Yeni anayasa ve Kürt sorunu

03.07.2011 20:10

Ergun Özbudun

Bundan önceki yazımda (Star, Açık Görüş, 19 Haziran 2011, “Yeni Anayasa için Yol Haritası”) yeni anayasa çalışmalarının yumuşak karnının, ya da düğüm noktasının Kürt sorunu olduğuna işaret etmiştim.

Gerçekten, din ve vicdan hürriyetinin sınırları, asker-sivil ilişkileri, parti yasakları, insan hakları standartlarının yükseltilmesi, YÖK gibi ihtilâflı olabilecek konularda oldukça geniş kapsamlı bir oydaşmanın sağlanması çok güç görünmemektedir. Buna karşılık, Kürt sorununda üç temel aktör olan AKP, CHP ve BDP’nin güçlü bir uzlaşma zihniyeti sergilemeleri, bir anlamda kendi kapasitelerini zorlamaları ve aşmaları şarttır. MHP’yi bu aktörler arasında saymamamın nedeni, bu partinin diğer konularda yapabileceği katkının küçümsenmemesi gerektiğine inanmama rağmen, Kürt sorunundaki katı milliyetçi ve merkeziyetçi tutumundan taviz vermeyeceğini düşünmemdir.

Ayrıca, bu partinin anayasa çalışmalarına katılıp katılmayacağına karar verebilmek için, ilkin AKP’nin anayasa tasavvurunu öğrenmek istemesi, cesaret kırıcıdır. 2007 sivil anayasa girişiminde ve 2010 anayasa değişikliğinde muhalefet partileri (CHP ve MHP) bunun tam tersi bir tutum sergilemişler ve AKP’nin kendi anayasal tercihlerini dayatmak istediğini, partiler arası görüşmeleri sadece bir göstermelik olarak önerdiğini ileri sürmüşlerdir. Bu tutum, o zaman da haklı gerekçelere dayanmıyordu. Şimdi ise, eğer yeni anayasanın gerçekten bir müzakere ve uzlaşma sürecinin sonucu olması isteniyorsa, AKP’nin daha baştan belli bir taslakla ortaya çıkmamasını eleştirmek değil, olumlu karşılamak gerekir.

Kürt sorununda kilit konumdaki üç aktörden AKP’den başlayacak olursak, elbette bu partinin anayasa değişikliliği yetersayısına yakın bir çoğunluğa sahip olması ve seçimlerde aldığı yüzde 50 oy, ona özel bir sorumluluk yüklemektedir. Bu partinin bundan önceki dönemde Kürt sorununa ilişkin olarak gerçekleştirdiği reformlar, özellikle TRT Şeş’in kurulması ve seçim kampanyalarında anadilin kullanılması yasağının kaldırılması, yeterli olmamakla beraber, önemli adımlardır. AKP hükümetinin 2009 Ağustosu’nda, muhtemelen bu reform sürecini hızlandırmak ve kapsamını genişletmek amacıyla başlattığı Kürt açılımının veya demokratik açılımın sekteye uğramasında, CHP ve MHP’nin şiddetli muhalefetinin büyük payı olduğu da inkar edilemez. Öte yandan, belki bu açılımın sonuçsuz kalmasının yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle, belki seçimlere ilişkin taktiksel hesaplarla, seçim kampanyasında daha milliyetçi bir söylemin benimsenmesi, özellikle Öcalan’ın idam edilip edilmemesiyle ilgili çok gereksiz tartışma, açılımdan olumlu sonuç bekleyen Kürt vatandaşlarımızda hayal kırıklığı ve tereddüt uyandırmıştır.

Dolayısıyla, önümüzdeki süreçte AKP’ye düşen görev, tabir caizse, yeni bir beyaz sayfa açmak ve soruna tamamen uzlaşmacı ve pragmatik bir zihniyetle yaklaşmaktır. Çözümün gerçekten kalıcı olabilmesi, onun, hem Türk nüfusun, hem Kürt nüfusun büyük çoğunluğunun içlerine sindirebilecekleri bir çözüm olmasına bağlıdır.

Bu bağlamda bizce AKP, Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmezliğini peşinen bir kırmızı çizgi olarak ilan etmemelidir. Özellikle, ikinci maddenin atıfta bulunduğu Başlangıç Bölümü’nde; Kürt vatandaşlarımızın önemli bir bölümünün içlerine sindiremeyecekleri çok güçlü Türk milliyetçiliği vurgularının bulunduğu herkesçe bilinmektedir. Üçüncü maddede devletin “resmî dili” deyimi yerine, “devletin dili” deyiminin kullanılmış olması, gene hemen hemen herkesin ittifak ettiği gibi, hukuken de, siyaseten de yanlış bir ifadedir. Dolayısıyla, bu maddeler üzerinde de önyargısız ve rasyonel bir tartışma cereyan edebilmelidir. Oy kullanan seçmen kitlesinin yüzde 95.5’ini temsil eden bir meclisin, kendini beş darbeci generalin iradesiyle bağlı hissetmesi, o iradeye âdetâ bir kutsiyet izafe etmesi için hiçbir sebep yoktur.

Kürt sorununun çözümünü zorlaştıran faktörlerin, kısmen sorunun özüne ilişkin, ama kısmen de psikolojik olduğu kuşkusuzdur. Bu ikincisi ile kastettiğim, karşılıklı güvensizlik sorunudur. AKP’nin de içinde olduğu ılımlı reformcu siyasal güçler, BDP’nin maksimalist taleplerinin kabulü halinde, Güneydoğu’da

“demokratik özerlik” adı altında gerçekte otoriter bir tek-parti hâkimiyeti kurulacağından ve bir çeşit “devlet içinde devlet” oluşacağından, haklı olarak endişe etmektedir. BDP/PKK cephesi ise, ılımlı reformlar gerçekleştirilebildiği ve Kürt nüfusun çoğunluğu bundan tatmin olduğu takdirde, kendilerinin siyaseten “tasfiye” edilecekleri endişelerini hissetmekte ve bunu sık sık dile getirmektedirler.

Güven arttırıcı önlemler

Bu karşılıklı güven bunalımını aşmanın ve anayasa müzakerelerini daha pragmatik ve uzlaşmacı bir yörüngeye oturtmanın bir yolu, daha önceki bir yazımda (“Yeni bir Anayasaya Doğru Güven Arttırıcı Önlemler,” Star, Açık Görüş, 7 Kasım 2010) “güven arttırıcı önlemler” olarak adlandırdığım bazı değişikliklerin gerçekleştirilmesi olabilir. Gerçekten bir bölümü TCK’da, bir bölümü Terörle Mücadele Kanunu’nda yer alan birçok suçlar, çıkarılacak bir kanunla daha liberal ve sınırlayıcı şekilde tanımlanabilir. Bunlar arasında, suçu ve suçluyu övme, kanunlara uymamaya tahrik, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek, örgütün veya amacının propagandasını yapmak gibi, hayli muğlak ve yoruma açık suçlar sayılabilir. Bu hükümler, özellikle yargı organı tarafından aşırı bir katılıkla uygulandıkları takdirde, meselâ KCK dâvasında da görüldüğü gibi, yapıcı bir müzakere ortamını güçleştiren güvensizlik duygusunu şiddetlendirmektedir. Bu konuda yapılabilecek kanunî bir iyileştirme, muhtemelen KCK dâvasında geniş çaplı tahliyelere veya beraatlara yol açacaktır.

Başka bir güven arttırıcı önlem, Siyasi Partiler

Kanunu’ndaki, özellikle etnik partilere yönelik çağdışı yasakların kaldırılmasıdır. Anayasa’nın siyasi partiler rejimine ilişkin 68 ve 69’uncu maddeleri daha demokratik yönde değiştirilmeden tümüyle yeni bir Siyasi Partiler Kanunu’nun yapılması güç olmakla beraber, parti yasaklarının kanun yoluyla hafifletilmesine hukuki bir engel yoktur. Anayasalar devletin neler yapacağını değil, neleri yapamayacağını gösteren metinlerdir. Dolayısıyla, Anayasa’daki yasak hükümleri şimdilik aynı kalsa bile, kanunun daha demokratik ve hürriyetçi hükümler getirmesi mümkündür. Kaldı ki, Anayasa’daki parti yasakları, genellikle soyut ve yoruma açık ifadelerle kaleme alınmıştır. Siyasi Partiler Kanunu, bu hükümleri daha demokratik ve hürriyetçi bir zihniyetle somutlaştırabilir.

BDP ve CHP’ye düşen rol

Güven arttırıcı önlemler, anayasa değişikliği gerektirmediği ve âdî kanunlarla yürürlüğe konulabileceği için, çok daha kısa zamanda gerçekleştirilebilir. Bunların gerçekleştirilmesi için, nereden bakılırsa uzunca bir zamanı gerektirecek olan yeni anayasanın yapımı sürecinin tamamlanmasını beklemeye gerek yoktur. Tam aksine, bu tür önlemler, anayasa yapımı sürecini güçleştiren güvensizlik duygusunu önemli ölçüde ortadan kaldırarak, sürece büyük yapıcı katkıda bulunabilir.

Sonuç olarak, Kürt sorununun çözümünde AKP’ye düşen rol ve sorumluluk büyük olmakla beraber, AKP’nin bu sorunu tek başına çözmesini beklemek, gerçekçi değildir. Bu konuda BDP ve CHP’ye de büyük rol düşmektedir; hatta bu iki partinin tutumunun belirleyici olacağını düşünmek abartılı olmaz. Bu konuyu başka bir yazımda ele almayı ümid ediyorum.

ergun.ozbudun@gmail.com

STAR 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim