Yargının ve siyasetin paradoksu

25.06.2011 05:35

Yusuf Şevki Hakyemez

Gerek katılım oranı ve gerekse TBMM'deki temsil kabiliyeti açısından Cumhuriyet tarihinde ulaşılması zor rakamlarla 12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimleri sonuçlandı.

Yüzde 10'luk ülke barajıyla girilen bu seçimdeki sonuçlar önemliydi. Zira yeni oluşacak Meclis'in aynı zamanda yeni anayasa yapacağı noktasında hem siyasal partiler düzeyinde bir taahhüt hem de kamuoyunda güçlü bir beklenti vardı. Bu nedenle yeni oluşan Parlamento'da sadece yüzde 5'lik bir temsil zafiyeti, temsille ilgili karşılaşılabilecek tüm olumsuzlukları gidermişti. Bununla birlikte seçim sürecinde yaşanan bazı hususlar adeta bu olumlu havanın bozulmasını amaçlamıştı. Özellikle de bu süreçte Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) kimi kararları değişik boyutlarıyla sürekli eleştirildi. Gerçekten YSK'nın bağımsız milletvekili adaylarının seçilme yeterliliği ile ilgili kararları ve bunun yanında yurtdışında yaşayan vatandaşların oy verme hakkını önemli ölçüde zorlaştıran uygulamaları bu kurumu önemli ölçüde yıpratmıştır. Buna ek olarak YSK'nın Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşmesi ile ilgili kararı, bu süreçte kurumun yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Öte yandan Ergenekon davalarında tutuklu Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın milletvekili seçilmeleri sonrasında tutukluluklarının devamına yönelik İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararları da yine ülke gündeminin üst sıralarına yerleşti. Bu yaşananlar aynı zamanda Türkiye'de siyasetin geleceğine ilişkin bazı ipuçlarını da ister istemez vermektedir.

Demokratik rejimlerde seçimlerin yargısal denetimi ve yönetimi cumhurbaşkanlığı, milletvekili ve mahalli idareler seçimlerinin siyasal iktidarların etkisi ve kontrolünde olmadan tarafsız ve adil bir süreçte yapılmasını sağlamak amacı taşımaktadır. Bu amaçla Türkiye'de de 1950 yılından bu yana seçimlerin yargısal denetimi benimsenmiştir. Ancak gerek 2002 seçimlerinde ve gerekse son seçimlerde yaptıklarıyla YSK sürekli olarak eleştirilerin odağında olmuştur. Adayların seçilme yeterliliği, bazı seçim çevrelerinde seçimlerin iptali, yurtdışındaki vatandaşların sadece gümrük kapılarında oy kullanabilmesi gibi konularda verdiği kararlar halen hafızalardaki tazeliğini korumaktadır.

Aslında verdiği kararlarla YSK, siyasetin dizaynında temel bir aktör gibi hareket edebilmektedir. Ancak YSK kararlarına yönelik tepkiler veya yaşanan gelişmeler bağlamında aynı veya benzer konularda verdiği kararlar arasındaki çelişki de göze çarpmaktadır. Sözgelimi, 2002 yılında AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın seçilme yeterliliği olmadığına hükmetmesinden sonra bu partinin milletvekili genel seçimlerinden birinci çıkması üzerine YSK, Erdoğan'a milletvekili yolunu açacak biçimde Siirt il seçim çevresinde seçimlerin yenilenmesine karar vermiştir. 12 Haziran 2011 seçimlerinde bağımsız milletvekili adaylarının seçilme yeterliliği olmadığına ilişkin kararı vermesinin ardından bu kişilerin belge eksikliklerini tamamlamaları sonrasında adaylıklarını kabul etmiş, bu süreçte mevzuatta yaşanan yenilikleri ilk kararında göz ardı ettiğini anlamıştır. Son olarak Hatip Dicle'ye ilk olarak milletvekili seçildiğine dair mazbatayı vermiş, ardından ise kesinleşmiş mahkûmiyetine binaen bunu iptal etmiştir.

Aslında bu biçimdeki eleştirel kararlar vermesindeki faktörlerin başında Türkiye'deki yüksek yargıyla ilgili dillendirilen hususlar etkili olmaktadır. Yüksek yargının yerindelik denetimine kayan, siyaseti dizayn etmeye çalışan, devletçi ve otoriter yorumlamayı esas alan yaklaşımı YSK kararlarında da kendisini göstermektedir. Bunun yanında bu tür kararların verilmesinde YSK'nın oluşumunun da etkisi vardır. YSK, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşmaktadır. Oysa son gelişmeler de göstermiştir ki, siyaseti temelden etkileyen bu tür kararların verildiği YSK'da yargıdan gelen üyeler yanında Parlamento'da temsil edilen siyasal partilerin temsilcileri ve siyaset bilimi veya kamu hukuku alanında çalışan akademisyenlere belli oranda yer verilmesi, bu tür eleştirel kararların önünü alabilir. Zira böyle bir oluşuma sahip YSK, siyasal gerçeklerle daha bağdaşır kararlar verebilir. Bu bakımdan yaşananlar da göstermiştir ki, yeni anayasada YSK'nın yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmektedir.

Milletvekili genel seçimleri sonrasında gündemi meşgul eden ikinci konu ise tutuklu milletvekillerinin durumu ile ilgilidir. Zira seçilen milletvekilleri arasında 10'a yakın kişi halen Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi davalar dolayısıyla tutuklu olarak cezaevinde bulunmaktadırlar. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Haziran Perşembe günü oyçokluğu ile verdiği kararda Ergenekon davası tutukluları Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal'ın milletvekili seçildikten sonra yaptıkları başvuru üzerine tahliye taleplerini reddetmiştir. Mahkeme, ret kararında delillerin tamamen toplanmamış olmasını, dosyadaki belge ve raporlara dayalı olarak kuvvetli suç şüphesinin devam etmesini ve bir kısım sanıkların savunmalarının halen alınmamış olmasını gerekçe olarak göstermiştir. Ancak bu karara itiraz edilmiştir.

Kamuoyunun yakından takip ettiği bu konuda da aslında ilginç bir durum söz konusudur. Sözgelimi, Ergenekon davası dolayısıyla tutuklu bulunan Haberal ve Balbay, hükümeti devirmeye teşebbüs iddiasının da olduğu bir dava dolayısıyla tutuklanmalarına rağmen milletvekili genel seçimlerinde seçilip mazbatalarını almışlardır. Ancak mahkemenin tahliye talebinin reddine ilişkin kararı ile bu kişiler milletvekili olmalarına rağmen Parlamento çalışmalarına katılamama gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bir kişinin milletvekili seçilmesi durumunda artık kaçma şüphesi gibi bir gerekçeyle tutukluluğun devamı söz konusu olmamalıdır. Nitekim 2007 milletvekili seçimleri sonrasında İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel için bu biçimdeki bir gerekçeyle mahkeme tahliye kararı vermişti. Ancak aynı şeyi delillerin karartılması gerekçesi için söyleyebilmek mümkün değildir. Mahkeme, tahliye kararı verildiğinde delillerin karartılması gibi bir sakınca seziyorsa, bu durumda milletvekili seçilen tutuklulara dahi bu tedbiri uygulamayı sürdürebilir. Zira milletvekili seçilmek, mevzuat göz önünde tutulduğunda delillerin karartılması ihtimalinin varlığı halinde kişiye farklı bir muamele sağlamaz. Bu biçimdeki bir kararın milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili Anayasa'nın 83. maddesi hükmü ile de çeliştiği söylenemez.

Bununla birlikte milletvekili seçilmiş tutuklu sanıkların karşı karşıya oldukları durumun ilginç olduğunu özellikle vurgulamak gerekir. Bir kişi, milletvekili seçilmiş olmasına rağmen hakkındaki tutuklama kararının sürmesi nedeniyle milletvekilliği görevini fiziksel olarak yerine getirme imkânına sahip değildir. Konunun bir diğer ilginç ve paradoksal yanı ise seçimle göreve gelen hükümeti ve anayasal düzeni silah zoruyla değiştirme teşebbüsü iddiasıyla tutuklu yargılanan kişilerin aynı zamanda tutukluluk halinden kurtulmak için yine demokratik bir seçimle göreve gelen milletvekillerine Parlamento çalışmalarında özgürce hareket edebilmeleri için sağlanan muafiyetlerden faydalanmak istemeleridir.

Aslında bu yaşananlar, Türkiye'de siyasetin kendi demokratik mecrasında devam etmesinin herkes açısından en isabetli yol olduğunu bir kez daha tüm açıklığı ile ortaya koymuştur. Demokratik siyasete gerek darbe teşebbüsü türündeki antidemokratik müdahalelerle ve gerekse yargı kararları ile yön vermeye çalışmanın uzun vadede rejimin işleyişinde ciddi sorunlara yol açacağı ve bundan da herkesin zarar göreceği aşikârdır.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim