Tereciye Tere Satmaya Gerek Yok; Demokrasi Budur!

14.07.2013 16:49

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

‘Hâfızâ-y’ı beşer nisyân ile mâluldür.’ Kısaca, ‘insan hâfızâsı, (unutkanlık) ile maluldür, hastadır..

21 sene öncesinin Cezayir’ini hatırlıyor muyuz?

Kendi ülkelerinde, kendi inançlarına, kendi doğrularına ve kendi irade ve  arzularına  göre biri dünya kurmak için, Abbas Medenî liderliğinde ve İslamî Selâmet Cebhesi (Le Front d’Islamique Salvation) isimli teşkilat etrafında bir araya gelen Cezayir müslümanlarının, bu harekete, yapılan hür seçimlerde yüzde 85’i bulan bir destek verdiği ortaya çıkar çıkmaz..

Hemen, kafaları emperyalist güçlerin istediği şekilde şekillen(diril)miş yerli generaller, seçim sonuçlarını kanun-dışı ilan edip, kanlı bir askerî darbeyi, hem de demokrasiyi korumak adına yapmamışlar mıydı?

Hatırlayalım.. -Cezayir’de, 200 yıla yakın bir sömürgecilik geçmişi olan Fransa’nın öncülüğünde-, kapitalist emperyalizmin şefleri, bu askerî darbe ve kurulan kanlı diktatörlüğün, demokrasiyi korumak ve kurtarmak adına yapıldığını savunmuşlardı. Bizde de nice kemalist-laikler, ‘demokrasinin usûllerinden faydalanarak, demokrasiyi yoketmek hakkının varlığından sözedilemez..’  diyorlardı.. 12 Mart 1971 Askerî Darbesi’nin mağdurlarından ve sonra da oldukça özgürlükçü bir prof. ve fikir adamı olarak sivrilen  M. Sosyal da, oradaki laik generallere akıl takviyesinde bulunmak üzere Cezayir’e  gönderilmiş ve bir ay kadar sonra geri döndüğünde, ‘Evet, halk öyle istedi, ama,  laiklerin nasıl bir korku içinde olduğunu da unutmamak gerek..’ diyerek, bir avuç laik azlığın korkularının zail olması için, bütün bir müslüman halkın zencire vurulabileceğini izah etmeye kalkışmıştı. Bu da demokrasinin gereğiydi.

O darbeden sonra, yüzbinden fazla müslümanın nasıl korkunç entrikalarla, ağır suçlamalarla katledildiği, eritildiği görüldü.. Bu da demokrasinin gereğiydi.

O zamanlar, bir kısım laikler, demokratlık adına, ‘Seçim yaptınız mı, o seçimin sonucuna karşı çıkmamanız gerekir..’ diyorlar ve ‘Türkiye’de öyle bir durum olsa, asla kabullenemeyiz.. Mâdem ki seçim yaptınız , onun neticesini saygıyla kabulleneceksiniz..’ şeklinde mantıklı sözler ediyorlardı. 

Lâkin, bu gibi sözleri söyleyenlerden nicelerinin, aradan 5 sene geçmekteyken ortaya çıkan 28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde, o eski düşüncelerinden nasıl döndükleri ve ‘Ammaa...’ diye başlayan cümlelerle, kemalist darbecilerin yanında yer alıp laikliğe olan ‘iman’larını nasıl tazeledikleri görülmedi mi?

Ve beyinlerini ve duygularını emparyalistlere ayarlamış olan ve kendi halkının düşmanı ve kendi ülkelerinin işgalcisi durumuna düşen Cezayirli generaller de hemen kapıkulu uleması  tipli bazı kişileri, televizyonlara çıkararak, ‘hükûmette olanlara itaatin şerî bir gereklilik olduğunu, aksi halde ahiretlerini de harab edeceklerini’ anlatarak, halkı, zorbalar karşısında eğilmeye çağırmadılar mı?

Evet, demokrasinin gereği, bu idi.. Demokrasinin korunması adına, gerekirse diktatörlük de bir yöntem olarak hazırda bekletilmeliydi. 

Demokrasinin olduğu veya olmadığı konusunda yığınla tarifler yapılmıştır. Ama, bir terimin asıl ve sağlıklı yorumu, o terimi ortaya çıkaran kültürün ölçüleri içinde yapılabilir.

*

‘Demokrasiye kurtarmak adına’ diktatörlük tuzağı..  

Tamamı, sionist İsrail rejiminin işgali altında bulunan Filistin’de,  müslüman halkın direnişlerini kırmak ve onları bazı umutlarla yatıştırmak umuduyla oluşturulan özerk yönetim için, yetkileri sınırlı da olsa bir seçim yapılmasına karar verildiğinde

Filistin için verilen milyarlarca dolarlık yardımları, 40 yıla yakın zamandır kendi teşkilatı içinde eritttiğine inanılan El’Feth’e karşı, ‘İslamî Mukavemet Hareketi’  (El’Hareke-t-ul’Muqaveme-t-ul’İslamiyye /HAMAS) etrafında oluşan bir siyasî yapılanma ortaya çıkmıştı. Seçim yapılıncaya kadar kimse bir şey dememişti. Ama, seçimlerde Filistin’deki müslüman halkın oylarının yüzde 65’ini HAMAS’ın, sadece yüzde 30’unu da  El’Feth’in alabildiği anlaşılınca..

Evet, hemen o anda, Amerikan emperyalizmi,  bu seçim sonuçlarının kabul edilemiyeceğini açıklayıverdi. Çünkü, HAMAS, onlara göre bir terör örgütü idi.

Hem, Filistin Özerk Yönetimi’nin -kağıt üzerinde de olsa- Devlet Başkanlığı süresi çoktaaan sona ermiş olmasına ve hem de başında bulunduğu El’Feth örgütü, ancak yüzde 30 oy almasına rağmen, Mahmûd Abbas, yıllardır hâlâ Filistin halkının uluslararası zeminlerdeki temsilcisi olarak kabul ediliyor. Çünkü, Amerikan emperyalizmi öyle istiyor. Tayyîb Erdoğan, HAMAS liderlerini kabul ettiği için, Amerika’nın hoşnudsuzluğunu açıkça dile getirmesiyle karşılaştığında, o da, ‘seçimlerden önce sesini çıkarmadınız, beklemediğiniz bir netice çıkınca, hemen terör örgütü olarak nitelediniz, bu nasıl bir anlayış..’ diye karşılık vermişti.

Evet, aynen öyle.. Eğer o seçimlerde HAMAS ve El’Feth, aldıkları oy oranları açısından yer değiştirseydi, o zaman görürdünüz, Amerikan emperyalizmi ve dünyanın diğer mâlum güçlerinin, demokrasinin fazîletleri konusunda nasıl nutuklar attıklarını..

Ama, emperyalist odakların hesabına gelmeyen bir sonuç çıkarsa.. Demokrasi düşmanlarına karşı, demokrasiyi kurtarmak adına, en akıl almaz entrikalar kurulur.

Ve siz böyle bir tavrın, doğru olup olmadığını demokrasi anlayış ve ölçülerine göre belirlemeye çalışırsanız, o konuda son sözü söyleyecek olan, o terimi ortaya çıkaran kültür atmosferini gözönünde almadıkça, havanda su dövmüş olursunuz

*

Sadece dış düşmanlar değil, içli-dışlı şeytanî entrikalar..

Hatırlayalım..

28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Gen. Çevik Bir, Washington’da, emperyalizmin şefleri huzurunda, gaayet net olarak, ‘Ben ve arkadaşlarım, bu hükûmetle (Erbakan- Çiller Hükûmeti’yle) mücadele etmeye kesin kararlıyız..’ diye niyetini bildiriyor ve oradan alacağı tepki ve  tavsiyeleri bekliyorken; dönemin Amerikan Dışbakanı Madeleine Albrigth , ‘Yapacaksanız, direkt bir askerî müdahale yoluyla değil de, Meclis aritmetiği yoluyla değiştirin!’  diyor ve öyle yapılıyordu. Hatırlayalım, dönemin C. Başkanı Demirel, önceleri, Bulursunuz, 276’yı (550 sandalyeli Meclis’in yarısından bir fazlasını) ve hükûmet olursunuz..’ sözleriyle meşhur olduğu ve  Erbakan, buhranı zamana yaymak umuduyla,  yerini Çiller’e bırakmak üzere Başbakanlıktan istifa ettiğinde, yeni hükûmet için, Muhsin Yazıcıoğlu ve 6 arkadaşının da desteğiyle 282 rakamı bulunduğu halde, aynı Demirel, ‘demokrasi sadece sayısal ağırlık demek değildir, aynı zamanda siyasal ağırlıktır da..’  sözüyle, hükûmeti kurabilecek güçlere vermeyip, bir sürü entrikalı denemeden sonra, hükûmeti kurmak vazifesini, ‘siyasal ağırlığının olduğu’nu düşündüğü Ecevit’e vererek, bir azlık hükûmeti kurdurmuştu, çok ‘demokratik’ (!) şekilde.. Çünkü, demokrasinin özünün korunması için, her türlü entrika ve diktatörlük caizdir.

Ortaya çıkan bu gibi durumları izah etmeye çalışırken, genelde söylenen, hemen, dış güçlerin parmağı olduğu iddialarıdır.

Bunun bir tarafı doğrudur, bir tarafı yanlıştır.

Çünkü, dünya üzerinde söz ve iddia sahibi olmak isteyen her bir güç odağı ve ideoloji veya devlet gücü, hele de Ortadoğu coğrafyasında söz sahibi olmak için, yığınla projeler hazırlar; bu tarafı doğru.. Hele de Amerikan emperyalizmi ve onun ortakları ve de ona karşı bir güç odağı oluşturmak isteyenlerin mukabil projelerinin kaçınılmaz olarak ortaya çıktığı bir dünyada, bu gibi dış etkenlerin olmadığını söylemek safdillik olur.

Ama, yanlış olan, bu gibi karışıklıkları sadece dış güçlerle bağlamak, o şekilde izah etmeye çalışmaktır.

Bir ülke veya belli bir coğrafyada farklı menfaat veya kültür temellerine, yaşayış tarzlarına dayalı gruplaşmaların ortaya çıkardığı iç zaaf ve zıdlaşmaları görmeden, konuyu sadece dış unsurlara bağlamak da kendimizi kandırmak olur.

‘Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez,

Toplu durdukça yürekler onu top sindiremez.’

*

Aynı zaaf ve şeytanî entrikalar, Mısır’da sahnelenmedi mi?

1952’de Kral Fâruk’un devrilmesiyle başlayan ve ‘Nâsır, Sedat ve son 30 yılı da Mubarek dönemi olarak 60 yıl süren ve hiç bir zaman halkın iradesiyle seçilmemiş olan siyasî kadroların iktidarı, bir halk ayaklanmasıyla, 11 Şubat 2011 günü sona erdikten sonra..

Mısır halkının içinde, fiilî olarak en örgütlü olan İkhwan-ul’Muslimîyn Teşkilatı, beklemediği bir durumla karşılaşınca, önce bocaladı..

Çünkü, hele de Mubarek döneminde, siyasetle hiç meşgul olmamak şartiyle, sosyal çalışmalara yönelmesine engel olunmadığından, bu teşkilat, dispanser, hastahane, aşevi, okul, vs. gibi alanlarda, yoksul kesimlere yardım etmeyi temel şiar edinmişti.

Bu teşkilatın, Mubarek devrilince yaptığı ilk açıklamalarını hatırlayalım:

‘Biz siyasî parti kurmayacağız, cumhurbaşkanı adayımız da olmayacak. Sadece, kendimize yakın bulduğumuz partileri veya şahısları destekleyeceğiz..’

Bu usûl, geçmişte Nâsır ve Sedat döneminde çetin mücadeleler ve ağır kayıplar vermiş olan; Mubarek döneminde ise, sadece sosyal faaliyet alanlarına yönelen bir teşkilat açısından anlaşılmaz değildi..

Ama, Mubarek’in istifa ederken, yetkilerini devrettiği 76 yaşındaki Mareşal Huseyn Tantavî liderliğindeki askerlerin, serbest seçimler yapılacağını  açıklamasından sonra gelişen hadiseler gösterdi ki, İkhwan, bizzat  bir parti kurmaz, kendi adayını ortaya çıkarmazsa, toplum nasıl karar vereceğini kestirmekte büyük sıkıntılar yaşayacaktır.

Çünkü, emperyalist dünya, ilk planda Muhammed el’Baradeî’yi gündeme getirmek için devreye vargücüyle girmeye başlamıştı. Halbuki, on yıllar boyu Mısır’da yaşamadığı gibi, Mısır halkıyla hiç bir gönül bağı da  olmayan ve  yıllarca üstlendiği Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu Başkanlığı’ndan emekli olunca da, emperyalist dünyaya hizmetinin karşılığı olarak Nobel Barış Ödülü ile de ödüllendirilmiş olan bu kişiyi Mısır’da benimseyecek büyük bir kitle yoktu..

Aynı şekilde, emperyalist güçlerin yaldızlamaya çalıştığı bir diğer isim de, yıllarca Mubarek’in yakın adamı olarak Dışişleri Bakanı ve sonra da Arab Birliği Genel Sekreteri olarak sivrilen Emru Mûsâ da büyük kitleler tarafından kabul edilebilecek birisi değildi.. O hengamede anlaşıldı ki, kitleler, elini taşın altına koyacak, sorumluluğu bizzat yüklenecek siyasî bir oluşum istiyor. Bu durumu gören İkhwan hemen önceden açıkladığı tavrını değiştirmek gereğini duydu ve Hürriyet ve Adâlet Partisi adında bir siyasî organizasyon oluşturdu, Cumhurbaşkanlığı’na da kendi adayını göstermek kararı aldı.

Ve bilindiği üzere, hem parlamento seçimlerini İkhwan birinci parti olarak, hem de Cumhurbaşkanlığı seçiminde Muhammed Mursî yüzde 52 ile kazandı. Baradeî ve Emru Mûsâ gibi isimlerin emperyalist odaklarca onca yaldızlanmalara rağmen, Mısır halkı yanında bir yerlerinin olmadığı görüldü.

 

İktidarı korumak, iktidara gelmekten daha çetindir..

Ama, İkhwan, kazandığı iktidarın hakkını verebilecek ve bu, 90 milyonluk dev ülkenin daha da büyük  ve devasâ ekonomik buhranlarının üstesinden gelebilecek ve yoksulluğun heneçesindeki kitlelere biraz da olsa rahat bir nefes aldırabilecek miydi?

Bu, teorik olarak mümkündü.

Ama, 60 yıllık bir diktatörlük ve şeflik yönetimini oluşturmuş kadroların yargıdaki, medyadaki, sermaye çevrelerindeki, başta El’Ezher’dekiler olmak üzere ulemâ kesimindeki gizli-açık her yönlü direniş ve hele de, siyasî iktidar üzerindeki vesâyetinden ayrı olarak ülkenin ekonomik kaynaklarının yüzde 55-60’ını  elinde tutan ordudaki fiilî saltanat kırılabilecek miydi?

İkhwan ve diğer İslamî eğilimli kadroların Mısır toplumundaü ne kadar etkili olduğunu gören emperyalist odaklarca, Mursî yönetiminin başarısız olması için her türlü iç ve dış oyun elbette oynanacaktı.. Ayrıca, Osmanlı’nın dağıtılmasıyla sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı sonrasında parça parça edilip, her bir parçasının başına emperyalistlerin menfaatlerine göre hareket edecek şekilde getirilen kukla rejimler ve Melik, Kral, Sultan, Başkan vs. isimler altında oturtulan yönetici  kişi ve kadrolar, tahakkümleri altındaki halkların  gönüllerinde de Mısır halkı’nda görüldüğü gibi, İslamî esaslara dayalı ve halkın irade ve taleblerini önceleyen eğilimlerinin kendi üzerlerine de geleceğinin korkusunu yaşıyorlardı. Bunun için de, başta Suûdî olmak üzere, hemen bütün arab rejimleri, tam bir kuşatma ve ambargo uyguluyorlardı, Mısır’a..

Mısır’da, önceki rejimden kalan yönetim sistemi, Yarı Başkanlık sistemi idi.

Bu durum, Mursî’nin elini epeyce açıyordu. Nitekim, o da bu imkanı epeyce etkili şekilde kullandı ve iktidarı alışının henüz ikinci ayında, ordunun en seçkin generallerini emekliye sevketmek gibi bazı etkili adımları atabildi.

Ama, içerde eski rejim kalıntılarının örgütlü direnişlerini, özellikle yargı yoluyla yapmaya kalkışılan engellemeleri aşmak kolay olmadığı gibi; arab rejimlerinin hemen herbirisi de, Mursî’nin başarısız olması için elden gelen her engellemeyi yapmaktaydılar. Çünkü, Mursî ve İkhwan’ın başarısı, onların da temellerini tehdid edecekti, gelecekte..

Bunun için, hem içerdeki laik, arab kavmiyetçisi, nâsırist, liberal kesimler, hem emperyalist güç odakları ve hem de komşu arab ülkeleri, Mursî’nin başarısız olması için tam bir işbirliği halindelerdi.

Buna rağmen Mursî, vazifeye başladığı 30 Haziran 2012 gününden itibaren, karşısına çıkarılan onca zorluklara, engellemelere rağmen yine de başarılıydı. O halde, onun başarısız kılınması içini daha bir çalışılması gerekiyordu. Bu konuda, Mursî’ye karşı olanların en büyük destekçisi ise, yargı kurumu idi ve Mursî, bu kurumu aşamıyordu. Geçmişteki tek adam dönemlerinde, yöneticiye  kuzu-kuzu itaat eden o yargı mekanizması, şimdi, Mursî sanki diktatörmüş ve Yargı da halkın özgürlüğünün bekçisi imişçesine, Hükûmet icraatının pek çoğunu ibtal ediyor ve Mursî bu engeli aşamıyordu. Hattâ, Başsavcı’yı bile,  üstelik Vatikan’a Büyükelçi tayin ettiği halde, yerinden alamıyordu.

 

Ekonominin yüzde 50-60’ını, Ordu elinde tutarsa..

Ekonomide ise..

Yokluklar, artık geniş orta kesimi bile rahatsız etmeye başlamıştı. Çünkü, hergün saatlerce elektrik kesilmeleri oluyordu.. Keza, akaryakıt sıkıntısı vargücüyle devam ediyordu.

Bu durum, İkhwan’ın  halkın geniş kesimlerinin arzularına da karşılık vermek isteyen İslamî projelerine karşı  bir muhalefet geliştirmek isteyen üst gelir grubu ile, halk üzerinde varolduğunu düşündükleri vesâyet haklarını korumak isteyen kesimlerin ellerini, Mursî’yi tökezletmekte daha bir açık hale getiriyor, dev

gösteriler yapıyorlardı. Ama, Mursî, beklenenden de öteye bir performans gösteriyor, bir çok engeli aşabiliyordu..

Ama, emperyalist-şeytanî odakların karargahları ve bölgedeki uzantıları, fitne ateşlerini yakıyor, daha bir güçlü tutuşturmaya çalışılıyordu. Yığınla tv. kanalları ve etkili gazetelerin hemen tamamı da, Mursî aleyhinde yayın yapıyordu..

Mursî işbaşına geldiğinden itibaren, hiçbir tv. kanalını, hiç bir gazeteyi kapatmadığı ve görüşlerini açıkladığından dolayı hiç kimseyi zindanlara göndermek gibi yöntemlere asla başvurmadığı halde, diktatörlükle, firavunlukla suçlanıyordu. Yazık ki, bu konuda İran’da devlet tarafından yayınlanan medya organları da, Mısır içinde ve dışında Mursî aleyhinde sözbirliği etmişcesine yayın yapan medya organları gibi, Mursî’yi yıpratıcı yayınlara katılıyordu.

*

Ve nihayet, 30 Haziran 2013’e, yani Mursî’nin vaszifeye gelişinin 1. yıldönümüne gelindi. 4 yıl için seçilmiş bir siyasetçinin, ilk bir yılında çok başarılı olmasını beklemek de haksızlık olurdu. Ama, iç muhalif unsurlar, Mursî’yi devirmeye kararlı gözüküyorlardı ve bu hususta hiç bir dış bağlantıdan da kaçınmıyorlar ve Mursî aleyhinde, milyonların katıldığı protesto mitingleri düzenleniyordu..

El’Baradeî, muhalefetin başını çekiyordu. Çünkü, uluslararası odakların direkt olarak etkileyebileceği önemli bir figürdü. Ki, kendisi de esasen bunu şimdilerde açıkça, şecaat arzedeyim derken, sirkatini/ çaldıklarını söyleyen hırsız misali, gururla açıklıyor, ‘Batı’lı liderleri, Mursî’nin iktidardan uzaklaştırılması için, aylardır ikna etmeye çalışıyordum..’ diye..

Mursî’nin iktidara gelişinin 1. yıldönümünde onun düşürüleceğine dair uluslararası medyada da oluşturulmaya çalışılan havayı, Mısır ordusunun yayınladığı bir muhtıra takib etti. Bu muhtırada, Mursî’ye, göstericilerle uzlaşması için 48 saatlik bir mühlet veriliyor, aksi halde, üzerine düşeni yapacağı bildiriliyordu.

Bu muhtıra, herhalde, Mursî tarafından çok da ciddîye alınmadı.. Çünkü, ordunun başındaki kişi, o makama kendisinin getirdiği General Abdulfettah Sisî idi. Ve dindar eğilimli bir kimse olarak biliniyordu. Hattâ, hanımının peçeli olduğu bile söyleniyordu.

Ama, oyun o kadar iyi kurulmuştu ki, Mursî, iktidara gelişinin bir yıl geçerken, 3 Temmuz 2013 günü  General Sisî eliyle iktidardan uzaklaştırıldı. Hem de, dünya televizyonlarından canlı bir olarak yayınlanan bir tuhaf darbe ile.. Ve, Kahire’nin ünlü Tahrir Meydanı’nda toplanan ve Muhammed Mursî’yi diktatörlükle suçlayarak ona muhalefet eden laik- nâsırist, arabçı, liberal ve duygu ve düşüncelerini emperyalist kültürlerin ölçülerine göre ayarlamış yüzbinler-milyonlar, bu askerî darbeyi kurtarıcı olarak çılgınca kutladılar. Öylesine ki, akşam saatinde, haber açıklanır açıklanmaz, bütün meydanda havaî fişekler atılması bile, herşeyin teferruatıyla düşünüldüğünü ortaya koyuyordu.

General Sisî, hemen Anayasa Mahkemesi Başkanı M. Adlî Mansûr’u, Devlet Başkanlığı koltuğuna oturttu, Mursî’nin Meclis’de, İslamî eğilimli kesimlerin iradesiyle kabul edilen Anayasa’yı askıya aldı; İkhwan ve Mursî tarafdarı olan bütün tv. kanallarını ve sayıları zâten az olan 1-2 gazeteyi kapattı. Halbuki, diktatörlükle suçlanan Mursî, tek bir tv. kanalı veya gazeteyi bile kapattırmamıştı. Şimdi ise, Mursî taraflarının bütünüyle susturulmaları ve ilaveten, mevcud bütün medya kuruluşları aracılığıyla günlerdir, -bizim yığınla darbelerimiz sonrasından bildiğimiz tipten- olabilecek her türlü yalan ve iftiralarla aleyhde her şeyin yazılıp söylenmesi ve İkhwan üyesi veya tarafdarı olmaktan başka bir suçu olmayan yüzlerce seçkin müslümanın tutuklanması karşısında; başta B. Amerika olmak üzere, hemen bütün dünyanın bu darbeyi ‘darbe’ olarak nitelemekten dikkatle kaçınması; yine başta Suûd rejimi olmak üzere, bütün arab rejimlerinin bu darbeyi sevinçle karşılayıp, General Sisî’yi kutlamaları; darbeye karşı Kahire’nin Rabia-t-ul’Adeviyye Meydanı’nda toplanan yüzbinlerce Mursî tarafdarı üzerine, üstelik de sabah namazı kıldıkları bir sırada ordunun ateş açması sonucu, Kahire Tabibler Odası’nca yapılan açıklamaya göre 85 kişinin öldürülmesi, yüzlercesinin de yaralanması da dünya tarafından görmezlikten gelindi.

Ve daha da ilginç olan şu ki, aylardır hergün ve saatlerce yaşanan elektrik kesilmeleri de bir anda sona erdi, akaryakıt yokluğu da sona eriverdi.. çünkü, bu hizmetleri yürüten şirketler de ordunun elindeki şirketlerdi..

Daha da ilginç olanı, Suûdi, Birleşik Arab Emirliği ve Kuveyt rejimlerinin, bu darbe rejimine ilk planda, 12 milyar dolarlık bir yardımda bulunmaları!

12 milyonluk bir Yunanistan’a, Avrupa Birliği tarafından 150 milyar euro (yaklaşık 200 milyar dolar) verildiği halde, durum düzeltilememişken; 90 milyonluk dev bir nüfusa sahib Mısır gibi bir ülkeye bu 12 milyar dolar ne yapacaksa..

 

Mursî ve tarafdarlarının vakarlı direnişi, örnek olmalı..

B. Amerika ve Avrupa Birliği de, darbe rejimine büyük maddî yardımlar yapabilmek için, bu askerî darbeyi darbe olarak nitelemekten kaçınmaktalar. Çünkü, kendi kanunlarında var olan ve bazan uyguladıkları bir maddeye göre, askerî darbe yönetimlerine maddî yardım yapamazlarmış.. Çünkü, verilecek o maddî yardımların hemen tamamı, Ordu’ya verilecek ve o Ordu da, sionist İsrail rejimi için bir tehdid ve tehlike oluşturmayacak konumunu sürdürecek.. Tabiatiyle, bu gelişmelerden sionist İsrail rejimi de son derece memnun..

Bu arada, İran’ın da Mursî’nin düşmesinden sonra, resmî açıklamalardan ayrı olarak, devlet eliyle yayınlanan gazetelerinin başmakalelerinde de -tıpkı Türkiye’deki laik-kemalist, batıcı çevreler gibi- Mursî’ye ağır eleştiriler yapmaları; Mursî’nin düşürülmesinden bir hafta kadar önce Mısır’da öldürülen ve ama, kim tarafından öldürüldüğü bilinmeyen ve Mursî ve diğer müslüman gruplarca da şiddetle lanetlenmiş olan bir cinayet olan 4 şiî müslümanın katli hatırlatılarak, onun faturasının da Mursî’ye çıkarılması ve hattâ, Baradeî’nin ağzından, ‘Mursî’yi, o dört şiînin kanının boğduğu’na dair lafları manşetlere çekmeleri; ayrıca bazı stratejik yorumlarda da, ‘İkhwan’ anlayışının vehhabîlik / selefîlikle aynı imiş gibi gösterilerek, bu darbeden sadece Mursî’nin değil, Tayyîb Erdoğan’ın da ağır darbe aldığının sevinç duyularak yazılması ve ancak daha sonra, birkaç gün sonra, o ağır eleştilerin yerine daha ılımlı ifadelerin kullanılmaya başlanması, üzerinde ayrıca acıyla düşünülmesi gereken noktalar..

Kezâ, Suriye’de 100 binden fazla insanın katledip, milyonlarcasını da evinden-barkından, yerinden yurdundan kaçmaya mecbur eden, hemen bütün şehirleri, hava bombardımanlarıyla yerle bir eden kanlı diktatör Beşşar Esed’in, Mursî’nin devrilmesini, ‘siyasal İslam’ın çöküşü’ ve de ‘arab kimliğinin doğru yola girmekte olduğu’  şeklinde niteleyip kutlamasında ise, şaşılacak bir durum yok..

Bütün bunlara rağmen, Mursî’nin vakarla direnmesi ve son âna kadar geri adım atmaması, ‘milletin verdiği emaneti  korumak için, gerekirse canını ortaya koyacağı’na dair sözünde durması ve halkına yaptığı, darbeye karşı şiddete dayalı olmayan protesto gösterilerini devam ettirmelerini istemesi, ve tutuklanıp götürülmesi üzerinden 10 günden fazla bir zaman geçtiği ve nerede ve hangi halde olduğu bilinmediği halde, İkhwan kadrolarının ve müslüman halktan yüzbinlerin, Mursî’ye sahib çıkıp dev gösterilerini sürdürmeleri ve ağır bedeller ödemeyi göze aldıklarını göstermeleri de, geçmişteki bütün darbelere kuzu kuzu başeğmiş olan Türkiye toplumu açısından ibretle düşünülecek bir durumdur.

*

En diktatörce uygulamaların içindeki arab rejimlerinin yardımları ve  emperyalist güçlerin işbirliğince, ‘İkhwan’ hareketinin sıkboğaz edilmesi için, dikkatle hazırlanmış olan bu askerî darbenin demokrasiye uygun olup olmadığı gibi tartışmalar, gereksizdir herhalde.. Çünkü, demokrasi terimini üreten kültür atmosferinin aslî sahiblerinin, demokrasinin korunması için gerektiğinde diktatörlüğün de olacağını söyledikleri bilinirken, demokrasinin tarifinin kendilerine aid bir vazifeymiş gibi, müslümanların komik izahlara girmemeleri ve demokrasi dünyasınının aslî sahiblerince kendilerine güldürmemeleri gerek..

Çünkü, bütün bu olup bitenler, onların demokrasi anlayışlarına, evet, uygundur.  O halde, tereciye tere satmak durumuna düşülmemesi gerekir.

 

Demokrasinin ideolojik özü, asla unutulmamalıdır.

Çünkü, demokrasi, sadece sandıktan çıkan halk kitlelerinin sandıktan çıkan iradesine göre kurulan bir yönetim sistemi demek olmayıp, ideolojik açıdan, çok farklı ve derin mânaları taşımaktadır, içinde.. Demokrasinin bu ideolojik kökü, ‘mutlak, kesin doğru’ diye bir şeyin kabullenilmemesini gerektirir.

Bu, sadece müslümanların mes’elesi de değildir. Nitekim, 13 Temmuz günü dünyaya yansıyan haberlere göre, Finlandiya İçişleri Bakanı Bn. Paivi Rasanen de, Finlandiya radyosundaki konuşmasında, ‘Bugün hiçbir Alman’ın Hitler gibi bir liderin arkasından gitmeyeceğine inanıyorum, İkinci Dünya Savaşı'nda, Almanlar yasalar emrine değil de, vicdanlarının sesine kulak verselerdi, Hitler’in peşinden gitmezlerdi.. Bugün de hayvanların acı çekmeden kesilmeleri için yasal düzenleme yapılıyor, ama, kürtaj sırasında cenin’in acı çekip çekmediğini kimse düşünmüyor.. O halde, bazı durumlarda İncil, yasalardan önce gelir..’  deyince, bu alandaki bir tartışma tekrar alevlendi ve bu düşünce tarzının demokrasiye aykırı olduğu dile getirmeye başlandı.

Halbuki, vahy-i ilahî kaynaklı bütün dinler, özü itibariyle, mutlak, kesin doğrulara sahibdirler ve bunlar halk iradesiyle filan değiştirilemez

Yani, bu açıdan bakıldığında, özü itibariyle ilahî kaynaklı hiç bir din, demokrat olamaz. Ve taa baştan da, en ideal demokrasi olarak kabul edilen, antik Yunan’daki Atina sitesindeki doğrudan demokrasi yöntemi uygulanırken, oy hakkına sahib 20 bin kadar hür Atina vatandaşı varken, aynı durumda olan 250 bin kadar da köle vardı ve onların oy hakları, demokrasinin özünde köleliğin de,  megalo-mani’nin, (kendisini büyük görme hastalığı’nın) ve diktatörlüğün de birlikte varolduğu gerekçe gösterilerek reddediliyordu.

O halde...

 

  • Yorumlar 13
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim