1. YAZARLAR

  2. Yıldıray Oğur

  3. Âdeta Bir İddianame ve Herkes İçin Adalet
Yıldıray Oğur

Yıldıray Oğur

Yazarın Tüm Yazıları >

Âdeta Bir İddianame ve Herkes İçin Adalet

07 Nisan 2017 Cuma 18:02A+A-

İddianamedeki 19 sanıktan sadece birinin telefonunda bylock bulunmuş. O da jeansbiri twitter hesabının sahibi olan FETÖ’ye bağlı Elazığ’daki kolejde öğretmenlik yapan kişi. Onun diğer sanıklarla hiçbir ilişkisi yok. 18 çalışanı ile birlikte yargılandığı Cumhuriyet’le ilişkisi ise AKP’lilerin silahlandığıyla ilgili attığı tweetin Cumhuriyet’te haber yapılmış olması.

15 Temmuz İddianameleri yazılarına başka bir iddianame nedeniyle kısa bir ara...

Bu kez karşımızda “Cumhuriyet Gazetesi İddianamesi” var. 435 sayfalık iddianame 19 sanık var. Bunlardan 10’u 5 aydır tutuklu, Can Dündar yurt dışında. Sanıklardan 18’i gazeteci ve Cumhuriyet çalışanı. 19. sanıksa çok ilginç;  Jeansbiri hesabıyla bilinen ve daha sonra Elazığ’da FETÖ’nün bir kolejinde öğretmen olduğu ortaya çıkan Ahmet Kemal Aydoğdu.

Bu iddianamede onun ne işi olduğu sorusunu iddianamenin genel mantığı düşünüldüğünde tuhaf bulunmayacak bir soru.

İddianame bir Yunus Nadi alıntısıyla başlıyor:

“07 Mayıs 1924 tarihinde Atatürk'ün talimatı ile yayın hayatına başlayan Cumhuriyet gazetesinin ilk sayısının ilk sayfasında gazetenin kurucusu olan Yunus Nadi, gazetenin amaç ve hedeflerini şöyle belirtiyor: Cumhuriyet sadece Cumhuriyetin daha aleni ve şamil ifadesi ile demokrasinin müdafisidir. Cumhuriyet ve Demokrasi fikir ve esaslarını ihlal eden, yıkan, yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir.”

İstiklal Mahkemeleri, devrim adı altındaki hukuksuzlukları, ardından sırayla bütün darbeleri desteklemiş, 1971’de, 1997’de, 2000’lerin ortasında yöneticileri askerlerle yakın ilişki içinde çalışmış ve bundan beş yıl önce Yunus Nadi çizgisindeki bu yayın çizgisi sebebiyle Ergenekon iddianamelerine “ETÖ”nün (Ergenekon Terör Örgütü) sözcüsü olarak girmiş gazetenin tarihine bu atfın sebebi iddianamedeki iddiaların özeti olan şu cümle:

“Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren âdeta el konulduğu, şüpheli Can Dündar’ın gazetenin başına geçmesi ile birlikte gazetenin, kurucusu Yunus Nadi’nin yukarıda belirtilen amaç ve hedeflerinin dışına çıkarak farklı bir yörüngeye oturduğu belirlenmiştir. Gazete bu dönemde âdeta FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur.”

Dikkatinizi çektiği üzere bu paragrafta iki çok ciddi suçlama var. Bu iki büyük suçlamayı tekrar okuyalım:

“Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren âdeta el konulduğu…”

“Gazete bu dönemde âdeta FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur.”

Bu iki cümledeki ortak kelime de dikkatinizi çekmiştir. Her iki iddianın başındaki kelime yani “âdeta”… İddianamenin 30 sayfasında en ciddi iddiaların karşısında bu kelime karşımıza çıkıyor.

Cumhuriyet gazetesinin son üç yılda çok değiştiği, daha önce operasyonlarına maruz kaldığı FETÖ’cü savcıların ve polislerin 17/25 Aralık 2013’ten sonra seslerini duyurdukları, ‘hendek terörü’ sırasında PKK’nın yalanlarının dolaşıma çıktığı bir mecraya döndüğü üzerine bu sütunda da çok şey yazıldı. (İddianamede savcılar Cumhuriyet’in yayın çizgisine dönük iddialarına delil olarak ODA TV’de çıkan yazılar ve Serbestiyet’te Halil Berktay’ın yazdığı bir yazıdan alıntılar yapmışlar) Muhtemelen bunları yazarken elimizde somut bir kanıt olmadığı için iddialı cümlelerimizin önünde “âdeta” kelimesini de kullanmış olabiliriz.

Ama herhâlde 5 aydır 10 kişiyi tutuklu yargılayabilmek için savcıların elinde “âdeta”dan öte kanıtlar olmalıydı.

Bu kanıtları bulmak için, mesela en çok merak ettiğim Can Dündar’ın darbeden 10 gün önce yurt dışına gitmiş olmasının bir tesadüf olup olmadığını öğrenebilmek için iddianameyi okumaya başladım.

İddianamenin girişinde savcılar ellerindeki kanıtları şöyle saymışlar:

“Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'nın BYLOCK iletişim kayıt ve analiz raporu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nün BYLOCK analiz raporları, HTS kayıtları, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün teftiş raporları, bilirkişi raporları, MASAK raporları, açık kaynak tespit tutanakları, arama, yakalama, el koyma tutanakları, şüpheli ve tanık beyanları, Cumhuriyet gazetesi nüshaları, şüphelilere ait köşe yazıları, gazete içeriğindeki haberlere ait internet çıktıları, şüphelilere ait adli sicil kayıtları, nüfus kayıt örnekleri ve tüm soruşturma evrakı...”

Gazete haberlerini zaten biliyoruz. Çoğu 2 ve 1 yıllık haberler için herhâlde zamanında suç vardıysa basın savcılıkları soruşturma açmışlardır (Bunların bir kısmında beraat çıktığı haberleri var)

İki temel iddia hakkında bilmediğimiz kanıtlar için geriye Bylock analiz raporları ve Vakıflar Genel Müdürlüğü bilirkişi ve MASAK raporları kalıyor.

İlkini sona bırakalım.

Önce Cumhuriyet gazetesine FETÖ’nün el koyduğu iddiasının kanıtları.

Bu iddianın temeli 2 Nisan 2013’te Cumhuriyet Vakfı’nda yapılan seçimle İlhan Selçuk’tan sonra vakfı idare eden eski yönetimin yerine şimdi neredeyse tamamı hapiste olan yeni yönetimin seçilmesi. Bu iddianın tanıkları vakfın eski yöneticileri; İnan Kıraç ve Alev Coşkun. Peki ne olmuş bu seçimde? İddianameden okuyacağız yine:

“Tanık İnan Kıraç'ın beyanında, seçimin yapılacağı günlerde Fransa'da bulunması gerektiğini yönetim kurulu başkanı Orhan Erinç'e bildirdiğini ve toplantının 1 hafta ertelenerek Türkiye'ye döndüğünde yapılmasını istediğini ancak M. Orhan Erinç'in o dönemde tutuklu olan Mustafa Balbay'ın da toplantıya katılamayacağını, vekaleten oy göndereceğini, kendisinin de bu yolla oyunu gönderebileceğini söylemesine rağmen 02/04/2013 günü yapılan toplantıda zarf içinde gönderilen oyunu geçerli saymadığını, bu durumun seçim sonucunu etkileyerek Aydın Aybay'ın yerine yönetim kuruluna Önder Çelik'in seçilmesine neden olduğunu, bu sürecin sonunda 90 yıllık Cumhuriyet gazetesi çizgisinin tamamen kaybolduğu…”

Olay bu. Ancak Vakıflar’a yapılacak usulsüzlük itirazına konu olabilecek vakıf içi bir hizip kavgası. İddianamede yer alan 17 tanıktan 14’ü gazetenin bu politika değişikliğinden sonra ayrılan yönetici ve çalışanları olduğuna göre epey sert bir kavga. Ama onların tanıklıklarında da gazetenin yayın çizgisinin değiştiği dışında somut bir bilgi yok.

Belki bu somut, para akışını gösteren kanıtlar MASAK raporlarındadır diyerek onları okuyoruz.

Cumhuriyeti çıkaran Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. unvanlı firmanın hesabına, Feza Gazetecilik’ten 30.09.2011 ve 20.03.2015 tarihinde toplam 29.500,00 TL para gönderilmiş.

Cumhuriyet’i çıkaran Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. unvanlı firmadan 2014-2016 yılları arasında 3 işlemle Cihan Haber Ajansı’na toplam 51.193,67 TL para gitmiş. Yine aynı firmadan 2014-2016 yılları arasında 8 işlemle toplam 41.490,85 TL gönderilmiş. Cumhuriyet 4.300 TL Kozan Holding’e, 1.000 TL de İpek Üniversitesine göndermiş. Yani günün sonunda Cumhuriyet’in FETÖ şirketlerine para akıttığını söyleyebilirmiş savcı ama herhalde bu trafiğin ajans ücreti ve baskı maliyetleri yüzünden olabileceğini düşünerek bunları kanıt olarak şüpheliler hakkındaki suçlamalara koymamış. O yüzden bütün sanıklarla ilgili suçlamaların altında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün raporlarında Cumhuriyet Vakfı’nda tespit edilen iki usulsüzlük konmuş. Ama ancak bir iş makinesinin konusu olabilecek mali usulsüzlüklerle davanın ana iddiasının ilgisinin ne olduğunu anlamak mümkün görünmüyor. Yine de iddianameden bir okuyun:

“Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 08/03/2017 tarihli yukarıda da açıklanan teftiş kurulu raporu uyarınca 04/06/2015 tarihli vakıf yönetim kurulu kararına rağmen vakıf yönetim kurulu kararı alınmadan vakıftan borca batık şirkete karşılıksız olarak borç verilmesi işleminde ve vakıf kaynaklarının bedelsiz olarak kullandırıldı...”

“Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 08/03/2017 tarihli yukarıda da açıklanan teftiş kurulu raporu uyarınca vakfın İstanbul Şişli'de bulunan taşınmazının 2.400.000 TL bedel üzerinden 17/12/2015 tarihinde satıldığı, detayları bilirkişi raporunda belirtildiği şekilde vakfın bu satış dolayısıyla en az 100.000 TL en çok 933.333 TL zararının oluştuğu…”

Peki doğrudan kişilere para akıtmış olabilir mi FETÖ? Bakalım. Önce Can Dündar. Gazetelerde epeyce haber olmuş, evini fahiş fiyata MİT tırlarını durduran generalin avukatının ortağının aldığı iddiası için şöyle yazılmış iddianamede:

“Açık kaynaklardan yapılan araştırmada Can DÜNDAR’ın Ankara Karakusunlar Mahallesinde bulunan villasını; kamuoyunda MİT TIRLARI olarak bilinen soruşturmada tutuklanan Tuğgeneral H.C.’nin avukatlığını yapan S.A.'nın ortağı avukat B.M.Y.’a sattığı yönde bilgiler rastlanıldığı, ancak Can DÜNDAR'ın verilerinde söz konusu satış işlemine rastlanılmamıştır.”
En ilginç tespitler Vakıf Başkanı avukat Akın Atalay’la ilgili. 

“8.03.2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500,00 TL tutarında EFT gönderdiği H.A. isimli şahıs hakkında MASAK veri tabanında yapılan araştırma neticesinde; Şahsın oğlu olan A.K., MASAK Başkanlığı tarafından ... Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosuna gönderilen... sayılı Analiz Raporunda, yurt dışındaki ATM'lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale, EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Ş.A.'ya ait olan... Uluslararası İş Geliş ve Eğitim Dan. Tan. Tic. Ltd. Şti.'nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”

Aynen böyle. Yani özetlersek “Akın Atalay, 6 yıl önce birine 2.500 TL göndermiş. Bu kişinin oğlunun iş yaptığı birinin şirketi sakıncalı bir şirketmiş…”

Son olarak Aydın Engin’le ilgili rapora da bakıp Bylock bölümüne geçelim:

“T.K. isimli şahıs 23.07.2012 tarihinde Aydın ENGİN’in hesabına toplam 821,00 TL havale gönderdiği belirlenmiş, yapılan havale işleminin detaylı dökümü aşağıda gösterilmiştir. T.K. isimli şahsın açıktan hırsızlık olayına şüpheli olarak karıştığı, Tem WEB kayıtlarında ise Sol örgütlerden kaydı bulunan U.Ö. isimli şahıs ile HTS kaydı bulunduğu tespit edilmiştir…”

Diğer pek çok sanık hakkında böyle bir tespit dahi yok. Zaten bu ‘mali tespitleri’ de savcılar sanıklar hakkındaki suçlamalar içine koymamışlar haklı olarak.

O zaman geriye kaldı Bylock irtibat raporları. Raporun adı: “İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan 25/03/2017 tarihli analiz raporu.”

İddianamedeki 19 sanıktan sadece birinin telefonunda bylock bulunmuş. O da jeansbiri twitter hesabının sahibi olan FETÖ’ye bağlı Elazığ’daki kolejde öğretmenlik yapan kişi. Onun diğer sanıklarla hiçbir ilişkisi yok. 18 çalışanı ile birlikte yargılandığı Cumhuriyet’le ilişkisi ise AKP’lilerin silahlandığıyla ilgili attığı tweetin Cumhuriyet’te haber yapılmış olması.

Gelelim Bylock irtibatları meselesine. Burada sanıkların telefonuyla Bylocklu telefonlar arasında tespit edilen “irtibat”ın nasıl olduğunu iddianameden anlayamıyoruz. Bu bir telefon konuşması mı? Bir SMS mi? Yoksa sosyal medyadaki bir irtibat mı? (like, RT vb) Hiçbir ayrıntı, bilgi yok.

Ama daha tuhafı pek çok sanık açısından bu irtibatların ne zaman olduğunu da bilmiyoruz. Pek çok sanık diyoruz, çünkü bunun istisnaları var, o daha da meseleyi karıştırıyor.

Örneğin iddianameye göre;

“Şüpheli Aydın ENGİN’in adına kayıtlı ....... 96 56 no.lu hattın, FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜN İSRAİL İMAMI HARUN TOKAK’ın kullanımında bulunan ......4417 no.lu hattı ile (29/06/2008 tarihinde) irtibatı” var. Muhakkak tarihe dikkat ettiniz. Evet, 2008 yılından bahsediyor. FETÖ’nün cemaat, Harun Tokak’ın elinden ödüller almamış kalmayan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı ve Bylockun ise henüz keşfedilmediği zamanlardan…

Yine şüphelilerden Mehmet Orhan Erinç’le,  Halit Esendir arasındaki telefon irtibatlarının tarihleri de şöyle;  30/04/2010, 03/05/2010, 27/05/2010, 27/09/2010, 08/06/2010 ve 17/04/2013.

Eski Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Basın Konseyi üyesi Orhan Erinç’le, 2007’de cemaatin öncülüğünde Basın Konseyi’ne karşı hükümete yakın medyanın kurduğu Medya Etik Konseyi’nin başkanı Halit Esendir arasında yine henüz çamlar bardak olmamışken ve Bylock diye bir şey yokken telefon irtibatı. (İstenirse benzer telefon irtibatları bulunabilecek insanlar için https://www.youtube.com/watch?v=sxg-wdGbk5M )

Yine Bylocklularla konuştuğu tarihler verilmiş şanslı sanıklardan Can Dündar’ın 2007, 2008, 2009, 2010 yıllarında ve 02/04/2014, 03/04/2014 tarihlerinde Önder Aytaç’la, 11/02/2015, 03/03/2015, 10/03/2015, 30/05/2015, 17/07/2015 ve 24/07/2015 tarihlerinde Ekrem Dumanlı’yla telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiş.

Bu tarihlerden Bylocklu telefonlarla irtibat raporunda bakılan tarih aralığının 2007’lere kadar uzandığını öğreniyoruz. Henüz Bylock’un dahi olmadığı zamanlara. Anlaşılan yapılan Bylock çıkan telefon numaralarıyla, sanıkların telefon numaralarını birlikte aratıp, çıkan bütün temasları rapora koymak olmuş. 17/25 Aralık 2013 sonrası gibi bir kritere de bakılmamış.

Böyle yapılırsa örneğin 2013’ün Kasım ayında hastalığı için doğrudan Fetullah Gülen’i (herhalde o telefonda da Bylock vardır) arayıp geçmiş olsun diyenlerle de aynı irtibatlar bulunabilir.

http://www.radikal.com.tr/turkiye/fethullah-gulenden-iki-tesekkur-ilani-1157061/

Ayrıca 17/25 Aralık 2013’ten sonraki bir tarihte Bylocklu bir numarayla telefon irtibatının olması neyi açıklayabilir. Birisi size aramış, mesaj atmış ya da irtibattan kastedilen neyse onu yapmış olabilir. Telefonunda Bylock olan biriyle telefonda da konuşmuş olabilirsiniz. 15 Temmuz 2016’dan sonra herkesin ne olduğunu öğrendiği Bylocuklu bir telefonla konuştuğunu kim nereden bilebilir? Nitekim 15 Temmuz darbe girişimine kadar pek çok siyasetçi, bürokrat ve gazeteci telefonunda Bylock çıkan darbeci generallerle, yaverlerle, polislerle, savcılarla konuştu. Telefonunda Bylock olduğu darbeden aylar sonra ortaya çıkan meşhur Kaymakam’la örneğin? Bu, bunu yapanlar hakkında bize ne diyebilir?

Sanıkların 2007’den beri, daha sonra telefonunda Bylock çıkacaklarla tüm telefon irtibatlarının dökümü olduğu düşünüldüğünde şu sayılar muhtemel Türkiye ortalamasının (medya ortalamasının muhakkak) altında bile sayılabilir:

Can Dündar 10, Akın Atalay 5,  Orhan Erinç 3, Bülent Utku 7, Murat Sabuncu 8, Güray Öz 1, Önder Çelik 3, Turhan Günay 4, Musa Kart 2, Hakan Karasinir 2, Mustafa Kemal Güngör 4, Aydın Engin 13, Hikmet Çetinkaya 3, Bülent Yener 3, Günseli Özaltay 6, Ahmet Kemal Aydoğdu (jeansbiri) 52, Ahmet Şık 0, Kadri Gürsel 92.

En dikkat çekici olan Kadri Gürsel’in sayısı. Bu 92 irtibatın ne olduğuyla ilgili döküme baktığınızda hiçbirinin tarihi olmadığı gibi o mu aramış, onu mu aramışlar, konuşmuş mu, SMS mi gelmiş yoksa sosyal medyada bir irtibat mı da belirsiz.

Bazılarının meslekleri verilmiş. Abdülhamit Bilici, birkaç emniyet müdürü dışında çoğunluk Rize’de, Trabzon’da, Sivas’ta öğretmenler, Adana Ceyhan’da emekli müezzin, Kocaeli’de belediye işçisi, Karaman’da bir öğretmen, Tokat’ta bir komiser, Çanakkale’de Ulaştırma Bakanlığı memuru gibi isimler.

Kadri Gürsel’in iddianamedeki bu iddiaya cevabını aktaralım:

“Bu dayanaksız iddiaya karşı acil yanıt verme hakkı talep ediyorum. Bu verilere nasıl ulaşıldığına ilişkin bazı tahminlerim var. 2014 baharında olsa gerek, FETÖ’ye ilk tutuklama dalgası başladığında Fetullahçı olduğunu sandığım insanlardan yüzlerce SMS gelmişti. Polisteki tutuklanma dalgasına karşı medyayı harekete geçirmek için SMS atıyorlardı. Ben televizyonda program yapan aktif bir gazeteci olduğum için bana bu maksatla atılan kısa mesajlar irtibat olarak görülmüş olabilir. Ama ben onlarla asla irtibata geçmedim. Cevap bile vermedim. Değişik meslek ve yörelerden bu kadar çok insanla benim irtibatlı olmam hayatın doğal akışına da aykırıdır. İkinci bir ihtimal ise tutuklandığım sırada sayıları 350 bini bulan Twitter takipçilerim arasında olduğunu sandığım ByLock’çuların tweet’lerimi retweet etmiş olanlar olabilir. Bu irtibat olarak gösterilmiş olabilir. Benim yargıya çağrım şudur: Kamuoyunu yanıltmak yerine, bu hatlar ile isnat edilen irtibatın niteliğini açıklamalarıdır. Telefon mu ettiler, SMS mi attılar, retweet mi yaptılar? Ben onları aradım mı?..”

Daha fazla uzatmayalım.

(Bu arada iddianamede Can Dündar’ın darbeden 10 gün önce yurt dışına gitmesinin bir tesadüf olup olmadığı sorusuyla da ilgilenmemiş savcılar)

Herhalde bu delillerle pek çoğu 60’ın üstünde olan bu insanların 5 aydır tutuklu yargılanmasının nasıl büyük büyük bir adaletsiz olduğu anlaşılmıştır. Bunu söylemek için Kadri Gürsel (yazıyı yazarken beni Twitter’da bloklamış olduğunu keşfettim) ya da Cumhuriyet fanı olmanıza gerek yok.

Yıllarca FETÖ henüz ‘cemaat’ken onunla mücadele etmiş laik-Kemalist gazetecileri, ‘İmamın Ordusu’ diye bir kitap yazdığı için tutuklanmış Ahmet Şık’ı, 80’lerden beri Fetullah Gülen aleyhine yazan Hikmet Çetinkaya’yı bu davadan yargılamak yetmezmiş gibi, bunu ‘cemaat’te çok uzun yıllar yöneticilik yapmış, daha sonra yollarını ayırmış Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce’nin tanık olduğu bir iddianameyle yapmak sahiden mizah olabilir. Bu soruşturmayı ilk önce  bir FETÖ soruşturmasında sanık olan bir savcıya vermiş olmak ise kara mizah.

Ve maalesef bu mizah hiç komik değil. Ve beş aydır sadece 15 Temmuz darbesine ve FETÖ’ye karşı yüzde yüz haklılık zemininin içeride ve dışarıda erimesine hizmet ediyor.

En sevmediğimiz insanlar için bile adaleti savunmanın hepimizin birinci vazifesi olduğu faslına hiç gelemedik bile...

Kaynak: Serbestiyet

YAZIYA YORUM KAT