Ortadoğu ve dünya barışı için baskı ve yaptırım İsrail'e de uygulansın

13.04.2012 00:20

Haluk Özdalga

İran'ın nükleer programı konusunda Türkiye'nin tutumu ile İran-Türkiye ilişkilerinin ayrı değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilebilir. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu iki ülkenin Ortadoğu için farklı vizyonları olduğunu bir kez daha gösterdi. Dış politikada her ülke milli çıkarlarını göz önünde bulundururken, bu ihtiyacı öncelik verdiği temel ilkelerle beraber karşılamaya çalışır. Milli çıkarlar ile değerlerin kesiştiği ve çatıştığı alanda, her ülke kendi vizyonunu şekillendirir.

"İsrail'in nükleer gücü, zaten kırılgan dünya barışını tehdit ediyor. Bugün söylenmesi gereken için, yarın çok geç olabilir." Günter Grass

İstanbul, P5+1 ülkelerinin İran'la yürüttüğü müzakerelere bir kez daha ev sahipliği yapıyor. Bilindiği gibi P5+1, nükleer silahlara sahip beş büyük ülke ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa'ya ilaveten Almanya'dan oluşuyor. Liderliğini ABD'nin yaptığı Batılı ülkeler, İran'ın nükleer programının sıkı bir denetim altına alınmasını, şeffaf bir şekilde sürdürülmesini, mümkünse durdurulmasını ve nükleer silah imal edilmesinin engellenmesini talep ediyor. Batılı ülkelerin İran'ın nükleer programına karşı yürüttüğü muhalefet, az rastlanır türden bir ikiyüzlülüğü ve çifte standardı temsil ediyor.

İsrail 45 yıldır plütonyum kullanarak nükleer silah üretiyor. Plütonyum, enerji üreten nükleer santrallerden çıkan kullanılmış yakıt çubuklarının işlenmesiyle elde ediliyor. Negev çölünde 1960'larda inşa ettiği Dimona reaktöründen elde edilen plütonyumla ilk nükleer silahlarını 1967 Savaşı'ndan hemen önce yaptı. O günden beri bu tesisten elde edilen plütonyum, İsrail'in mevcut nükleer silahlarının ana kaynağını oluşturuyor. Ancak İsrail'in sahip olduğu nükleer silahların sayısı tam olarak bilinmiyor. Çünkü İbranice 'amimut' siyaseti adı verilen resmî tutum, hiçbir bilginin telaffuz edilmesine izin vermiyor. Amimut; bulanık kılarak örtme, opaklık, yani şeffaflığın zıddı anlamına geliyor.

Dimona santrali başlangıçta 24-26 MW gücünde kuruldu, kapasitesi tedricen artırılarak 150 MW'a (bazılarına göre 200 MW) çıkarıldı. Bir adet nükleer silah için 4 ila 5 kg plütonyum gerekiyor ve 1 MW gücünde bir santral 24 saat çalıştığı zaman 0,9-1,0 gram plütonyum elde ediliyor. Yıllar boyunca Dimona'nın gücünün ne zaman ve ne kadar artırıldığı ve yılda kaç saat çalıştırıldığı gizli tutuluyor. Ancak, makul varsayımlara dayalı basit hesaplar, Dimona'nın bugüne kadar kolaylıkla 2.000 kg plütonyum üretmiş olabileceğini gösteriyor.

Diğer taraftan İsrail'in yaklaşık 4,4 kg plütonyumla bir nükleer başlık yapabildiği, yıllar boyunca silah yapımına uygun değişik radyoaktif malzemeyi özellikle Avrupa'dan kaçırarak ülkesine getirdiği, santrifüj ve lazer yöntemleriyle uranyum zenginleştirdiği de biliniyor. Bütün bunlar, şu anda İsrail'in elinde en az 400 adet nükleer silah başlığının bulunduğunu gösteriyor. Bazı uzmanların tahmini daha da fazla. Ayrıca İsrail'in elinde, atom bombasından defalarca daha yüksek tahrip gücüne sahip hidrojen bombası (termonükleer bomba) ve saldırı amacı taşıdığı ABD Kongre Ofisi tarafından teyit edilmiş kimyasal ve biyolojik silahlar gibi başka kitle imha silahları da bulunuyor.

İsrail'in stratejik duruşu başlıca altı unsurdan oluşuyor: Şeffaf olmama (amimut), kamuoyu denetiminin yasaklanması, doğru bilgi vermeme, orantısız güç kullanma alışkanlığı, mahvetme eğilimi (Samson seçeneği) ve uluslararası hukukun dışında kalmak.

Şeffaf olmama sadece teknik bilgilerle sınırlı değil. Daha vahimi, nükleer silahların hangi koşullar çerçevesinde kullanılacağıyla ilgili İsrail'in hiçbir doktrin tartışması ve beyanı bulunmuyor. Nükleer silahlara sahip her ülke, beyan edilmiş bir stratejik doktrine sahiptir. Mesela Çin, Hindistan ve Pakistan, nükleer silahı kullanan ilk ülke olmayacaklarını taahhüt etti. ABD kendi doktrini çerçevesinde, nükleer silahı kendi ülkesine dönük nükleer saldırıları caydırmak için kullanacağını ve nükleer silaha sahip olmayan ülkelere karşı bu silahları kullanmayacağını beyan etti. İngiltere, sadece kendisine karşı kitle imha silahları kullananlara karşı nükleer silah kullanacağını açıkladı, vs. İsrail'in ise, beyan edilmiş bir stratejik doktrini yok, ama ancak yerine göre gözlenmesi mümkün bir duruşu var. İsrail'in bu siyaseti, Ortadoğu için kesif bir bilinmezlik, dolayısıyla yüksek risk anlamına geliyor.

İsrail'in kamuoyu denetimini yasaklaması, şeffaf olmama siyasetinin devamıdır, ama farklı bir duruma işaret eder. İsrail kamuoyunun değişik yollardan sahip olabileceği bilgiler çerçevesinde dahi konuyu tartışması yasaktır. Askerî sansür kurulu, gazetelerde veya başka medya organlarında İsrail'in nükleer silahları konusunun herhangi bir yönüyle tartışılmasına izin vermez. Hiçbir demokratik ülkede görülmeyen bu durum, İsrail kamuoyunun etkili olma ve demokratik denetimin muhtemelen ılımlı sonuçlar yaratma imkânını ortadan kaldırıyor.

İsrail'de üst düzey yetkililer nadiren konuyla ilgili açıklama yapar, o takdirde de gerçek dışı beyanlarda bulunurlar. Bunun en çarpıcı örneği, mevcut Başbakan Netanyahu dâhil en yetkili siyaset adamlarının yıllardır tekrarladığı "Ortadoğu'yu nükleer silahlarla tanıştıran ilk ülke İsrail olmayacak" ifadesi. Bu beyanın, taşıdığı maksatlı muğlâklık bir tarafa, hangi anlama gelirse gelsin gerçeklerle bağdaşmadığı açık.

nükleer tehdit yeni değil

İsrail elindeki kitle imha silahlarını, her zaman orantısız bir şekilde kullanma eğilimi sergiledi. Sadece konvansiyonel silahlarla savaşan ordulara karşı veya kendisi için hayati riskler taşımayan durumlarda dahi bu silahları konuşlandırdı veya kullandı. İlk nükleer silahlarını imal ettikten kısa süre sonra çıkan 1967 Savaşı'nda topçu bataryalarına bu silahları yüklemişti. 1973 Yom Kippur Savaşı'nda en az 108 adet nükleer başlık taşıyan füze, topçu bataryalarına yüklendi, nükleer başlıklı füzeler taşıyan 8 adet F4 uçağı Şam ve Kahire'ye saldırmak üzere 24 saat yüksek alarmda hazır tutuldu. 2008 Gazze saldırısında, savaşı kaybetme ihtimali veya savunmasız Gazze halkından gelen herhangi bir hayati tehdit bulunmamasına rağmen, kimyasal silahlar kullandı.

İsrail'in bilinen bir caydırıcılık stratejisi, David Ben Gurion ve Simon Peres gibi önde gelen liderlerin 'Samson opsiyonu' olarak adlandırdığı topyekûn mahvetme seçeneği. İlham kaynağı, öleceğini anlayınca etrafındaki herkesi öldüren Samson hakkındaki Tevrat hikâyesi. Bu stratejiye göre İsrail, varlığının tehdit altında olduğunu görürse, bütün askerî gücünü harekete geçirerek toptan imhaya dönük bir tepki gösterecek. Ancak imha sadece o tehdidin kaynağını değil, başkalarını da kapsayabilecek. Hastalıklı bir ruh halini yansıtan bu yaklaşımı, Hebrew Üniversitesi profesörü Martin van Creved şöyle özetliyor: "Yüzlerce atom bombamız var ve bunları Roma dâhil her yöne atabiliriz... Kendimizle beraber dünyayı da batırma gücümüz var. Sizi temin ederim ki, İsrail batarken dünya da batacak."

Nihayet İsrail'in duruşunun bir başka dikkat çekici özelliği, kitle imha silahlarıyla ilgili önemli uluslararası sözleşmelerin hiçbirini onaylamamış olması. Birleşmiş Milletler'in Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme, Kimyasal Silahlar ve Biyolojik Silahlar anlaşmalarından hiçbirine taraf olmayı uygun bulmadı ve kendini uluslararası hukukun dışında tutuyor.

Kitle imha silahları açısından bölgede en büyük tehdit İsrail. Ortadoğu'da muhtemel bir nükleer silahlanma yarışının esas nedeni de İran'ın nükleer programı değil, İsrail'in nükleer silahları ve bu ülkenin yukarıda özetlediğimiz ürkütücü stratejik duruşu. İsrail'e dur denmediği sürece, bölgede nükleer silah arayışı son bulmayacak. Batılı ülkeler İsrail'i görmezden gelmeyi ve ikiyüzlü siyasetlerini artık terk etmeli. Barış için İran'a baskı ve yaptırım uygulanacaksa, en azından aynısı İsrail'e de uygulanmalı.

Almanya'nın Dolphin sınıfı denizaltıları İsrail'e vererek bu ülkenin mevcut yok etme kapasitesini daha da artırması, Batılıların sorumsuz davranışının çarpıcı bir sembolü. Bu sorumsuz davranışın devamı, Ortadoğu'da cehennemin kapılarının açılmasına, on milyonlarca insanın yok olmasına ve görülmemiş felaketlerin yaşanmasına neden olabilir.

Bu noktada, İran'ın nükleer programı konusunda Türkiye'nin tutumu ile İran-Türkiye ilişkilerinin ayrı değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilebilir. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu iki ülkenin Ortadoğu için farklı vizyonları olduğunu bir kez daha gösterdi. Dış politikada her ülke milli çıkarlarını göz önünde bulundururken, bu ihtiyacı öncelik verdiği temel ilkelerle beraber karşılamaya çalışır. Milli çıkarlar ile değerlerin kesiştiği ve çatıştığı alanda, her ülke kendi vizyonunu şekillendirir.

Türkiye'nin Ortadoğu vizyonu; bazen yavaş yürüyen ve bazen geriye gidişler içerebilecek Arap Baharı'nın ve bölge halklarından gelen demokrasi ve özgürlük özleminin yanında durmayı öngörüyor. Bir taraftan da bölge ülkeleriyle, iç rejimleri ne olursa olsun, giderek artan bir işbirliği sürdürülmeli. Ancak, yaşanan hızlı değişimle birlikte öne çıkan mezhep rekabetini siyasi amaçlar için istismar etmek, uzun vadede tahrip edici sonuçlar doğuracaktır. Nihayet Türkiye, hiçbir ülkenin bölgede hegemonya arayışında bulunmasını destekleyemez. İran'ın önemli bir bölge gücü olma arzusu elbette tamamen meşru bir talep. Ama son gelişmelerin yeniden teyit ettiği gibi, İran'ın farklı bir Ortadoğu vizyonu olduğu da aşikâr.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim