1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Bu serpuşun ismi şapkadır!
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu serpuşun ismi şapkadır!

28 Kasım 2010 Pazar 18:09A+A-

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk yarısında modernleşme projelerinde en büyük çatışmalar, fes ve şapka konusunda yaşandı. Adını Fas’ın Fez şehrinden, kırmızı rengini kızılcık boyasından alan, tepesinde bir püskül bulunan bu küçük aksesuar, Osmanlı döneminde modernliğin, Cumhuriyet döneminde ise geriliğin simgesi oldu. Türkiye için gayet normal olan, ancak adını duyan yabancıların yüzünde bir gülümseme yaratan ‘Şapka Devrimi’nin 85. yılını idrak ettiğimiz bu hafta bu ilginç savaşın Cumhuriyet dönemindeki hikâyesine göz atmaya ne dersiniz?

*** 

Nutuk’ta “Fesin kaldırılması zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın üstünde, bilgisizliğin, bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu” diyen Mustafa Kemal’in fes karşıtlığının genç yaşlarında yaşadığı iki olayla ilgili olduğu söylenir. Bunlardan ilki 1908’de Mustafa Kemal’i Trablus’a götüren vapur Sicilya’ya uğradığında yaşanmıştı. Mola sırasında üstü açık bir fayton kiralayıp şehri dolaşmaya çıkan Mustafa Kemal, mahalle çocuklarının bu ‘fesli yabancı’yı limon kabuğu yağmuruna tutması üzerine epey sıkıntılı anlar yaşamıştı. Daha sonraki yıllarda “Sicilyalı çocukların terbiyesizliğine değil, neden böyle yabani bir başlığa esir olduğuma kızmıştım” diyecekti.

İkinci olay ise 12-18 Eylül 1910’da Fransa’daki Picardie Askerî Manevraları sırasında yaşanmıştı. Değişik ülkelerden gelen subayların tartışmaları sırasında Kolağası Mustafa Kemal Avrupalı uzmanların savunduğunun aksi bir tezi savunmuş, dinleyiciler bu sözlere dudak bükmüşlerdi. Oysa Mustafa Kemal’in haklılığı ertesi gün manevralar sırasında anlaşılmıştı. O zaman bir yabancı albay bu dudak bükmenin nedenini söyle açıklayacaktı: “Sizin görüşünüzün doğru olduğu dün akşamdan belliydi. Fakat ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz? Başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez.”

Mütareke Dönemi’nde (1918-1922) Müslümanlar, İstanbul’daki işgalci İngiliz, Fransız, İtalyan birliklere nefretlerini feslerine ve sarıklarına sarılarak; gayrımüslim azınlıklar sempatilerini şapka giyerek gösterdiler. Festen hoşnut olmayan Müslümanlar ise Kuva-yı Milliyecilerin başlığı olan kalpağı giyiyorlardı.  


Fes mi, kalpak mı?

23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk tartıştığı konulardan biri “fes mi, kalpak mı?” meselesi olacaktı. O sırada henüz “şapka mı” sorusu sorulmamıştı ama Mustafa Kemal, 4 Şubat 1923’te İzmir’de gazetecilerle yaptığı toplantıda Hüseyin Cahit’e (Yalçın) şapka konusunda ne düşündüğü sordu. Hüseyin Cahit, şapkaya taraftar olduğu ancak şimdilik böyle bir şeyin imkânsız olduğunu söyledi. Halbuki aynı Hüseyin Cahit, 31 Mart (1909) Olayı sırasında İstanbul’dan kaçarken kamufle olmak için başına şapka geçirmiş, vapur Romanya’ya vardığında ilk iş olarak, şapkayı atıp fesini giymişti.

Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle birlikte devlet memurlarının giyim kuşamlarında devletin denetimi başladı. Şapka ve kıyafet yeniliği ile ilgili ilk görüşler 1924 şubatında Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazdığı bir makalede dile getirildi. Mayıs 1925’te Donanma’da Alman tipi keplerin giyilmesiyle başlayan modernleşme hamlesi Cumhurbaşkanlığı Muhafız Birliği’ne oradan da Kara Kuvvetleri’ne geçti. Daha sonra Müdafaa-yı Milliye Vekâleti, çıkardığı bir emirle aynı tip başlıkların diğer kıtalarda da giyilmesini emretti. 5 Ağustos 1925 tarihinde yayımlanan bir genelge ile bütün devlet memurlarının şapkayı nasıl kullanacakları belli kurallara bağlandı.  


Mareşal üniformasının gücü

Şapka giymenin ordudan başlatılması rastgele bir şey değildi. Mustafa Kemal, II. Mahmut’un yolunu izleyerek halkın üniformaya ve üniformalıya saygısını modernleşmeci projeleri için kullanıyordu. Bu yöntemin doğruluğu 1925 yazında İstanbul sokaklarında panama şapkalı gençlerin görülmeye başlamasıyla anlaşıldı. Mustafa Kemal ilk denemesini Gazi Çiftliği’nde, beyaz bir panama şapka giyerek, traktör üstünde resim çektirerek yapmıştı.

Meclis, 1925 yılında tatile erken girmişti. 23 Ağustos 1925’te Çankırı, İnebolu ve Kastamonu’yu kapsayan bir gezi için yanında Fuat (Bulca), Nuri (Conker), iki yaveri ve bir kâtiple sessiz sedasız ayrılan Mustafa Kemal, dönemin CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan’a Kastamonu’yu seçmesinin nedenini şöyle açıklamıştı: “Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile veya fesli, kalpaklı veya sivil elbise ile görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk önce nasıl görülürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişler, itaatlidirler, munistirler. Adları gericiye çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim.”  


Şapka medeniyettir!

Geziyi izleyenlerin anılarına göre Mustafa Kemal, gri renkte sade bir elbise giymişti. Elinde panama şapkası vardı ama yol boyunca başı açıktı. Kastamonu’ya yaklaşırken eline şapkayı almıştı. 24 ağustosta Kastamonu’daki incelemelerine, üzerinde Mareşal üniformasıyla kışlayı ziyaret ederek başlayan Mustafa Kemal, teftiş sırasında birkaç erin başlığını çıkarttırarak incelemiş, “Fikrimiz, kıyafetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır” diyerek gezinin hedefini açıklamıştı.

Mareşal üniformasının da etkisiyle, durumun hassasiyetini hemencecik kavrayan Vali Kıbrıslı Fatin Bey ile Kastamonu Milletvekilleri Mehmet ve Ali Rıza Beyler başta olmak üzere, bazı memurlar alelacele terzilere haber saldılar ve ertesi gün beyaz renkte kumaştan şapkaya benzeyen başlıklarla Gazi’nin huzuruna çıktılar.  


Redingot, smokin, frak gibi

Mustafa Kemal, 28 ağustos gecesi İnebolu Türk Ocağı’nda “Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir. Milli midir” sorusu ile başladığı ünlü ‘Şapka Nutku’na, halkın “hayır!” sedaları arasında şöyle devam etmişti: “Size iştirak ediyorum. Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. (...) Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli ve milletimiz için layık bir kıyafettir. Onun için iktisa edeceğiz (giyeceğiz). Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine “şapka” denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi...”

Mustafa Kemal, 30 ağustosta yine Kastamonu’da “Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. En doğru yol gerçek medeniyet yoludur” cümleleriyle zihinlerimize kazınmış nutkunu attıktan sonra Ankara’ya dönerken Kalecik’te kendisini Cumhuriyet gazetesinin Başyazarı Yunus Nadi karşıladı. Mustafa Kemal Yunus Nadi’nin başındaki geniş kenarlı fötr şapkayı görünce “Ne güzel şapka! Nereden buldun” demiş, Yunus Nadi de “Hemen hiç giymiş değilim paşam, sizin o nefis panamanızla değiştirmek lütfunda bulunursanız!” diye cevap vermişti.  


Rıfat Efendi’nin fesi nerede?

Heyet 1 eylülde Ankara’ya vardığında Mustafa Kemal’in elinde işte bu şapka vardı. Ama Ankaralıların hepsi ‘Şapka Devrimi’ne ayak uyduramamıştı. Örneğin vaktiyle şapka giydiği için Vakit gazetesi muhabirini hapsettirmeye kalkışan İstiklal Mahkemesi Başkanı ‘Kel’ Ali Bey’in (Çetinkaya) başında şapka değil, kalpak vardı. Aynı şekilde Fevzi (Çakmak) Paşa’nın başında da Milli Mücadele’de giydiği başlık vardı. Mustafa Kemal’in tavrını en çok merak ettiği şahsiyet olan Diyanet İşleri Reisi Rıfat (Börekçi) Efendi ise Falih Rıfkı Atay’ın deyimiyle “mütevazı, temkinli ve vakarlı hali ile sarıklı fesini koltuğunun altına almıştı.” Bu munis tavır Gazi’yi çok sevindirmişti. Hocayı otomobiline aldı. Mustafa Kemal’in başında panama şapkası vardı. Rıfat Hoca’nın başı ise açıktı. Şehre böyle girildi.

2 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulu toplandı ve “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması”, “İlmiye Kisvesi ve Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkında Kararname”ler çıkarıldı. Sonunda nihai adım atıldı ve 15 Kasım 1925’te Konya Milletvekili Refik (Koraltan) Bey ve arkadaşlarının verdiği önerge ile başlayan ateşli tartışmalar 25 kasımda “Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu” ile sonuçlandı.  


Kadın şapkası takanlar

Bu tarihten itibaren halkın şapka ile imtihanı başladı. Durumun nezaketini anlayanlar telaşla başlarına koyacak uygun bir başlık arayışına girdiler. Ancak ülkede henüz yeterli sayıda şapka yoktu. Kimi başına kâğıt şapka, kimi kadın şapkası takmak zorunda kalırken, namaz kılarken düşmeyen kopçalı kasketler yapmak gerekti. Bazıları şapkaları görünmesin diye şemsiye ile gezdi.

İstanbul’da Şapka Kanunu çıkar çıkmaz Haliç Köprüsü’nün iki başı ile anayol kavşaklarına yerleştirilen polisler, fesleri ve feslileri toplamaya başladılar. Hamallar feslerini toplayarak Boğaz’a attılar. Ankara’da Kızılay da fes toplama kampanyasına girişerek topladığı fesleri yoksullara terlik yaptırdı. Fes giymekte ısrar edenler cezalandırıldı ya da hapse atıldı. Hatta pazara gelen köylülerin fesleri kafalarından çekilip alındı.  


Memurlara şapka avansı

Bu zorlayıcı tedbirlerin de etkisiyle tüketim o kadar çok artmıştı ki, dünyaca ünlü fötr şapka imalatçısı İtalyan Borsalina Kardeşlere ait bir gemi dolusu şapka Karaköy Limanı’nda ânında satılmıştı. Eylülün ilk haftalarında çeşitli Avrupalı şapka imalatçıları da İstanbul’a “Şapka seferleri” düzenleyip, fötr, panama, kasket gibi şapka türlerini İstanbul’a getirdiler. Sonunda, fiyatlar çığırından çıktı ve şapkaya ‘narh’ konması gerekti. Hükümet, Bozok (Yozgat) Mebusu Ahmet Hamdi’nin önerisiyle, şapka almakta zorluk çeken memurlara “şapka avansı” adıyla bir yıl vadeli olmak ve ilerde maaşlarından kesilmek üzere borç vermeyi kabul etti. Ardından yerli üretim teşvik edildi. Bugünkü Vakko’nun nüvesini oluşturan Şen Şapka Firması bu teşviklerin sonucu ortaya çıktı.

Ancak herkes böyle ‘uyumlu’ değildi. Başta Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane olmak üzere pek çok yerde, “din elden gidiyor”, “gavur memur istemeyiz”, “şapka istemeyiz” sloganlarıyla gösteriler başladı.Çoğu küçük olaylardı ama 25 Kasım 1925 günü Erzurum’da İskilipli Atıf Hoca adlı din adamının başını çektiği olaylar ancak silah zoruyla bastırıldı. Rize’de İmam Şaban ve Muhtar Yakup Ağa’nın öncülüğündeki bir grubun “Din elden gidiyor” diyerek başlattıkları protesto gösterileri 10 gün sürdü ve köylere kadar sıçradı. Olayları bastırmak üzere görevlendirilen Balkan Savaşları’nın ünlü Hamidiye Zırhlısı, Rize’de isyancıların yığınak yaptığı noktaları iki gün boyunca bombaladı. Bu olayın mirası “Atma Hamidiye atma / Lahana tarlalarını bompoh edeysun / Vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz...” diyen halk türküsü oldu.  


Şapka mı, kelle mi?

Devletin bu tepkilere cevabı sert oldu. 23 Kasım 1925 sabahı Ankara’dan yola çıkan İstiklal Mahkemesi heyeti 1926 şubatına kadar Kayseri, Erzurum, Rize, Giresun ve Ankara’da binlerce kişiyi yargıladı, resmî rakamlara göre 20, gayrı resmî rakamlara göre 78 kişi idam edildi, yüzlerce kişiye 15 yıla kadar uzanan hapis ve kürek cezaları, sürgün cezaları verildi. Tahmin edileceği gibi bu tarihten itibaren şapka giymeye itiraz eden olmadı çünkü sonunda kelleyi kaybetme ihtimali vardı.

Ancak cezalar “gerici ayaklanma çıkarmak”, “Türkiye Devleti’nin şeklini tebdil ve tağyir etmek”, “dini kullanarak halkı isyana teşvik etmek”, “vatana ihanet etmek” gibi gerekçelere bağlandığı için, bugün resmî tarihçiler, “o dönemde kimse şapka giymediği için idam edilmedi” iddiasında bulunabiliyorlar.

Şapka Kanunu’nu da içine alan kanunlar, “Devrim Kanunları” adı altında 1961 Anayasası’nın 153. maddesiyle; “İnkılâp Kanunları’ adı altında 1982 Anayasası’nın 174. maddesiyle koruma altına alındı ve tek tek sayılarak Anayasa hükmü haline getirildi. Yani “Şapka Kanunu” hâlâ yürürlükte. Benden hatırlatması...  


İskilipli Atıf Hoca ve Mehmet Akif

Şapka Kanunu’na yönelik en büyük tepki Erzurum’da yaşandı. Gayrı resmî kaynaklara göre 30 kişinin idamı ile biten olayları İslam Teali Cemiyeti yöneticilerinden İskilipliAtıf Hoca adlı din adamının kışkırttığı iddia edilmişti. Halbuki Hoca o sırada İstanbul’da idi. İttihatçılarla arası iyi olmayan Atıf Hoca, Milli Mücadele’nin başında yazarı olduğu Alemdar gazetesinde Mustafa Kemal hakkındaki yazılar ve Kuva-yı Milliye hareketine katılmaları önlemek için İstanbul’da çıkarılan Dürrizade Fetvası’nda adının yer alması yüzünden Ankara tarafından mimlenmişti. Ama hocanın başını, Şapka Kanunu’ndan 1,5 yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı 32 sayfalık risale ve Süleyman Nazif’le şapka konusunda yürüttüğü polemik yaktı. Risalede Hz. Muhammed’in “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır” hadisine dayanılarak eğer bir kişi severek, isteyerek şapka giyiliyorsa bunun “küfrün kendisi” olduğu fikrine varılıyordu. Atıf Hoca’ya göre, şapka Tanrı tanımayan, dinsizlerin sembolü olduğu için yalnızca Müslüman olmayan Yahudiler ve Mecusiler giymeliydiler. Atıf Hoca’ya göre zina ve hırsızlık suçlarını bile şapkaya oranla daha hafif bir günahtı.

Şapka Kanunu çıktıktan sonra bu risale çeşitli yerlerde çoğaltılıp dağıtıldığı için 7 Aralık 1925’te yakalanıp yargılanıp beraat eden Atıf Hoca, salıverilmedi ve Ankara’ya getirildi.  


Hocam, giyiver gitsin

İskilipli Atıf Hoca, mahkeme heyetini oluşturan Kılıç Ali, Kel Ali ve Necip Ali’den dolayı “Üç Aliler Divanı” diye ünlenen Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Suçlama “Şapka Kanunu’na muhalefet”ti. Her ne kadar risalede yer alan düşünceler Kemalist devrimlere açıkça ters düşüyorsa da, risale kanundan önce yayımlandığı için, “yasaların geriye işlemeyeceği” şeklindeki temel hukuk ilkesinin çiğnendiği ortadaydı. Duruşmalar İstiklal Mahkemeleri’nin ününe layık sertlikte geçti. Rivayete göre son duruşmada hâkimler ellerindeki şapkayı Atıf Hoca’ya göstererek “Hocam, bunu giymekte bir beis yoktur deyiver” demişler, ancak Hoca “hayır” cevabını vererek idam hükmünü imzalamıştı. Atıf Hoca 4 Şubat 1926’da idam edildikten sonra “Şapka Devrimi”ne karşı olanların sembolü haline gelecekti.  


Mürteci Akif’ten Gâvur Akif’e

‘İstiklal Marşı Şairi’ Mehmet Akif Ersoy’un, 1926’da Mısır’a göçmesinin de Şapka Devrimi ile ilgisi olduğu iddia edilir ancak Akif, 1922’den beri kışlarını Mısır’a geçirmektedir. Üstelik Milli Mücadele’nin başında İslamcı unsurları davaya kazanmak için Meclis’e davet edildiği, bu tür bir desteğe ihtiyaç kalmayınca gözden düştüğü anlaşılan Mehmet Akif, Ankara’da “Arap Akif”, “mürteci Akif” diye alaya alınırken, Mısır’da entari giymeyip ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği için “Hıristiyan Âkif”, “Gâvur Âkif” diye anılacaktır.  


Ve diğerleri

1925-1939 arasında Balıkesir, Kastamonu, Bursa, Konya, Samsun gibi illerde yaşayan bazı muhafazakâr gruplar ise o yıllarda önce Fransız denetiminde olan Hatay’a (o sıralar adı Sancak’tı): Hatay’ın 1939’da ‘anavatana dâhil edilmesi’ üzerine Suriye’ye göçtüler ve bir daha geri dönemediler.

Özet Kaynakça: Kamuran Özdemir, “Cumhuriyet Döneminde Şapka Devrimine Tepkiler” Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, 2007, Cevdet Kırpık, “Fes-Şapka Çatışması”, Toplumsal Tarih, S. 162, Haziran 2007, s. 14-21; Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924–1930, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007; Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Milliyet Yayınları, 1998; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Maarif Matbaası, Ankara 1945.

***

Okurdan: Kemalizm konusunda akademik çalışmaları olduğunu belirten okurumuz Aykut Yılmaz’ın “Kemalizm’in doğum hikâyesi” başlıklı yazımla ilgili haklı eleştirilerini (özetle) sizlerle paylaşmak istiyorum: “1- Kemalizm teriminin Türkiye’de kullanımı 1930’dan öncedir. Yakup Kadri’nin ve Falih Rıfkı’nın, konu üzerine 1928’de başlattıkları tartışma sözkonusudur. Bu konuda bir makale hazırladığımdan daha fazla bilgi vermek istemememi lütfen anlayışla karşılayın. 2- Kadrocuların Kemalizm kavramını 1932-35 arası kullanmaktan imtina ettikleri büyük oranda doğru değildir. Şevket Süreyya, Yakup Kadri ve Burhan Belge gibi Kadrocular, 1930’ların ilk yarısında bir ideolojik terim olarak Kemalizm’i sıkça kullanmışlardır. Ancak bunu Kadro dergisinden çok günlük gazete ya da dergilerde gerçekleştirmişlerdir. 3- Atatürk’ün ölümünden sonra önemli aydınların ağzından bir daha Kemalizm lafının çıkmadığı da doğru değildir. Özellikle Hümanizma hareketi çerçevesinde yazılan makalelerde 1946’ya kadar da çokça Kemalizm terimi kullanıldı.”

Aykut Yılmaz’a eleştiri ve katkılarından dolayı teşekkür ederim.

[email protected]

TARAF

YAZIYA YORUM KAT