Şiddet içe de yönelir

18.12.2011 09:19

Uğur Kömeçoğlu

PKK tipi örgütler kendi içinden öldürerek büyüme stratejisini takip ederler. Şiddet içeren eylem ve davranışları öğreten ya da tetikleyen faktör sadece dışarıdaki unsurlar değil, örgütün iç konjonktürüdür.

Korkutmak, gözdağı vermek, eleştiri yapanları hain veya ajan diye öldürerek ibretlik sahneler tertip etmek totaliter bir şiddet makinesinin vazgeçilmez dişlilerindendir. Şiddet hem içe hem dışa yönelir. Mağdurun şiddetini meşru gören bazı solcular içe yönelen bu şiddeti görmezden gelirler. Yıldıray Oğur'un eski PKK'lı Selma Batmaz'a ilişkin haberi bu durumun vahametini bir kez daha gözler önüne serdi. Bunların bazıları biliniyor dahi olsa kamuoyuna mal olması önemli bir gelişme.

Bazıları da dışa yönelik vandalizmi veya molotofkokteyli gibi araçları basit ve düşük dereceli şiddet gibi görürler. Halbuki gösteri ve yürüyüş hakkı gibi en temel özgürlükçü haklar, bireye ve kamuya ait araç ve binaları tahrip eden yakıcı ve yıkıcı anarşik yöntemlere "dönüştüğü" ölçüde, hak şiddete savrulduğu ölçüde sivil toplumdan bahsetmek mümkün değildir. Gençleri bu vandalizme yönlendirmek barış sürecini baltalamaktadır. Belediye otobüsüne atılan molotofkokteyli nedeniyle yanarak ölen 17 yaşında masum bir genç kızın hayatı hangi hümanizmle telif edilecektir, hangi özgürlük fikriyle bağdaştırılacaktır? Yine geçmişte Silvan'daki bir gösteri ve yürüyüş sırasında 15 yaşındaki bir kız çocuğunun eline ses bombasının verilmesi, sonra bombanın elinde patlaması ve kızcağızın elinin bilekten kopması hangi insancıl savla veya etnik özgürlükle bağdaştırılacaktır? Bumerang gibi o kız çocuğunun kendisine dönmüş olan şiddetin, yaşadığı o fiziksel ve ruhsal travmanın sorumluluğunu kim üstlenecektir?

Tabii ki bizim bu gördüklerimiz örgütün şiddet aysberginin yalnızca ucudur. Biz sadece PKK'nın asker, polis ve sivillere yönelik şiddetini biliyoruz. PKK'nın kendi içinde kullandığı taciz, işkence ve öldürme stratejilerini iyi bilmiyoruz. İç vahşetin tartışılması yeni yeni mümkün oluyor. PKK için savaşmış ve her türlü zulme maruz kalmış, belki de gördüklerinin ağırlığı yüzünden iki kez intihara kalkışmış, Almanya'da 12 yıldır sessiz biçimde yaşayan Selma Batmaz, vicdanında taşıyıp durduğu ağır yükü artık taşıyamaz hale gelmiş ve bir toplantıda yaptığı eleştiriler nedeniyle kendisine Köln'de reva görülen fiziksel şiddete rağmen (bir kulağı iki yerden patlatılmış, diğer kulağının kıkırdağı kırılmış, çenesi yaralanmış) Bekaa'daki vahşetin açığa çıkması için öldürülmeyi göze alarak konuşmak istediğini, tarihe güçlü bir kayıt düşen şu sözlerle anlatmış: "Benim vicdanım temizlendi, ben halkıma borçlu ölmek istemiyorum... Ben yüreğimin sesine kulak verdim ve vicdanım daha fazla sessiz kalmama izin vermedi... Sesi çıkmayanlar! Ben her şeyi üstlendim... Ölümüne Kürt davasına bağlı olduğumdan ölümü omuzluyorum. Yalnızım ve cesaretliyim, bu vahşetin açığa çıkması için elimden gelen budur. Sizi daha önceden bilgilendirmediğim için beni affedin, sizlerden/halkımdan af diliyorum."

EŞİTSİZLİK ŞİDDETİN GEREKÇESİ OLABİLİR Mİ?

PKK'nın kullandığı şiddeti son kertede olumsuz görmeyen bazı solcular, asimetri lafazanlığı yapanlar PKK'nın kendi üyelerine yönelttiği bu şiddet karşısında ne düşünüyorlar? Acaba buna düşük şiddet ya da başka şiddet (lesser violence) mi diyorlar? "Sesi çıkmayanlar" diyerek haykıran Selma Batmaz'ın bu seslenişi onların vicdanlarına ulaşmıyor mu? 'Örgüt içi infazların 15.000 olduğu Apo tarafından belirtildi' diyenler var. Herhalde iç şiddeti de meşrulaştıracak bir argümanları olmasa gerektir. Kürt sorununda şiddet karşıtlığına ilişkin olarak Nabi Yağcı şöyle demişti: "... Oysa asıl zor olanı, ahlaki olarak karşı olmanıza rağmen (şiddete) eşit mesafe koymamak, eşitsiz durumda olanın yanında olmaktır. Bu tutum ahlaktan farklı olarak etik tutumdur. Zira böyle yapmak muktedir olduğunuz imkânı kullanmak anlamına gelir, öteki ise tutumsuzluktur." Peki ama şiddet yoluyla kendilerini var edenlerin kendilerine de şiddet uygulayacaklarını tahmin edemiyorlar mıydı? Bu iddiada "tutumsuzluk" terimi dikkat çekici. Bu terime geleceğim, ancak hemen şunu belirtmeliyim: Yukarıdaki retorik istense de istenmese de PKK'nın içerdiği yoğun şiddet fenomenini, entelektüel ve politik bir terminolojiyle meşrulaştırmak gibi bir risk taşır. Zira PKK da bunu diyor, ben eşit değilim, mağdurum, bu nedenle benim şiddetim meşrudur diyor, hatta devletin kendisine el uzattığı momentlerde bile -örneğin temmuz ayında- Silvan saldırısıyla şiddeti yeniden alevlendirerek, bu meşru gördüğü şiddeti, istediği her dönemde tırmandırabiliyor. Yağcı ise, şiddet karşıtı söylemi savunanların "eşitsizliğe karşı tutum alamadıklarını", hatta "bilmeden eşitsizliği gizlediklerini" iddia etmiş. Burada bir mantık hatası var. Mesele basitçe her iki tarafın şiddetine karşı olma veya olmama konusu değildir ki. Asıl soru şu olmalıdır: Eşitsizlik kan dökmenin "meşru gerekçesi" olabilir mi? Bu soru cevaplanmadıkça her şey demagojidir. Bu ana soruya bağlı olarak, neden şiddet karşıtı hareket "eşitsizliği gizlemek" anlamına gelmektedir? Hem eşitsiz olanın yanında olmak hem de şiddete karşı olmak etik olmayan bir konum değildir. Ama Yağcı adeta insanları kendilerinden daha iyi tanıdığını düşünerek, iddiasına gerekçe olarak "bilmeden, eşitsizliği gizlerler" diyor. İnsanlara sen farkında değilsin, bilmeden şunları yapıyorsun diyenler karşısında hep tüylerim ürperir. Çünkü "bilmeden" gibi bir ifadeyi başa koyduktan sonra her türlü ithamı yapma imkânı doğar. Birilerinin bir şeyleri bilmeden yaptıklarını onlara bildiren üst bilinççi bu bilgiçlik çok tanıdık geliyor. Sen bilmiyorsun, ben senin yerine biliyorum, sen bilmeden eşitsizliği gizlersin.

Kimsenin bilmeden eşitsizliği gizlediği filan yok. Tam tersine bu iddia, hümanizmden kopup şiddetin tarafına savrulmuş olmayı gizliyor. PKK şiddetini, Kürtlerin yaşadığı eşitsizlik nedeniyle eleştirmeyenler, bari PKK'nın iç şiddeti karşısında biraz olsun seslerini yükseltseler ve PKK'nın kendi militanlarına reva gördüğü zulüm ve işkence karşısında "Vicdanım daha fazla sessiz kalmama izin vermedi." diyen Selma Batmaz kadar olabilseler; sosyalist davaları adına yürüttükleri taş yüreklilikten biraz kurtulabilseler. "Üzülmedik, utanmadık, ağlamadık. Bu özeleştirileri benliğimize çok yaklaştırmadık; ruhumuzu dilim dilim doğramasına olanak tanımadık. Benim yirmi küsur yıldır uykularım kaçıyor bu iç hesaplaşmalarla." diyen Halil Berktay gibi sosyalizm adına işlenmiş zulümleri kendi vicdanlarında hissederek sorumluluk sahibi olabilseler. Ama yok. Eşitsizse, mağdursa ölür de öldürür de. Olmaz dersen "bilmeden, eşitsizliği gizlersin". Şiddet karşıtı konumu "tutumsuzluk" olarak lanse etmek haksızlıktır. Şiddet karşıtı olmak eşit olmayanın yanında mücadele etmeye engel değildir. "Hayır engeldir" diye iddia ediliyorsa, bu iddia gider "mağdurun şiddet kullanmasını istemek" gibi bir anlam kümesine yaslanır. Ama o şiddet gider kendine işkenceye dönüşür. Bu yüzden şiddet karşıtı aktivistleri, eşitsizlik karşısında "tutumsuzlukla" yaftalamak, aslında onların "tutum" almasına karşı çıkmak ve onların apolitik kalmalarını arzu etmek demektir. Kürtlüğün şiddet dışı bir pozisyon edinemeyeceğine inanmak zorunda değiliz. Ne olursa olsun şiddete karşı olmanın, kişiyi ahlaki bir mutlakçılığa mahkûm edebileceğini düşünenler, kendilerinin içine düşebileceği komünal şiddet politikasına dayalı ahlaki mutlakçılığı göremiyorlar. Aslında onlar, şiddete kategorik olarak karşı duranların, mağdurun yanında olmasını engellemek gibi bir neticeye yol açıyorlar. Kendi eleştirdikleri duruşu aslında kendi elleriyle kurguluyorlar.

"Bilmeden, eşitsizliği gizlerler" diyerek karşısında boş bir konum üreten, sonra da bu boş konumu işgal eden bir silme davranışı ortaya çıkıyor. Bu sözde etiğin ekonomi-politiği, ötekini şiddet kullanır biçimde görmeyi ve onu şedit bir konumda işaretlemeyi tercih ediyor. Bunu sosyalizmin ekonomi politiği adına yapanlar da aynı meşrulaştırıcı pratiğin içine düşüyorlar. Dolayısıyla bazı solcu Türklerin ya da gayri Kürtlerin Kürtlerle ilişkileri ancak şiddetin ekonomi-politiği içinde yer alabiliyor. Fakat sürdürdükleri silme davranışını bozuntuya uğratan; fail ile mağdur arasındaki ayrımı koruyacağız diye şiddeti destekleyen tutumlarını tutarsız kılan başka bir ekonomiyi de içeriyor şiddet. O da PKK'nın iç şiddetidir. Kendini şiddet yoluyla var edenler, kendilerine de şiddet uygular ve yönetme iddiasında oldukları kişilerden bolca öldürürler. 90'ların sonunda şehirlerden Bekaa'ya giden eğitimli gençlerin nasıl da ihanetle suçlanıp infaz edildiklerini anlatıyor Selma Batmaz. 15 yaşında bir çocuğa idrar içirenlerden, naylon eritip insanların vücutlarını haşlayanlardan bahsediyor, el ve ayakları yakılmış iki kızı hatırladığını, her sabah 450-500 kişiyle ölüm poligonuna gittiklerini ve aralarından 3-5 kişinin üstüne kurşun yağdırıldığını söylüyor, onlar can verirken "Biji Serok Apo" diye slogan atıldığını, öldürülenlerin toplu mezarlara gömüldüklerini, Bekaa Vadisi'nin işkence çığlıklarıyla yankılandığını anlatıyor. Bekaa'da yaşananlar Diyarbakır Cezaevi'nde bile yaşanmadı, diyor. Acaba bu insanların ailelerine çatışma esnasında öldüklerini mi söylediler? Öyleyse mezarları nerededir?

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim