Özgüvenimize giydirilmiş deli gömleği; darbeler

13.02.2011 01:46

Nevzat Bayhan

"Her darbe kendi oligarşisini doğurur" diye kestirme bir önerme ile başlamak mümkündür; içinden "aydın", "darbe", "ordu" ve "siyah", "beyaz" kavramlarının geçtiği bir cümleye...

Kuşkusuz, son zamanlarda "esmer" denilerek biraz esnetilmiş olsa da "seçkin" ve "halk" diyalektiği üzerinden gelişen ve "halka rağmen" kisvesiyle her türden ucuz "terzi" numaralarına kapı aralayan "yol"ların derde çare olmadığı da bugün gün gibi aşikârdır. Ülkemizin neredeyse son yüzyılını belirleyen "darbe" mantığının, "halk"ın her "yönelişinin" önüne bir barikat gibi dikilerek, onar, yirmişer yıllık durağanlık, gerileme ve hafıza kaybına neden olduğunu bugün en azından yüksek sesle konuşabiliyor, tartışabiliyoruz...

Aslına bakılırsa "modern"leşme sürecimizin eğilim ve yönelimleri zaman içinde "gerçek" ile "ütopya" arasında ve hatta kadim "hayal" ile modern ütopya arasında ciddi kırılmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kırılış azınlık/çoğunluk sarkacında, oligarşik varoluşlar lehinde bazı "hak"ları "haksız" gasp etme yetkisini vehmetme durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede, ülkesinin kültürünü dışlayan, aşağılayan ya da unutan "sera" aydınlarının yabancılaşmasının aynı tonlamayla diğer alanlarda da oluşturulan "seçkinci" elitin tezahüratı ve "zor"uyla bir koroya dönüştüğünü göz ardı edemeyiz. Yıllar yılı bu tezahüratın zuhuratıdır, yaşadığımız acı, kanlı ve trajikomik "darbe"ler...

"İnsan nisyan ile maluldür", sözünün gölgesinde belki de gönlümüzde en yoğun gelgitleri oluşturan, "darbe" kavramını "masumiyet" ve "cinayet" kavramları ile örtüştüren serencamını, yakın "ihtimal"lerden başlayarak geçmişe "atıf"larla ilerletmek mümkündür. İşin belki de en "âşikar" bidayetini 27 Mayıs'ı gözden ırak tutmadan, bir "sarmal" gibi özgür düşüncenin ve milli refleksin önünü kesen "darbe" zihniyetinin ve "sivil" uzantılarının ortaya çıkması bu sancılı sürecin de sonunu getirecektir. Bugün, o anın suçluluğuyla kendi sessizliğine gömülenlerin birçoğu, o gün ilk "günahsız"ın taşı atmasını beklemeden boca etmişlerdi eteğindeki taşları... Günümüzün meşhur bir edebiyatçısı ve köşe yazarının 27 Mayıs öncesi mesleğe bakış açısını anlatırken, çalıştığı gazetenin politikasını da ifşa eder tarzda, "O günlerde Menderes'in yaptığı her işe bir kulp bulup, eleştirmek konusunda talimliydik" itirafını bugünün "örnek"leri ile birleştirmek, günü okuyan kişilerin rahatlıkla yapabileceği bir zihinsel reflekstir. Zira "medya"nın bir kısmının "zor zaman"larda "masumiyet" sınavından kaç alacağını düşünmekte fayda olacaktır.

Sanırım bu konuda 27 Mayıs darbesi sürecinde Ankara'daki Amerikan Büyükelçisi Fletcher Warren'in Washington'a gönderdiği mektup, "yaralı bilincimizin" geçmiş, sanrılı ve sancılı dönemine ait bir gözlemi ifade etmesi bakımından önemlidir: "Bütün meslek hayatım boyunca, Menderes ve DP liderlerine karşı, aydınların ve ordunun duyduğu gibi bir nefreti hiçbir yerde görmedim. Başka bir ülkede olsa bu insanlar, tarafsız yargılanmaları ve insaflı davranılması için ayağa kalkarlar ama Türkiye'de Bayar, Koraltan, Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idam edilmesi için çağrı yapıyorlar! Bu tablo gerçekten korkutucu..." Genç kuşakların "okuduğu" yakın geçmişimiz, belki yaş olarak o dönemleri hatırlayanların "aynel yakin" gözlemlediği, "hakkal yakin" yaşadığı bir(çok) hayat hikâyesidir. Ve 27 Mayıs ile başlayıp devam eden birçok darbe sürecinde, teşebbüslerinde ülkemizi bir korku filminin doğal "platosu" haline getiren zihniyetin de yüz ifadesidir aynı zamanda.

Bugün dönemin tanıkları konuştukça, "özgü-ven"imizin kırıklarından nasıl bir enerjinin sızdığını daha rahat görebiliyoruz. Her türden "sivil" varoluşun önünün nasıl "darp" edilerek kesildiğine, "iktidar" algısının "muktedir" olamayarak içinin boşaltıldığına ve "sorumluluk" mevkilerinin "sembolik" alanlar haline dönüştürüldüğüne bu itirafnameler sayesinde daha yakından şahit oluyoruz. Yakın geçmişimize damgasını vuran bu "travmatik" varoluşlar silsilesinde, "rağmen" inşa edilmeye çalışılanın bir "deli gömleği" olduğunu ve "elimizi kolumuzu" bağlayarak bizleri acze düçar kıldığını da fark ediyoruz. Mazinin içi boş "hamaset" olmadığını, "öğrenilmiş acziyet"imizin tevazudan değil "şartlı refleks"lerimizden kaynaklandığını da biliyoruz... "Yurtta sulh, cihanda sulh" öğretisini görmezden gelerek, "Yurdun dört bir yanı düşman..." safsatasıyla "sinmiş" yığınların "yurtta düşman, cihanda düşman" paranoyalarıyla ülke ve insanımızın bölünüp çarpıştırıldığını da üzerimizdeki sis ve toz bulutu kalktığında daha yakından görüyoruz.

Kuşkusuz "saf" zamanlarımız oldu, "kandırılmaya" müsait!.. Ve daha "akil" çağlar yaşadık, "hikmet"i keşfedip "olay"ların sırrına vâkıf olduğumuz... Bugün geçmişe hikmet gözüyle bakıp, sağduyu ile "olan"la hesaplaşabileceğimiz "reşit" bir zamanda yaşıyoruz. 27 Mayıs ile başlayan süreçte sadece 2,5 ay içinde 25 demokrat gazeteci hapsedildi. Sonra, Menderes, Zorlu ve Polatkan yani bir başbakan ve iki bakanı idam edildi, 450 önemli şahıs yıllarca hapiste çürütüldü. 360 general ve 7 bin subay emekliye ayrıldı. Mart muhtırasında hakkıyla seçilmiş ve ülkeyi yönetme iznini almış meşru bir iktidarın onuru, gururu yer ile yeksan edildi. 12 Eylül darbesinde on binlerce kişi fişlendi, namüsait şartlarda yargılandı ve işkenceden geçirildi, onlarca kişi asılarak idam edildi. 28 Şubat 1997 darbesiyle; hükümet değiştirildi, yüz binlerce kişi fişlendi, başörtülü öğrenciler önce ikna odalarına alındı, daha sonra üniversitelerden tabiri caizse kovuldu... Bu zihniyetin uzantısına, günümüzde de "ay ışığı"nda yolunu kaybetmişlerin, halkın bilincine "balyoz" indirme teşebbüsleri ile şahit olmuyor muyuz?

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, adil yargılanma, kanunların eşit ve insaflı uygulanması, kişi hak ve özgürlükleri önemlidir diyen geleneksel hak ve adalet anlayışı yerine, "Haklar ve hürriyetler halk için değil sadece "gerçek vatandaşlar içindir!" deme talihsizliğini gösteren "darbeci adalet'i yani jakoben bir saplantıyı çağrıştırıyor "darbe kültürü"... Batı ülkeleri yüzyıllarca bu jakoben felsefe ve tutumla sarsıldı. Kamplara bölünen halk; kralcılarla cumhuriyetçiler, laiklerle Katolikler, sağcılarla solcular, merkeziyetçilerle çevreciler, devletçilerle liberaller, sömürgecilerle adaletçiler ayırımının getirdiği insanlık dışı tutumlarla, rahata hasret kaldı.

Bunu gelişmeye ciddi bir engel ve ayak bağı olduğunu fark eden gelişmiş ülkeler, söz konusu düşünceyi sınırlarının dışına çıkarmış, vatansız kalan bu düşünce geri kalmış ülkelere göç ederek, kendisini hasretle bekleyen ve onun için her şeyi göz kırpmadan feda edebilen toplumları bulmakta zorluk çekmedi. Zaten kısıtlı ve kısır imkânlara sahip olan bu ülkeler, jakobenlerin palyatif saplantıları ile var olan bu minnacık imkânlarını da öncelik sırasında yüzüncü sırada bulunan ihtiyaçlara harcayarak ülkeyi ve toplumu daha da fakirleştirmiştir. Bu süreçte bütün özgürlükler de kapalı kasalar içine konduğundan insanlar "ezilmeyi, sömürülmeyi" kaderi olarak algılayıp sessiz kalmayı yeğlediler. Halkın bu suskunluğunu 'sükût cevabı' olarak değil 'ikrar' olarak anlayanlar, öncü sarsıntılarından "ders" çıkarmadıkları ciddi bir "deprem"le yüzleşeceklerine inanmadılar.

Ve maalesef demokrasi ve darbe kısır döngüsü artık üçüncü dünya ülkelerinin kaderi olarak görüldü. Küresel güçler yasaların bir kenara bırakıldığı bu dönemleri daha fazla zaman harcamama ve tek kişiyi iknayla her şeyi yapabilme, kârına kâr katabilme komedisini çok sevdiler. Demeç ve söylemlerinde karşı olduklarını ifade etmelerine rağmen kaotik ortamlardan istifade etme, hatta derinden desteklemeyi de ihmal etmediler.. Ülkesini ve insanını seven herkesin demokrasi, hukukun üstünlüğü, kişi hak ve özgürlükleri gibi kavramlara hayati birer ihtiyaç olduğunun bilinciyle sahip çıkması gerekir. Bizdeki darbeci kültürün batı versiyonu (sürümü) olan jakoben tutum aslından bir tür anti kültür olup sivil ve medeni toplumların önündeki en büyük tehlikelerden biridir; maddi ve manevi bağlamda yani insanın var olabileceği her alanda kişilerin özgürlüğünün kısıtlanmasına giden insanlık dışı bir yoldur... "Kartondan" tahriklerle "kifayetsiz" yanlarına geçmişte buldukları "desteği" arayanların, ordunun siyasette müdahalesinden medet beklemeleri de hayli ironik bir fotoğrafı ifşa etmektedir.

Şubat ayının hatırlattığı ve silsile halinde tahattur ettiğimiz bütün "darbe"lerin, darbe çağrılarının ve kaosun sene-i devriyesinde, temennimiz odur ki, bırakalım içimizdeki "sivil", "reşit" olmak için "sınansın" hayatın "varyant"larında... Ve herkes kendi "mevzi"sinde demokrasinin ve toplumun değişim taleplerinin karşılanması için üzerine düşeni yerine getirsin... Her hatasında azarlanan bir "çocuk" gibi gayrimenkul bir "vesayet" sisteminin ağırlığını yüklenmeden, "muasır medeniyet" hayaliyle gelişip boy atsın, serpilsin.. Bir zamanlar olduğu gibi adalet, medeniyet ve insaniyet deyince insanlığın gözünde bu topraklar tüllensin..

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim