Osman Can’ın çiğnenen onuru

27.07.2008 23:32

Orhan Gazi Ertekin

Tüm o doğrudan veya dolaylı taciz ve tarizlerle Osman Can’ın çiğnenen onurunu dert etmemiz, bu gürültü arasında çok mu lüks?

Hani şu iki dava var ya; yani “kapatma davası” ile “türban davası”nın seyri, her meşrepten meraklılarını Anayasa Mahkemesi’nin iç dünyasına doğru iz sürme eğilimine sevk etti. Hangi mahkeme üyesini, hangi cumhurbaşkanının atadığı eskiden beridir ilgilerimiz arasındaydı ve bu türdeki ilgilerde pek bir sorun da yok aslında. Mahkeme üyelerinin geçmiş eğilim ve karar gerekçeleri de bu tür merakların merkezi noktalarından tabii ki. Heyet üyelerinin görüşme trafikleri de en azından gazeteciler açısından meşru ilgiler arasında olmalıdır. Davanın ne zaman karara çıkarılacağı sorusu da neden öğrenme ve bilgi edinme hakkımızın dışında kalsın ki? Tüm bu noktalar dünyanın her yerinde bilimsel-akademik ve medyatik ilgilerin temel malzemelerini oluştururlar.
Velhasıl son altı aydır merakla takip ettiğimiz türban ve kapatma davalarında bu ilgi noktaları da ilk önceleri önplandaydı. Fakat, her iki dava dosyasının teslim edildiği raportör Doç. Dr. Osman Can’ın -galiba- öngörülmeyen akademik ciddiyet ve tutarlılığı ve davanın bilgisini kurmaktaki yetkinliğiyle kapatma beklentileri karşısında aşılması zor yeni ve güçlü bir kürsü inşa etmesi bazılarını bu hesaba katılmadık durumla başa çıkmak için hiç olmadık meraklara doğru sürüklemeye başladı. Sanki başka işleri yetmiyormuş gibi bir de hiç hesapta olmayan raportör Osman Can’ın varlığı ile cebelleşmeyi yapılacaklar listesine eklemeleri gerekiyordu. Böylece eyleme geçen “Osman Can Kimdir Korosu”nun ilk solo eserini emekli C. Savcısı Vural Savaş seslendirdi. Her bir sözcüğünü anlaşılmaz bir kibirle donatarak, Osman Can’ın, yazdığı kitapta bile “hiçbir hukukçunun kabul edemeyeceği şeylere yer vermiş” olduğunu, “önyargılarının bulunduğunu”, “elbette böyle yazan insanı görevlendirirlerse iddianamenin iade edilebileceği yönünde görüş” belirteceğini, “kendince olmayacak ihtimaller ürettiğini” birer birer sıraladı sahnesinden. Belli ki zekice ifadelere ihtiyaç duymamış Savaş. Ardı ardına taciz etmeye devam ediyor ve Can’ın “daha odak haline gelmenin ne anlama geldiğini bile doğru dürüst anlamamış” olduğunu ekleyerek çıkışmayı da ihmal etmiyor. Sevdiğim Şairler ve Şiirler adını verdiği kitabını bile hiçbir şiir sahibinden izin alma gereği duymadan yayınlama hırsı ve cüreti gösteren bir hukuk adamının kuşkusuz Osman Can için ayrı bir incelik göstermesi ve bu konuda entelektüel zevklerimizi akıl oyunlarıyla parlatması beklenemezdi. Lafını tabii ki hep alıştığı gibi doğrudan savuracaktı!
Üstüne üstlük Vural Savaş’ın coşturduğu sahne tabii ki durulmadı ve bu kez Cüneyt Arcayürek hızını alamadı: “Haşim Kılıç, ... yüksek mahkemede görevli 20’den fazla raportör arasında cımbızla seçtiği ve laikliğe karşı yazılarıyla tanınan ve türban konusunda peşin hükme sahip raportör Osman Can’ı görevlendirdi... AKP böylece... çabasını... yüksek mahkemede de yandaşlar kazanarak sürdürüyor”. Fakat, Arcayürek’in AKP yandaşı saydığı Osman Can’ın asıl yerini, bu kez uzun araştırmalardan sonra “helak olan” Fatih Altaylı gösteriyor: “Can, aslında DTP’ye yakın”. Salla gitsin! Denk gelmezse düzeltsin! Osman Can’ın akademik çalışma ve yazılarına yetmekte zorlandığını da itiraf eden Altaylı, Can’ın raporunu 1 yıl öncesinden zaten yazdığını ifşa ediyor, bu Anayasa’nın yüzde 90’ına inanmayan Can’ın istifa etmesi gerektiğini söylüyor. Can’ın Anayasa Mahkemesi’nde “yalnız adam” olduğunu ve bu nedenle “harcanabilir” niteliği nedeniyle bu davalarda seçildiğine yönelik sevincini de saklayamıyor. Ama tabii ki orada da durmuyor. Fakat okuyanlar kusura bakmasınlar artık. Çünkü ben bu saçmasapan sözleri sıralamaktan yoruldum. Artık her yerde “Haşim Kılıç’ın adamı” sözlerine kadar ulaşan bu laflar öyle olduğu yerde de bırakılmıyor ama, şimdi tüm bu sözlerin, kimi hakaretlerin, aşağılamaların, bir insanın kimlik ve kişiliğini keyfince çekiştirme cüretini gösteren bu şahısların hangi sözlerini düzelteceksiniz ki? Anayasa Mahkemesi raportörlüğünün anayasaya inanmakla ilgili bir vasıf gerektirmediğini ve gerektirmeyeceğini, hukuki bilgi ve yetkinliğin esas olduğunu, eğer raportörden anayasaya inanç ve iman talep edersek bunun faşist bir istek olacağını mı anlatacağız? Normal bir demokraside bir hukukçunun, herhangi bir konuda önceden kitap çalışması yapmasının bir kabahat değil, tam tersine bir derinlik ve tecrübe olarak kutlandığını mı söyleyeceğiz? Bunun ihsas-ı rey ile hiç ilgisinin olmadığını mı belleteceğiz? Tıpkı Akşam gazetesinden İsmail Küçükkaya’nın “Raportör darbe karşıtı sempozyumda ne arıyor”, “Yargının tarafsızlığına uygun mudur?” yollu çıkışmaları gibi tüm bu sözler eğer kahredici bir bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa tamamen kasıtlı bir saldırı, ama daha çok da ele geçirilen kudretli medya sahnesinin dehşetli bir kullanımından başka bir şey değil aslında. Nihayetinde tüm bunlar gösteriyor ki bu kişilerin raportör Osman Can ile bir ilgi ve alakaları yok. Ne üzerinde tartıştıklarının bile farkında değiller. Konuyu bilmedikleri de zaten pek belli oluyor. Evet. Belli ki Osman Can başka bir kavganın tam ortasında “ele geçirilen”, harcanmaya ve onurunun çiğnenmesine açık, bir “yalnız adam” onlar için. Söyleyecek çok şey var. Ama onlara onurun bir gösteri değil sahici bir hayat dersine ilişkin olduğunu söylesek biraz içlerine dönebilirler mi acaba? Bunu umut edebilir miyiz?

Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru
ODTÜ’deki master derslerimiz sırasında bu konuda hassas olan kıymetli hocam Prof. Raşit Kaya’nın birkaç kez yinelediği bir sözünü hatırlıyorum. Aslını çıkaramadım. Ama Türkçesi şöyle bir şeydi: “Eğer bir şey medyada gerçekmiş gibi gösteriliyorsa, o, artık sonuçlarıyla birlikte gerçektir”. Yani, eğer ömründe bir tek silah bile görmemiş, hiçbir şiddet eyleminin içine girmediği gibi, böyle bir şeye şahit dahi olmamış bir kişiyi siz medyada “terörist” olarak tanıtırsanız, o kişi artık toplum açısından gerçek bir teröristtir. Çünkü bakkalından manavına, kahvecisinden iş arkadaşına herkes onun bir “terörist” olduğu gerçeğini her bir davranışlarıyla yeniden üretir durur. Yan bakar, şüphe duyar, çekinir, ya doğruysa der. “Yok ya! İyi birine benziyor” derken bile “terörist” olduğu duygusu orada duruverir. Tıpkı Heinrich Böll’ün Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru romanında anlattığı gibi. Medyada insanların kişisel değerlerinin ayaklar altına alınması, hedef haline getirilmeleri, aslında bir insanın hayatının onun isteği hilafına çekiştirilmesinden, onu kendini asla savunamayacağı bir kuyunun içine atmaktan farklı değil.
Peki şu halde, tüm o doğrudan veya dolaylı taciz ve tarizlerle Osman Can’ın çiğnenen onurunu dert etmemiz, bu gürültüler arasında çok mu lüks? Hiç tanımadıkları, bilmedikleri halde bir “tehlike” ve “yandaş” gibi göstermekte tereddüt etmedikleri bir adamın hayatına bu seviyede el atmaktan dolayı utanmayı başarabilecek kimse var mı? Peki kavgalarımızı onurla takip etmek çok mu zor?

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim