Yoksulların Küçük Hikayelerini Unutmamak

31.08.2007 19:07

Abdullah Sayar

Uydudan yayın yapan Hayat TV’yi izleyeniniz var mı?

Hayat TV sol dünya görüşüne sahip bir örgütün desteklediği bir televizyon. Henüz test yayını yapıyor. Şimdilik genelde müzik var yayında. Lakin, düzenli yayına başladığında alıştığımız diğer televizyonlardan oldukça farklı bir kanal olacağının sinyallerini veriyor bu televizyon. Bazı önemli ve anlamlı programlar yayınlanıyor Hayat TV’de.

Neler mi işleniyor bu programlarda? Halkın sorunları diyebiliriz tek kelime ile. Daha net bir ifade ile ezilen büyük çoğunluğun hikayeleri… Sağlıkta dönüşüm projesi örneğin… Yahut da memurların maaş sorunu, sağlık sektörünün özel kesime devredilmesi, kentsel dönüşüm projeleri, gecekondularda yaşayanların sorunları, özelleştirme, Tuzla Tersanesi’ndeki işçilerin yaşam savaşı, ÖSS mağdurları, zorunlu göçle köyleri yakılan Kürtler, otuz yıldır süren iç savaş ve ayrımcılık…

Halkın, bizlerin birebir yaşadığı sıkıntı ve sorunlara değiniyor hasılı bu programlar. Zaman zaman uzman ve akademisyenlerin de görüş beyan ettiği bu kaliteli belgesel ve haber programlarında sorunlar sıkıntıları yaşayan mazlumlarla birebir özdeşim yapan bir perspektif ile işleniyor. Kah Hakkari’den zorunlu göçe tabi tutulmuş on çocuklu bir Kürt anasının Diyarbakır’ın Bağlar semtinde çektiği acıları anlattığını dinliyorsunuz ağdalı Kürtçe’si ile; kah da Tuzla’daki Ahmet isimli bir işçinin ağzından yaşam kavgasını…

Halkın Gerçek Gündemi

Gerçekten içerisinde yaşadığımız toplumsal düzen devasa eşitsizlikler ve ayrımcılıklar barındırıyor. Kökleşmiş, kronikleşmiş, kanserleşmiş bir eşitsizlik olgusu kol geziyor gözlerimizin önünde. Ekonomiden siyasete, kültürden eğitime hayatın her kompartımanında parça parça edilmiş bir sosyal tabloyla yüz yüzeyiz.

Türk’ün Ermeni’yi, Ermeni’nin Çingene’yi sevmediği; Çingene’nin Arnavut’tan ürktüğü, Arnavut’un Kürt’ü dışladığı, Kürt’ün Laz’a kuşku ile baktığı bir ülke... Otuz yıldır süren iç savaşın toplumsal yapıdaki travma boyutundaki etkileri görmezden gelinebilir mi?

Yada ekonomik çelişkilerin her yeri kaplamadığını söylemek mümkün mü? Ortaköy ile Esenler’in yada Akmerkez ile Çarşamba Pazarı’nın ayni şehrin çocukları olduğunu söylemek kabil-i imkan mı? Üstelik içerisinde yaşadığımız eşitsizlikler öyle derin bir uçurum oluşturuyor ki trajik görüntüler görmek mümkün: Sarıyer sırtlarında milyon dolarlarla borsada oynayanların villaları gariban gece konuları ile yan yana. İki komşuyu dikenli teller, bekçi köpekleri ve güvenlik kameraları ayırıyor sadece… Ortaköy’deki gariban simitçi Laila’dan çıkanlarla yan yana... Atakule de Ankara’da; Sincan’ın garibanları da…

Ya memurların, emeklilerin, dul ve yetimlerin toplumsal bölüşümden adil bir pay aldığını söylemek mümkün mü? İşsizlik büyüyor ama gündemi bu tür “süfli” konular hiç de teşkil etmiyor. AKP’nin iktidarda olduğu son beş yılda Koç’un serveti sekiz kat büyümüş tamı tamına. Sekiz kat! Son toplu görüşmelerde memurlara reva görülen ücret artışı ise % 2. Ne adalet ama!

Kriz dönemlerinde en azından şu denilebiliyordu: “Memurlar ve dar gelirliler fedakarlık yapmalı! Ülkemiz zor günlerden geçiyor.” Vatan- millet için fedakarlık yapmaya hazırdı zaten gariban çoğunluk. Peki şimdi? Milli gelirin iki-üç katına çıktığı söylenen bir ülkede niye uçurumlar derinleşiyor, ufukta adalet gözükmüyor, açlar doymuyor? Fakir fukara garip gureba ne halde bilen var mı? Sistem devasa ölçülerde garip gureba üretip durmuyor mu gün be gün?

Küçük Hikayeleri Hatırlamak

Muhtıra, cumhurbaşkanlığı seçim süreci, “demokratikleşme” dönüşümleri, genel seçimler, Kuzey Irak gerilimi… Son dönemde büyük hikayeler çokça meşgul etti gündemlerimizi.

Önemsiz miydi tüm bunlar? Aksine, gayet önemliydiler. Aslında siyasal arenadaki bu çelişkiler ve zulümler halka yokluğu ve yoksunluğu reva görenlerin gerçek yüzünü ifşa etmekteydi.

Ama büyük hikayelerin ayartıcı atmosferine kapılanlar bazen halkın gündelik sorunlarını unutuverebiliyor. Bir zamanlar Refah Partisi’nin yükselişinin nedeni varoş semtleri iken; bugün “herkesimden oy almak” ile övünüyor AKP örneğin. Müslümanların adları; ezilen işçiler, memurlar, gecekondulular ile değil “merkez sınıflar” ile anılıyor. AKP’nin merkeze oturma stratejisine uygun olan bu yeni toplumsal dönüşüm bir zihniyet değişimini de dayatıyor; “İslamcı” hareketi ve kendine müslümanım diyenleri de kuşatıyor. Çankaya yollarını konuşmaktan Gaziosmanpaşa’nın, Sarıgazi’nin, Arnavutköy’ün, Balat’ın, Esenler’in yollarını konuşmayı unutuyoruz.

Şimdi tam da küçük hikayeleri yeniden hatırlama zamanı: Zira bizim inancımız; küçük hikayelerle de büyük dönüşümler kadar ilgilenir. Üst yapıyı değiştirmeyi bir devrimci hedef olarak koyan dinimiz; alt yapıyı yani toplumun ve bireylerin özünde olanı değiştirmeyi de bir bütün olarak düşünür. Velev ki ülkemizde İslami bir yönetim hakim olsa bile “Bağdat’ta kurdun kaptığı kuzudan” kendimizi sorumlu gören bir inancın sahipleriyiz bizler. Bizim İslami toplum idealimiz kendini devasa geçit törenleri, şaşaalı kutlamalar, çiçekli taklar, marşlar, flamalar, bayraklar değil bir yetimin yüzündeki tebessümle, “kıtlık gününde açların doyurup”, “merhameti tavsiye edenlerden olmak” ile ifade eder kendini. Bu yüzden Ramazan gibi, Kurban gibi bizim bayramlarımız geçit törenleri ile değil yakınların ziyareti ve yoksulların gözetilmesi ile müsemmadır. Sevinç günü olan bayramda sevinemeyen mazlum toplumsal sınıfları hatırlatır bize namazlarımız.

İllaki büyük hikayelerden yüz çevirip halkın ve toplumsal kesimlerin anlatılarına mı kulak kesilmeliyiz? Hayır! Bu ikisi birbirinin antitezi değildir. Ama siyasal arenadaki inkılapçı duruşumuz da ezilen geniş kesimlerin/ müstezafların sesi olduğumuz sürece anlamlıdır. Siyasal arenadaki zulümlere ve haksızlıklara karşı çıkmamız, darbeci tehditler karşısında halkın özgürleşmek isteyen sesine kulak vermemiz; üç kuruş maaşa yaşam kavgası veren çalışanın sesini duymamıza engel değildir. Aksine bu ikisini mücadelemizin mütemmim iki cüzüdür.

Bizler horlanan, katledilen, köleleştirilen, aç bırakılan, işkence görenlerin hareketiyiz. Sosyolojinin çevre ve merkez analizinin oldukça daraltıcı olduğunu düşünsem de bir şablon olarak anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bizler çevrenin hareketiyiz; dışlanan ve horlananların sesiyiz, “Rabbimiz katından bize bir yardımcı gönder diye ağlaşan müstezafların” beklediğiyiz...

Sözümüzü Başkalarına Kaptırmayalım

Bu halkın gerçek sorunları ve gündelik sıkıntılarını unutursak sağ yada sol, başka dünya görüşleri kuşatacaktır halkları. Sözümüz ve tabanımız başkalarının sesleri olacaktır. Kendini İslam’a nispet eden müstezaflar İslami Hareketten umutlarını kestikleri gibi müstezaf “ümmiler” de bizden ve mesajımızdan yüz çevirecektir.

Bir kulağımızın bu halkın sorunlarına ayarlanmış olması gerek. Bunun nedeni biz böyle yapmaz isek halkı başka ideolojilerin kuşatacağından değil yalnızca. Ayni zamanda bizim inancımız “müstezaflar uğrunda mücahede vermeyi” iman düsturu saydığından böyle. Yeryüzünün ezilenlerinin hikayeleri hayatımızı kuşatmalı, sözlerimiz “yoksulu doyurmak, yetimi korumak, kadına ayrımcılığa karşı çıkmak” ile başlamalı. Zira kitabımızın ilk suresi Alak bununla başlar. Müstezafların sesi olmanın bizim için bir iman meselesini olduğunu anlayamadık isek ilk inen surelerden Alak Suresi bile daha boğazımızdan inip kalbimize işlememiş demektir.

Roma’nın dev sütunlarını, imparatorlukların büyük hikayelerini değil Ashab-ı Uhdud’un mazlum hikayesini ve sembolik direnişini önder edinenleriz biz… Bizim dinimiz Mekke Oligarşisi’ni kınamak ve onun zulüm düzenine tavır almak ile yetimi korumak, kız çocuklarının katledilmesine karşı çıkmak, yakınlara bakmak, merhameti tavsiye edenlerden olmayı yan yana anar hep. Egemenlerin meclisini (Nadiyesini) kınayan ayetlerin hemen ardından “yoksulu doyurmak”, “hayasızlığı yaymak”, “kaş köz işareti yaparak başkaları ile alay etmek”, “böbürlenmek”, “mal ve oğulları var diye övünmek” gibi bireysel görülen ahlaki sorunlar iç içe gündemleştirilir.

Akabeyi Göğüsleyebilmek

“Fakat insan göğüs vermiyor o sarp yokuşa!  Bilir misin nedir o sarp yokuş? Esir edilmiş bir kulu boyunduruktan kurtarmaktır. Yahut bir kulu o yokluk ve perişanlık gününde doyurmaktır o. Yakınlığı olan bir yetimi yahut da hiçbir şeyi olmayan bir yoksulu kurtarmak! Sonra inanlardan olmak ve birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden; birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden olmak... İşte bunlardır dürüstlüğe ve erdemliliğe ermiş olanlar.” (Beled Suresi/ 11-18)

Bunlar Allah’ın ayetleri… Bizi kuru sosyalist ideolojilerden ayrıdan şey de burası: Bir insanı öldürmek tüm insanlığı katletmektir hidayet rehberimize göre. Bir kulu doyurmak tüm kainatı doyurmaktır bize göre. Bir kula işkence etmek tüm insanlık onurunu ayaklar altına almaktır. Bir gerçeği örtmek tüm şahitlikleri inkar etmektir…

Bizi büyük hikayelerin göz boyacılığına, büyük anlatıların efsunlu gücüne, üst yapının ayartıcı ve tağileştirici albenisine kapılmaktan koruyacak sabır ve merhamet yolu da budur…

Elektronik Posta: abdullah_sayar@yahoo.com

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim