Selamun Aleykûm

30.03.2010 16:14

Sümeyye Demir

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (49/13)

Yüce Allah biz kullarını yaratırken biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak, toplumsal varlıklar olarak yaratmıştır. İletişim kurma, bir arada olma, muhabbet etme, kaynaşma gibi elzem duygulara muhtaç kılmıştır. İnsanlar bu sorunlarını gidermek, gönüller arası bağı kurmak, sıcak dostluklar ve arkadaşlıklar oluşturmak, ilk sözel muhabbeti başlatmak, farkındalığı hissettirmek ve aradaki soğukluğu gidermek için, can simidi olan bu sözü kullanırlar.

Pek çoğumuzun ne anlama geldiğini dahi bilmediğimiz, kurulmuşçasına, otomatikman dudaklarımızdan dökülen bir esenlik sembolüdür selam.

İnsanların birbirleriyle kaynaşmaları ve tanışmaları için vesile olan sebeplerin en önemlisi, en kullanışlısı, en masumu ve en hayırlısıdır selamun aleykûm.

Gönüllerde var olan sevgiyi arttıran bir vasıta, bünyesinde her nevi selameti barındıran bir ism-i ilahi, fesad unsurları dışlamış, ilk karşılaşmanın başında, hayır ümidiyle zikredilen bir esenlemedir.

Dostluğun, kardeşliğin, karşıdakine saygı duymanın, mütevazi davranmanın, kalpleri kazanmanın ilk basamağıdır.

Selâm, tahiyye (hayır duası, bereket, hediye) ve iltifattır, bir mücevher gibi yüreklerde asılı duran. Kendi için istediğini, Müslüman kardeşi içinde istemektir ta gönülden. Onun için, Rabden hayırlı niyazda bulunmaktır.

“Kendisine kavuştukları gün, Allah'ın onlara iltifatı, "selâm" dır. Allah onlara çok değerli mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab/44)

“Kim bir Müslüman kardeşi için dua ederse bir melek ‘Senin için de aynısı olsun’ diye dua eder” (Buhari-Müslim)

Kibri törpüleyen, gururu dizginleyen, mütevaziliği öğreten bir mürebbiyedir.

“Rahman'ın(has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) "Selâm!" derler (geçerler)” (Furkan/63)

Kaynaşmayı sağlamak ve muhabbeti arttırmak için bir köprüdür selâm. Yokluğunda eller ve ayaklar birbirine dolanır.

Önemli olan selâmı vermektir, beklememektir karşıdakinden. Çünkü selâm bolluktur, berekettir, hediyedir. Adap ve terbiyeyi öğretir. Öğünmeye meydan vermez. Kulak tıkatır şeytanlarımızın sözlerine.

“Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana selâm verir.” (Müslim)

“Bir selâm ile selâmlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın; yahut aynı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.” (Nisa/86)

Müslüman kardeşini en güzel sözlerle karşılamak, Allah’ın ismiyle şereflendirmek, aydınlığa ve barışa davet etmektir. Çağrı yapmaktır tıkanan kulaklara, mühürlenmiş kalplere, kabaran yüreklere.

“Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (En’am/54)

Cennete bir çağrı, bir hatırlatmadır. Mü’min kardeşini cennet ehli olmaya gönülden bir davettir. Çünkü bir adı da ‘Dârus-selâm’dır, ebedi istirahatgâhımız olması için uğraştığımız sonsuz mekânın.

Müslümanlar arasında bir şifre, arınma yolunda bir paroladır. Cennet ehli olmanın, Rabbin rızasını almanın anahtarı, yüreklerin derinliğinden akıp gelen, dupduru samimiyetin göstergesidir.

“Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzab/56)

Her kültürde ve her toplumda farklı dillerde yer bulsa da kendine, zamanla ‘devletlülerimiz’(!), yaşantımızın pek çok alanında kullanımını kaldırmıştır. Modern çağa(!) ve gelişmiş ülkelere(!) ayak uydurmak adına, bu mücevherden mahrum bırakmaya çalışmışlardır bizleri.

Dini motifleri yansıtmasından, Arap toplumunu çağrıştırmasından veya gelişmemiş milletlerin kültürünü yansıtıyor olmasını düşünüyor olmalarından olsa gerek, ‘selâm, esselâmûn aleykûm’ kelimelerinin yerine, ‘merhaba’, ‘günaydın’, ‘tünaydın’ sözcüklerini yerleştirmeye çalışmışlar hayatımıza.

Okulda derse başlarken öğretmenler, devlet kurumlarında idareciler, kışlalarda askerler hep beynimize kazımaya çalışmış bu kelimeleri. Fakat bilinçli Müslümanlar, selâmı kullanımı sürdürmüşler rejime inat. Bir sokaklara müdahale edememişler, bir de kahvehane toplumuna. Onun dışında, hasıraltı edilmeye çalışılmış derin manaların sahibi kurtuluş habercisi selâm.

‘Selâm’ diyerek kurtuluş vaat etmiş yaradan ve tavsiye etmiş kullarına: “Selâm diyerek cennete girin, selâmlamadan evlere girmeyin, selâm diyeni incitmeyin” diye uyarmış ayetlerle.

“Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selâm ve bereketlerle (gemiden) in! Kendilerini (dünyada) faydalandıracağımız, sonra da bizden kendilerine elem verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır." (Hûd/48)

“Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.” (Nur/27)

Rejimin avuçlarımız arasına bıraktıkları arasında esenleme, selâmlama yerine kullanılan bir tanesi var ki, o da pek hoştur aslında. Belki de Farsça kökenli olması, Arapça (Arapçaya karşı ayrı bir antipati söz konusu) kökenli selâma galip gelmesine yetmiştir.

Sınıfları, hastane koridorlarını, kışlaları, meclis kulislerini, velhasılıkelam meydanları ‘es-selâm’ yerine dolduran ‘merhaba’ olmuştur. O da güvenliği ve emniyeti telkin eder insanlara. Arayı yumuşatmaya çalışan güzel sözcüklerdendir. Kol kanat gerer adeta.

‘Ben size zarar vermem’ derken bir yanıyla, diğer yanıyla ‘rahatlayın, serbest olun’ manalarıyla ev sahipliği samimiyeti oluşturur bireyler arasında. Güler yüzlüdür merhaba, hep tebessüm eder insana.

Kendisini ‘selâm’a rakip zanneden bir de ‘günaydın’ vardı geçmişte, yakamızı hiç bırakmayan. Sınıflara koşarak yerleşmeye çalıştığımız sıralarımızda, öğretmenin ‘günaydın çocuklar’ sözlerine karşılık, avazımız çıktığınca bağırışlarımız çınlatırdı ortalığı. Sabah olursa ‘günaydın’, gününüz aydın olsun demek isterdi büyüklerimiz. Öğleden sonra ise ‘tünaydın’.  Asıl manası geceniz aydın olsun (tün: gece) demek olsa da, öğleden sonraları için makbul görmüştü sevgili büyüklerimiz, zorlama bir tanımlamayla…

Selâmlamaya gericilik, görgüsüzlük addedilmişti bir kere. Kefenin gözü dolduruluyordu güya modern sözlerle.

Oysa selâm, belli bir zamanı olmayan, tüm zamanları kuşatan bir temenni; günaydına, tünaydına, merhabaya meydan okuyan, ısınmış tüm kalplerin baş tacıdır.

Selâm ve dua ile.

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim