Şehir ayrıntılarda gizlidir

29.09.2009 00:32

Müslim Coşkun

Şehir insanı içine çeken bir dehliz gibidir. Karşınıza ne zaman ne çıkacağını, nelerle karşılaşacağınızı bilemezsiniz. Uzunca bir koşturmacayla birlikte hızla akıp giden zamana ayak uydurmaya çalışırsınız. Daha ne olduğunu anlayamadan karışıp gidersiniz kalabalığın arasına. Zaman mefhumunun bir karşılığı yoktur şehirde. Bunu ancak bir Anadolu kasabasına yolunuz düştüğü zaman anlayabilirsiniz. Zamanın adeta durduğu Anadolu'nun bir köşesinde, bereket denilen sahici bir kelimenin de varlığından haberdar olursunuz. Şehirde hızla tükenen saatler Anadolu'da saniye mertebesinde işler ve böylece zamanla mekânın anlamlı buluşmasına şahitlik edersiniz.

Şehir hep geçmişine ihanet ederek varlığını sürdürür. Hiçbir şey yerli yerinde durmaz. Sürekli değişir, bu hızlı değişim başınızı döndürür. Her an yeni bir yüzünü gösterir. Tam o yüzle bir aşinalığınız olur, alışmaya çalışırsınız, birden terk eder sizi. Oracıkta kala kalırsınız bir başınıza. Önceleri insanlar bulundukları semte bir anlam katar, insanla yaşadığı mekân arasında bir ünsiyet bağı oluşurdu. Zaman, mekân ve insan üçlemesi şehre bir anlam, bir değer katardı.

Şehir büyüdükçe, kabuğunu kırdıkça sizden uzaklaşır. Çünkü siz çok eskide kalmışsınızdır ve şehir sizi çoktan terk etmiştir. Yine de umudunuzu yitirmezsiniz. Karışırsınız kalabalığın arasına. Bir nefes almak istersiniz. Tarihin ve anıların izini sürerek bir çıkış noktası bulmayı denersiniz. Şehir ayrıntılarda gizlidir. Bunun şifresi tarihi mekânları her şeye rağmen içinde barındıran semtlerde saklıdır. Eğer geçmişten süzülerek bugüne devşirilen bir mekâna ayağınız sürçmüşse, bu, şehirle aranızda bir dostluğun başlayacağına işarettir. Artık sizin için zaman durmuştur. Tarihle mekânın birleştiği şefkatli kollardasınız, sarıp sarmalar sizi, kırk yıllık bir dost gibi. Uzun bir yolculuğa çıkarsınız. Konuşursunuz şehirle. Bir demli çay eşliğinde tarihin tozlu sayfalarını aralarsınız. Dertleşirsiniz, içinizi dökersiniz ve ancak o zaman anlarsınız ne kadar çok konuşacak şeyinizin olduğunu. Mesela Arnavut kaldırımı, daha ilk günkü gibi sağlam ve sahicidir. Uzun bir sır yumağıdır. Asırlık bir yolculuk gibidir. Ne çok şeye şahit olmuştur, kim bilir? Bahçesinde çay içtiğiniz, harman tuğlayla yapılmış olan tarihi kahvehane sır küpüdür. Duvarlarının arasına işlemiş olan sırlarını açığa vursa ciltler dolusu kitaba sığmaz. İşte yıkılmaya yüz tutmuş tarihi ahşap konak. Kim bilir neler gördü, nelere şahit oldu, hangi sevdalara ev sahipliği yaptı? Ayağınızın değdiği tarihi semt sizi içine çeker. Bütün sırlarını sizinle paylaşmak ister. Herkese yüz vermez. Bunun için onun dilinden anlamak gerekir. Mekânın en güzel yerine postunu sermiş olan birkaç asırlık cami ve sessiz müdavimlerinin konakladığı haziresi, sırtını camiye dayamış olan hamam, üzerinde tarihin derin izlerini taşır. Yine zamana direnen, yaşı asırlara uzanan bir çınar ağacı size dostluk elini uzatır ve uzatılan eli güvenle sıkarsınız. Aranızda derin bir sohbet başlar, uzun bir süre hasbihal edersiniz. Tarihin derinliklerine dalarsınız. Şehir işte budur. Zamanla mekânın uyumunun bu kadar birbirine yakıştığı yer. Asırları bağrında tüketen şehir, size unutamayacağınız anlar yaşatır.

Bundan yirmi beş yıl önce küçük köyden büyük köye taşındık. O zamanlar Kağıthane bizim için kocaman bir köydü. Köyde alış-veriş için çarşıya inilirdi, burada da öyleydi. Tarihi mekânların çok oluşu bu koca köyü gözümüzde hep sevimli kılmıştı. Lale Devri döneminden kalma Zabitan Köşkü, tarihi kışlanın direnen kapısı, Aziziye Camii, Daye Hatun Camii ve Sıbyan Mektebi tarihle aramızda her zaman bir köprü oldu. Biz her ne kadar Zabitan Köşkü'nün harabelerine ve Sadabad denilen bölgele sıkça giderek Lale Devri'nin izlerini sürmeye çalışmış olsak da, yıllar sonra Kağıthane köyünün yamaçlarına kondurulan süslü maketlerde, insanların Lale Devrini yaşayacaklarını nereden bilebilirdik. İnsan elinin değdiği her şey gibi şehir de kimliğini ve kişiliğini geride bırakarak bir karmaşanın adı oluyor. Son yıllarda gördüğümüz bu.

Yukardaki satırlar hiç hesapta yoktu. Amacım önemli öykücülerimizden birisi olan Yıldız Ramazanoğlu'nun büyük bir tat alarak okuduğum İçimden Geçen Şehirler (Selis, 2005) adlı kitabı üzerine birkaç şey söylemekti. Yıldız Hanım, belli aralıklarla ziyaret ettiği Tahran, Londra, Mekke, New York, Frankfurt, Kıbrıs, Saraybosna, Stockholm, Sabra-Şatilla, Şam, Erivan ve İskendiriye şehirlerinde edindiği izlenimleri öykücülüğün sağlamış olduğu imkânları da kullanarak bir güzel kâğıda aktarmış. Bu arada en çok ilgimi çeken bölüm, yazarın Mekke ile New York'u ve Ankara ile İstanbul'u karşılaştırması oldu. Yazara göre sanılanın aksine Ankara, İstanbul'a göre daha sakin, daha dingin bir şehir. Doğrusu Yıldız Ramazanoğlu, İçimden Geçen Şehirler'de okuyucuyu keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.

MİLLİ GAZETE

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim