Uluslararası hukukta kuvvet kullanımı ve Libya'ya askerî müdahale

23.04.2011 21:49

Cenap Çakmak

Libya'da Kaddafi rejimine isyan ile başlayan süreç, kısa süre içerisinde kanlı bir iç çatışmaya dönüşünce BM son derece etkili bir karşılık vererek sürece müdahil oldu.

Benzer durumlarda daha önce ağır davranmakla ve etkisiz önlemler almakla suçlanan BM bu sefer alışılmışın dışında oldukça kısa sayılabilecek bir süre içinde tepki gösterdi. Bu hızlı karşılık bazı yönleriyle eleştirilse ve daha ziyade ülkenin zengin petrol kaynakları olduğu gerçeğine atfedilse de müdahaleyi meşrulaştıran ciddi hukuki ve ahlaki gerekçelerin olduğu da iddia edilebilir.

Bu çerçevede BM Güvenlik Konseyi'nin kısa aralıklarla aldığı 1970 ve 1973 sayılı kararlar müdahalenin hukuki zeminini oluşturuyor. Özellikle 17 Mart tarihli 1973 sayılı karar uluslararası hukuk açısından gereken meşruiyeti sağlamak için oldukça dikkatli bir dille kaleme alınmış izlenimi veriyor.

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukuk anlayışı çerçevesinden bakıldığında kuvvet kullanımının genelde yasaklanmış olduğu ve belli şartlara bağlandığı ortaya çıkıyor. Bu yaklaşımın başarılı olup olmadığı ayrı bir tartışma olmakla birlikte BM döneminin devletler arasındaki savaşları önemli ölçüde azalttığı söylenebilir. 20. yüzyıl başlarına kadar zımnen de olsa devletlerin başvurabileceği meşru bir dış politika aracı olarak görülen savaş, 1. Dünya Savaşı sonrası dönemde uluslararası sistemi tehdit eder hale gelen bir olgu olarak görülmeye başlıyor.

Yaklaşık aynı dönemde ortaya çıkan ve Amerikan ve Fransız dışişleri bakanlarının adlarıyla anılan Briand-Kellog Paktı da taraf devletler arasında savaşı bir ulusal politika aracı olarak yasaklamayı hedefler. Her iki girişim de büyük ölçüde başarısızlığa uğrar. Kuvvet kullanmayı tümüyle yasaklamamanın İkinci Dünya Savaşı gibi büyük bir felakete yol açması uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanımının kategorik olarak reddedilmesini öngören düzenlemeleri de beraberinde getirir. BM Şartı bu çerçevede önemli yenilikler getirir.

BM'nin gerekçeleri hukukî düzlemde ilerliyor mu?

Önceki düzenlemelerin ürkek sayılabilecek yaklaşımına karşılık BM Şartı kuvvet kullanımını eski dönemlere göre katı sayılabilecek koşullara bağlar. Buna göre BM Şartı genel bir kural olarak devletler arası ilişkilerde kuvvet kullanımını yasaklar ve sadece özel koşulların varlığı halinde geçerli olabilecek bir yöntem olarak dikkate alır. Bu özel koşullar BM Şartına göre uluslararası barış ve güvenliğin tehdit altında olması ve meşru müdafaadır. Ancak uluslararası barışın ve güvenliğin tehdit altında olup olmadığının tespiti 39. madde ile BM Güvenlik Konseyi'ne verilmiştir. Böylesi bir tehdidin varlığı halinde ise yine Konsey kuvvet kullanımına varmayan ve içinde ekonomik ilişkilerin kısmen veya tamamen kesilmesi ve diplomatik ilişkilerin de askıya alınmasını içeren birtakım zecri tedbirlere başvurabilecektir. 41. maddede belirtilen bu tedbirlerin kuvvet kullanımı kararının verilebilmesinin bir önkoşulu olarak görülebilmesi mümkündür. Diğer bir ifadeyle uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir tehdidin tespit edilmesi halinde öncelikli olarak Konseyin kuvvet kullanımı gerektirmeyen tedbirlere öncelik vermesi gerektiği ileri sürülebilir. Ancak 42. maddeye göre ise bu tedbirlerin de tehdidi ortadan kaldırmaması halinde Konsey kuvvet kullanımına izin verebilecektir.

BM Şartının 51. maddesi ise kuvvet kullanma yasağının meşru müdafaa hakkının ortadan kalkması şeklinde yorumlanamayacağını belirterek devletlerin istisna hallerinde, yani meşru müdafaa durumunda kuvvete başvurabileceklerini dolaylı olarak kabul etmektedir. Konumuz açısından önemli olan nokta devletler arası ilişkilerde kuvvet kullanma gerekçesinin kural olarak uluslararası barış ve güvenliğe tehdit olması haline bağlandığıdır. Diğer bir ifadeyle sadece BM Güvenlik Konseyi ve sadece söz konusu gerekçeye dayanarak kuvvet kullanımına izin verebilmektedir. Burada amacın devletler arasında çatışmaların çıkmasını önlemek olduğu açıktır; zira 2. Dünya Savaşı öncesi ve sırasındaki kitlesel katliamların kaynağında devletlerin dahil olduğu savaşların olduğu düşüncesi uluslararası barış ve istikrara yönelik tehdidin algısı ve içeriğini belirleyen en önemli faktör olmuştur.

Ancak yeni düzenlemeler devletler arasındaki savaşların sayısında kısmen de olsa azalmayı beraberinde getirmiş ise de doğrudan devletler arası olmayan çatışmalar konusunda belirgin bir başarısızlığa uğramıştır. Diğer bir deyişle, konvansiyonel savaş ve çatışma kaynaklı tehdit tanımlaması söz konusu düzenlemeler ile doğru bir şekilde yapılmış ve buna uygun sayılabilecek tedbirler alınmış ise de özellikle iç savaş kaynaklı krizler için çareler üretilememiştir. Güvenlik Konseyi kararı olmadan Kosova'ya yapılan müdahale ciddi tartışmalara neden olmakla birlikte kuvvet kullanımının BM Güvenlik Konseyi'nin tehdit değerlendirmesi ve meşru müdahale dışında insani gerekçeler ile de mümkün olabileceğini ifade eden yeni bir temayülün ilk işaretlerini vermiştir.

Libya'daki durum ile ilgili alınması gereken tedbirleri belirleyen 1973 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı bu temayülün bir eseri olarak görülmeyebilir zira kararın gerekçesini uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdit oluşturmaktadır. Konsey BM Şartı'nın 7. Bölümünde tanımlanan yetkilerine dayanarak harekete geçmiş ve tehdit değerlendirmesi yaparak üye devletleri askeri müdahale de dahil olmak üzere her türlü tedbiri almaya davet etmiştir. Ancak uluslararası barış ve güvenliğe yapılan atfın son derece zayıf olması bunun sadece bir gerekçe olarak kullanıldığı izlenimini vermektedir. Buna karşılık Konsey kararı Libya'da sivillerin korunmasına özel bir önem atfetmekte ve ülkedeki hak ihlallerinin ve kitlesel kıyımların insanlığa karşı suçlar mertebesine ulaşmış olması ihtimalinden söz etmektedir. Yani aslında BM Güvenlik Konseyi kararı, hukuki gerekçe olarak uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdide işaret etmiş ise de fiilen göz önünde bulundurduğu gerekçe ise ülkedeki insani durumun vahametidir.

Ancak belirtmek gerekir ki Konsey kararı sonucunda başlatılmış olsa bile Libya'ya yönelik askeri operasyonun önünde ciddi handikaplar bulunmaktadır. Kuvvet kullanma seçeneğine başvurmadan bütün zorlayıcı tedbirlerin tüketilmiş olduğunu söylemek bu örnekte o kadar kolay olmayacaktır. Ancak özellikle Kaddafi'nin Bingazi şehrine girmeden önce yaptığı sert ve katliama işaret eden açıklamalarının askeri operasyon için bir gerekçe olabileceğini düşünmek mümkündür. Bununla birlikte askeri operasyonun meşruiyet sorunu muhtemel gelişmelerin seyrine göre devam edebilecektir. İsyancılara yardım etmek ve Kaddafi'yi iktidardan düşürmek misyonuna dönüştüğü takdirde askeri operasyonun meşruiyetinde ciddi bir aşınma meydana gelebilecektir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim