından tüm evrene, yaratma O’nun işidir. Biliminde, tüm aritmetik, geometrik, biyolojik ilmin kombinasyonunu yapan O’dur. Bilim yalnızca bu kombinasyonu ortaya çıkarma sanatıdır.

Bu sanatı ilah edinmek ama onu yaratanı görmemek için de bilim insanı olmak gerekiyor demek ki.

Sünnetullah’ın şifrelerini çözmeye çalışmak, sorunun özüne inmeye çalışmaktır. Sünnetullah’ı anlamak Yaradanı anlamaktır. Bu uğurda emek harcamak Rabbin takdirini kazanmaktır ki, bu takdir iman etmiş ya da etmemiş ayrımı yapmaz. Hak edene hak ettiğini verir.

Müslümanların tüm işlerini Allah’a havale etmesi gibi ateist, sol-sosyalist, pozitivist kesiminde Allah’a rağmen bilime havale etmesinin ters bir mantık kardeşliği söz konusudur maalesef. Bir taraf her şeyi Allahtan beklerken diğer taraf hiçbir şey beklememektedir. İki taraf da kendisi özne olmadığı olaylarla gurur duymaktadır. Oysa ki, iki tarafında ortak özelliği Allah’ı gereği gibi takdir edememeleridir.

Bilimi ilah edinenler Allah’a rağmen “ben yaptım” derken, Allah’ı ilah edinenler inananlara rağmen “O yapsın” demekteler. Allah her iki tarafıda Müslümanlar eliyle ıslah etsin ve hidayet versin.

Yazımı sevgili abim, hocam Fevzi Zülaloğlu’nun bir corona duasıyla bitirelim.

“AYETULLAH KORONAVİRÜS VE DUAMIZ”

Ey sözlü-sözsüz ve görüntülü ayetleriyle insanlığı sürekli uyaran Rabbimiz.

Kitaptaki ve kainat’taki ayetlerle uyandır bizi, kalplerimizdeki hidayet hastalıklarını iyileştir ki, imanımızın sağladığı onurla ve İslam’ın sağladığı izzetle yaşayalım. Amin

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir