1. YAZARLAR

  2. Ahmet Taşgetiren

  3. Çocuktan öte...
Ahmet Taşgetiren

Ahmet Taşgetiren

Yazarın Tüm Yazıları >

Çocuktan öte...

28 Ekim 2010 Perşembe 14:05A+A-

Hrant Dink'in katil zanlısı Ogün Samast'ın taş atan çocuklar yasasından yararlanması...

Ülke olarak yaşadığımız garabetlerden birisi de bu.

Ben, bu yasa çıkarken "Taş atan her çocuk çocuk mu" diye sormuştum. Onlardan birisi, İstanbul'da bir belediye otobüsüne molotofkokteyli atmış ve bir genç kızın yanarak can vermesine sebep olmuştu. Bu bir çocukluk muydu? Doğu-Güneydoğu'daki sokak eylemlerinde, dükkanları ateşe verenler gerçekten çocuk muydu?

Evet, onlarca çocuk, çocuk yaşta, TMK'dan mahkeme huzuruna çıkmış, tutuklanmış, terör örgütü mensuplarıyla aynı cezaevi ortamlarına konmuş ve yakın gelecekte bilenmiş teröristler haline gelmelerinin yolu açılmıştı. Bu yanlıştı, bu çocukları terör örgütünün elinden kurtarmak lazımdı ama bu yöntem, tam da onları terör örgütünün imalathanesine hammadde olarak sunmak demekti.

"Çocuk eksenli" bir hayli gerekçe birleşti, yoğun bir kamuoyu baskısıyla yasa çıktı ve gerçekten "çocuk" olanların terör malzemesi olmalarının önü bir ölçüde kesilmiş soldu.

Ama geride "çocuk olmayan çocuklar" diye bir sorun kaldı.

İşte, son Samast olayı ile gündeme gelen şey odur.

-Katil, acaba sevgilisini testere ile boğazladığında kemik yaşı 17 miydi, 18 mi?

-Katil acaba, maktulü ensesinden kurşunladığında kemik yaşı kaçtı?

16 idi, 17 idi, yani yasaların çocuk saydığı yaşta idi.

Öyleyse, çocuk gibi yargılanmalıydı.

Türkiye, zaten hafifletici sebeplerden yararlanmak için çocuk yaşta cinayetlerin işletildiği bir ülkeydi. "Taş atan çocuklar yasası" terör suçlarının bile bu alana sokulabilmesine imkân sağladı.

Konunun sorun niteliği kazanması, Samast'ın öldürdüğü insanın Hrant Dink olmasından kaynaklanıyor.

Üstelik gelinen son durum, Dink cinayetinde rezaletlerin üzerine tüy dikmek gibi duruyor.

Evet, gelinen son durum, maalesef Hrant Dink'e karşı yürütülen "Derin operasyon"un son halkası gibi algılanma zemini oluşturuyor.

-Suçlu ilan etmişsiniz.

-Hedef göstermişsiniz.

-Koruyamamışsınız. Korumamayı bilinçli yaptığınız kuşkusu uyandırmışsınız.

-Cinayetin planlanması ve uygulamasında devlet güçleriyle bağlantılı aktörler devreye girmiş.

-Yargılama sürecinde davayı zaman aşımına doğru sürükleme kuşkusu uyandıracak biçimde savsaklamalar olmuş.

-Ve şimdi, TBMM'den farklı alandaki bir sorunu çözmek için geçen bir yasa, getirilip cinayet sanığının hizmetine sunulmuş...

İş, adeta "devlet günahı" haline gelmiş.

AİHM bu yüzden ülkeyi mahkûm etmiş.

AİHM'e gönderilen savunma, "skandal" niteliğine bürünmüş.

Bir ülke, kendisini uluslararası planda böylesine zora sokan bir işte, ihmalse, bu kadar ihmale göz yumabilir mi, bu kadar kasıta imkan verebilir mi?

İşin vahametini Cumhurbaşkanı görüyor. Dink'in korunamamasını esefle dile getiriyor.

İşin vahametini Başbakan'ın, İçişleri Bakanı'nın, Dışişleri ve Adalet bakanlarının görmemesi imkânsız.

Türkiye, "soykırım" meselesinde uluslararası planda bir imaj mücadelesi yürütüyor ama Dink cinayetinde her şey çamura batıyor.

 Bazen baktığımda, devletin nasıl bir dağınıklık içinde olduğu sorusu takılıyor zihnime...

Hadi yargı bağımsız falan diyelim, bu Dink olayının polis, jandarma, MİT ayakları var, Cumhurbaşkanlığı'nın veya Başbakanlığın denetleme kurumları ortaya bir "Dink cinayeti dosyası" çıkaramazlar mı?

Bence mesele hâlâ sıcak ve Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın özel ilgisini bekliyor. Değilse ortaya çıkacak utanç bedelini herkes, tek tek hepimiz ve şu an devleti yönetenler ödeyecek.

Atatürk'ün sesi:

Manavda, tesadüfen bir film bulunmuş ve bu film üzerinde yapılan restorasyonla Atatürk'ün gerçek sesi ortaya çıkarılmış. Meğer Atatürk'ün sesi, o çok bilinen tiz ses değil, daha tok bir sesmiş.

Bu haberi, görüntülü ve yazılı medyanın tüm birimleri, olayı gerçekleştiren Sami Şekeroğlu'na teşekkürler sunarak bildirdiler.

Yapılan haberler, Atatürk'ün önceki sesinin herkese biraz rahatsızlık verdiği, bu yeni sesin Atatürk'e ilişkin izlenimleri daha olumlu hale getireceği yönünde.

Haberleri izlerken aklıma garip düşünceler geldi:

"Ya o manavda o filmler bulunmasaydı..."

Yani biz Atatürk'ü hep o ince-tiz sesiyle tanımakta devam etseydik... İçimizde hep bir ukde mi olacaktı?

Ne garip bir ülkeyiz vesselam?

BUGÜN

YAZIYA YORUM KAT