Tutuklu kişilerin milletvekili adaylığı ve siyasal etik tartışması

19.04.2011 23:50

Hilal Yazıcı

Temsilî demokratik sistemlerin en önemli özelliği, serbest ve eşit ortamlarda yarışan adayların, seçmenlerin oyuyla parlamentolara gönderilmesidir.

Aynı sistemin bir diğer önemli özelliği ise seçilmiş bir parlamento ve dayanak oluşturulan yürütmenin aynı sistem içerisinde meşruluğunun, devlet otoritesini temsil eden diğer siyasi ya da hukuki organlar tarafından kabulünü gerektirmesidir. Temsili bir demokraside seçimle iş başına gelmiş yönetime, toplum nezdinde meşruiyetini kaybetmedikçe, başka bir yolla müdahale, modern hukuk sistemlerinin koruyup kabul edebileceği bir durum olmamalıdır. Bu bağlamda demokrasi, hukuk devleti gibi ilkelerin koruyucusu olan anayasalarda özellikle meşru düzeni ortadan kaldırmaya yönelen faaliyetler, yasaklanarak demokratik sistemlere güvence tesis edilmeye çalışılmıştır. 1982 Anayasası'nın 14. maddesindeki temel hak ve hürriyetlerin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyet'i ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağı hükmü, yukarıda ifade ettiğimiz durumun somut ifadesidir. Bu madde kapsamına giren suçlar ise Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (m. 302), Anayasa'yı ihlal (m. 309), yasama organına karşı suç (m. 311), hükümete karşı suç (m. 312), Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyan (m. 313) ve silahlı örgüt (m. 314) şeklinde Anayasa'nın 14. maddesi kapsamında düzenlenen suçlardır.

Bugün kamuoyunu meşgul eden mesele ise 12 Haziran seçimi için siyasi partilerin Balyoz ve Ergenekon davaları kapsamında tutuklu bulunan kişileri aday göstermesiyle yaşanan tartışmalardır. Tutuklu şahısların milletvekili seçilmeleri konusunda herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Milletvekili seçilmeyle birlikte kazanılan bir hukuki durum olarak yasama dokunulmazlığının ise Anayasa'nın 83. maddesinde istisnaları düzenlenmiştir. Buna göre ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçiminden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla 14. maddedeki durumlar istisna tutulmuştur. Yani bu iki duruma ilişkin her türlü yargısal faaliyetin yürütülebileceği ifade edilmiştir. Üstelik seçilmiş ve göreve başlamış bir kişinin bu kapsamda yeniden tutuklanması da mümkündür. Dolayısıyla bugün 14. madde ve ilgili mevzuata uygun şekilde yargılanan kişilerin milletvekili olabilecekleri ama bu madde kapsamında seçilmelerinden önce haklarında soruşturma başlatılmış olması sebebiyle ilgili suç açısından dokunulmazlıktan faydalanamayacakları açıktır. Bu yönüyle kişilere dokunulmazlık zırhı kazandırma çabası şeklindeki bir eleştiri, hukuki olarak bir karşılık bulamayacağı için yerinde bir eleştiri değildir.

Anayasa'nın 81. ve TBMM İçtüzüğü'nün 3. maddesine göre ise seçilen vekiller bu maddelerde belirtilen şekilde yemin ederek göreve başlayabilirler. İkinci bir sorun olarak, tutuklu bulunan kimse için bu durum nasıl olacaktır? İlk olarak Ceza Muhakemesi Kanunu'nda (CMK) tutukluluğu kaldıracak sebepler arasında milletvekili seçilmek gibi bir sebep bulunmamaktadır. Yani sırf bu sebeple tutukluluğun kaldırılması hukuken mümkün değildir. Ancak milletvekili seçilen bir kişinin kaçma şüphesinin ortadan kalktığını söylemek mümkündür. Böyle bir gerekçe ile halkın nezdinde de temsil kabiliyetini kazanmış bir kimse hakkında tutukluluğun kaldırılması kararı vermek hem hukuken mümkündür hem de demokratik olarak olması gerekendir (tutukluluğu gerektirecek başka bir sebebin olmaması halinde). Bu kararı verme yetkisi ise tamamen mahkemelere aittir. Tutukluluğun kaldırılması yönünde bir karar çıkması halinde bu kişilerin yemin ederek göreve başlaması ve milletvekili statüsünün kazandırdığı haklardan yararlanması mümkün iken, yargılandıkları suçla ilgili olarak dokunulmazlıktan faydalanamayacakları açıktır. Milletvekilliği görevini icra ederken bu kişilerle ilgili olarak yargılamanın devam edeceği ve haklarında diğer kararların yanında mahkûmiyet kararının da verilebileceği açıktır. Tam da bu noktada bir başka hukuki durum karşımıza çıkmaktadır: Mahkeme, iddianamede belirtilen suç nitelemesiyle bağlı değildir. Yani verilecek hükümle birlikte suçun niteliğinin değişmesi de mümkün olacaktır. Buna göre verilen hükümde bir mahkûmiyet varsa ve 14. maddeye dâhil edilebilecek bir suçu içermiyorsa kişinin hüküm giydiği suçtan ötürü cezasının infazı vekilliğinin sona ermesine bırakılacaktır. Ancak hükümdeki suç bu kapsama dâhil edilen bir suç ise kişinin, seçilebilme ehliyetini 76. madde hükmüne göre kaybetmesi sebebiyle 84. maddeye uygun olarak kesin hükmün Genel Kurul'a bildirilmesiyle milletvekilliği düşecek, hakkındaki cezanın infazı da mümkün olacaktır.

Anayasa'nın koyduğu ve güvence altına aldığı "masumiyet ilkesi" gereğince elbette bu kişileri yargılama neticelenmeden "suçlu" ilan etmek ve siyasi haklarını kullanmalarını engellemek "hukuk" açısından mümkün değildir. Ancak toplum nezdindeki meşruiyet bağlamında siyasal etik açısından değerlendirildiğinde bu kişilerin milletvekili adaylıklarının eleştirilebilir bir yönünün olduğu açıktır.

Hukuki açıdan yukarıda ifade ettiğimiz şekliyle seçilme ve göreve başlama noktasında bir sorun görünmemekle birlikte gündemi meşgul eden bir nokta olarak "siyasal etik" açısından yöneltilen eleştiriler önemlidir. Yukarıda ifade edildiği şekliyle demokratik bir rejimde seçimle işbaşına gelmiş bir organ, meşruiyetini anayasanın koyduğu esaslar çerçevesinde halktan almaktadır. Bu kişilerin yargılandığı suçlar tam da bu noktada, Anayasa'ya uygun şekilde meşruiyet kazanmış bir organa yönelik yıkıcı bir faaliyet olması sebebiyle, oy istemek için karşısına çıkacakları halkın iradesiyle açık bir şekilde çelişmektedir. Demokratik bir hukuk devletinde herhangi bir anayasal organın görevine anayasada ve kanunlarda belirtilen şekilde hukuka uygun olarak son verilebilir. Dolayısıyla kendilerine isnat edilen bu suçla ilgili olarak kişiler, anayasal düzene de muhalif bir hal sergilemiş bulunmaktadırlar.

Göreve başlayabilmek için tutukluluğun kaldırılması gerekir. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi tek başına vekil seçilmek bu karar için yeterli değildir. Dolayısıyla mahkemenin tutukluluğun kaldırılmasına karar vermemesi de olası bir sonuçtur. Böyle bir olasılıkta ise halkın iradesi ile yargının karşı karşıya getirilmiş olması ve yargının bağımsız ve tarafsız olmadığına yönelik yeni ve daha yıkıcı bir tartışma zemininin oluşacak olması olası ve endişe vericidir. Zira tutuklulukla ilgili yapılacak bir değerlendirme hukuki bir değerlendirmeden ibaret olacağından aksi bir karar çıkabilecektir.

Bütün bu tartışmalardan ayrı olarak çeşitli iddialarla halkın karşısına çıkan kişi ya da partilerin demokratik bir sistemde alabilecekleri en güzel sonuç; halkın onları, kendisini temsile ve yönetmeye ehil ve samimi görüp görmemesi noktasında vereceği karardır.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim