Sentez krizi: Tektipten terkibe -2

19.09.2009 19:59

Mücahit Küçükyılmaz

1923'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntısının üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti modern bir ulus ve ulus-devlet inşa etme hedefini benimsedi.

Bu bakımdan, milliyetçiliğin imparatorluk topraklarında yayılmasıyla zayıflamaya başlayan imparatorluk yapısı ve Türklerin sentezcilik özelliği, milliyetçilik kavramının somut meyvesi olan ulus-devletin kurulmasıyla, toplumsal planda değilse de, devlet yönetimi düzeyinde kesintiye uğradı. Osmanlı'nın imparatorluk birikiminin teknik, personel, şematik unsurlarını büyük ölçüde muhafaza eden modern Türkiye Cumhuriyeti, tarihî, siyasî ve felsefî olarak bambaşka bir tercihte bulundu: Tek ulusa dayalı tekil (üniter) bir devlet.

KORKU BEKÇİLİĞİ İLE AYAKTA KALMAK

Bu tercihin olumlu ya da olumsuz niteliklerini veya o gün için ifade ettiği anlamı konu dışı tutarak söylersek, toplum, yönetim katında gerçekleşen bu dönüşümü, inkılâpçıların anlatmak istediği biçimde yorumlamadı ve eski alışkanlıklarını sürdürmek istedi. Bunun sonucunda yeni Türkiye Cumhuriyeti, doğduğu andan itibaren kendisini hem dış, hem de iç politikada gerilimlerin, krizlerin ve tehditlerin sardığı bir ortamda buldu. İmparatorluk da iç ve dış tehditlerle karşılaşıyor, pek çok badirenin ortasında kalıyordu elbette; ancak onun kozmopolit başkenti İstanbul çoğu zaman kriz yönetmekle, Cumhuriyet'in etnik bakımdan homojen başkenti Ankara ise kriz geç(işt)irmekle meşgul oldu. Örneğin, Osmanlı tarihi boyunca devletin yönetim şeklinin değiştirilmesi yönünde herhangi bir toplumsal talebe rastlamak imkânsız gibidir; en radikal taleplerin bile gerisinde daha çok bir kişiden veya icraattan duyulan rahatsızlık yatar ve çoğunlukla o kişi ya da uygulama sultan tarafından değiştirilince huzursuzluk yatışırdı. Cumhuriyet Türkiyesi ise ilk baştan beri korku bekçiliği yaparak ve rejimin her an tehlikede olduğu duygusuyla var oluşunu anlamlandırdı. Belki de böylesi bir ontolojik temelin üzerine bina edilen devlet sisteminin açık, yapıcı, istikrarlı, esnek-güçlü ve farklılıklara tahammül gösterici olmasını beklemek, ona, yüklenebileceğinden fazla sorumluluk atfetmek demektir. Bu çerçevede "yurtta sulh, cihanda sulh" aforizması Ankara'daki statükonun ülkeye ve dünyaya bakışı konusunda açık bir belirleyici niteliği taşımakta, aynı zamanda ikinci kısmıyla da bir çelişkiyi göstermektedir. "Bir Türk'ün dünyaya bedel" olması bile bir temenni, teselli ya da milli motivasyon unsuru olarak anlaşılabilir; fakat güçlü-esnek bir imparatorluktan dönüşerek sünmüş bir ulus-devletin hâlâ "cihanda barış"tan söz ediyor olması herhalde Cumhuriyet önderlerinin aynı zamanda birer Osmanlı subayı olmasıyla ilgilidir.

Burada modern ulus-devlet tecrübesine başkentlik eden Ankara'nın, terkip başkenti İstanbul'a göre önemli bir farkını eklemek gerekiyor: Daha çok monarşiyle yönetilen ülkelere başkentlik yapan İstanbul'da karar alma mekanizmaları, devleti sahiplenme konusunda açıktan ve örtük olarak çatışan pek çok bürokratik kurumu ve siyasal iktidarı bünyesinde barındıran ulus-devletinki kadar karmaşık değildi. Ankara'da ise cumhurbaşkanlığı, hükümet, muhalefet, sivil-askerî bürokrasi ve hatta zaman zaman ulusal basın, "Rejim elden gidiyor!" sloganını aynı anda, birbirilerine karşı atabiliyorlar. Modern yönetim biçimlerinden esinlenerek bir Türk tipi siyasal yapı sentezlemek yerine, alabildiğine biçimsel bir yaklaşımla ağırlıklı olarak Fransız modelini Türkiye'ye giydiren Cumhuriyet modernleşmecileri devlet-millet ikilisi arasındaki makasın gittikçe açılmasına engel olamadılar. Ankara'nın kurumlar arası uyumsuzluğu, özellikle Soğuk Savaş dönemi ve 90'larda, yurtta şahin ve tekbiçimci, cihanda ise güvercin ve silik politikaların izlenmesinde önemli rol oynadı.

Kürt meselesinde İstanbul'a başvurmak

Bugün krizler başkenti Ankara'nın önünde acil sentez bekleyen devlet-millet, merkez-taşra, din-laiklik, Türk-Kürt, tarih-bugün, modernite-gelenek gibi ikiliklerin ve diğer ikircikli meseleler duruyor. "Kürt açılımı", "demokratik açılım" ya da "milli birlik projesi", gerçekte hepsi de doğru olan bu adlandırmaların hangisini benimsersek benimseyelim, Türkiye'nin en acil sorununun da, İstanbul'da somutlaşan imparatorluk tecrübesine başvurulmaksızın çözülmesi zor görünüyor. Zira ancak kendinden emin, milleti ve tarihiyle barışık bir Ankara, kurumları arasındaki kısır çekişmeleri, kuru iktidar kavgalarını ve rejim paranoyalarını aşabilir ve Kürt meselesi, Kıbrıs, Ermenistan gibi sorunlu alanlarda sağlam ve uzun vadeli stratejiler geliştirebilir. Bunun için Ankara ile İstanbul tecrübesi arasında sağlıklı ilişkilerin kurulması ve şimdiye kadar terkipçi değil tektipçi yaklaşımı deneyen Ankara'nın kritik anlarda yüzünü eski payitahta dönmesi gerekiyor. Hazır, Bolu Dağı Tüneli bu iktidar döneminde açılabilmişken, bunu yapmak daha kolay olsa gerek.

Eskiler "Allah devlete zeval vermesin" derlermiş; şimdilerde insanlar, biraz buruk da olsa, bu sözü kullanmaya devam ediyor. Ancak devletin zeval görmemesi için, millete zeval verilmemelidir. Bugün içte ve dışta Ankara'nın göğüs germeye çalıştığı pek çok tehdit ve tehlike arızîdir; fakat bunların çoğunun temelinde yatan ve her fırsatta tekrarlanmalarına neden olan asıl büyük kriz bir sentez krizidir. Türkiye Cumhuriyeti'ni Ankara'ya gelen İstanbullular kurdu; onu yaşatacak olan Ankara-İstanbul sentezidir. 16 devlet kurmuş olmanın gurur okşayıcılığı bir yana; Allah bu millete 17. devleti göstermesin!

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim