1. YAZARLAR

  2. Mehmet Bekaroğlu

  3. Muhatapsız çözüm
Mehmet Bekaroğlu

Mehmet Bekaroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Muhatapsız çözüm

A+A-

 “Kürt müsün Müslüman mısın?” Sağcıların üniversitelerde yaptığı siyasi tartışmalarda en çok sorulan soru buydu. Kürt milliyetçiliği yükseldikçe benzer soruyu Kürtler de birbirlerine sormaya başladı. Kendi içinde son derece saçma gibi görünen bu soru aslında Türkiye’de yaşanan ‘ulus ve din sorunu’nu ironik bir şekilde ortaya koyuyor.

Türkiye’nin iki yakıcı sorunu olan Kürt sorunu ve din/laiklik sorunu, Cumhuriyet projesinin Kürtlüğü ve Müslümanlığı dışarıda tutmasından kaynaklandı. Şimdi sancılı bir demokratikleşme süreci yaşıyoruz. Eğer bu süreçte de Kürtlük ve Müslümanlık dışlanırsa ortada ne cumhuriyet kalır ne de demokrasi. Sanıyorum, bunun farkına varanların sayısı her geçen gün artıyor, o nedenle Kürt sorununun bir şekilde çözülmesi için gayretler yoğunlaşıyor. Tabii bunu istemeyenler de var. Statükodan hayat bulan bir kesim, ‘irtica’ ve ‘bölücülük’ bahanesi üzerinden demokrasiye direnmeye devam ediyor.

Nuray Mert, Radikal’deki ‘karamsar’ yazısında “mevcut Türkiye tablosu içinde ‘Kürt meselesini çözme ihtimalinin sıfır olduğunu’” iddia ediyor. Mert, bu iddiasını dayandırdığı gerekçeleri sıralarken, ‘siyasi irade’ ortaya koyması gereken iktidar partisinin Türkiye’nin temel sorunlarından biri olan ‘laiklik’ konusunda malûl olmasını da sayıyor. Bu tespit, Türkiye’nin sorunlarını nasıl çözdüğünü (!) göstermesi açısından da oldukça ilginç. Adalet ve Kalkınma Partisi, yerleşik devlet iktidarı ile Müslümanlığın cumhuriyet projesine dahil edilmesi için mücadele eden bir siyasi gelenekten gelmiş olmakla beraber, geleneğin iddialarını büyük ölçüde terk etti, Cumhuriyet’in hedefi çağdaş uygarlığın günümüzdeki organizasyonu olan Avrupa Birliği’ni ‘medeniyet projesi’ olarak kabul etti. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi tarafından ‘laikliğe aykırı eylemlerin odağı olma’ suçundan mahkûm edilmekten kurtulamadı. Evet, AKP’ye iktidar olma izni verildi (Siz buna ‘iktidar olmayı başardı’ da diyebilirsiniz) ama seçmen tabanının en asgari taleplerini bile yerine getiremedi. 

İşte şimdi Türkiye’nin iki önemli sorunundan biri ile malûl olan bu siyasi iktidar, diğer önemli sorunu çözmek için görev üstlendi. O nedenle Nuray Mert’in “himmete muhtaç dede” benzetmesi hiç de boş değil.

Yine de ben iyimser olanlardanım. Evet, bardağın çok az bir kısmı dolu, buna rağmen dolu olandan yola çıkabileceğimizi düşünüyorum. Her şeyden önce 30 yıla yaklaşan ve 40 binin üzerinde insanın ölümüne neden olan bu savaş, Türkleri ve Kürtleri yordu, insanlar bu savaşın bir an önce bitmesini istiyor. Belki çok organize değil ama savaşın bitmesi konusunda halkın siyasetçiler üzerinde baskısı gün geçtikçe artıyor. Öte yandan iki tarafın temsilcileri (!) de bu savaşın bir galibinin olmayacağını görmüş durumda. Kürt sorunu sadece Türkiye’nin başını ağrıtmıyor, başta Kürtlerin yaşadığı Irak, Suriye ve İran olmak üzere tüm bölgeyi istikrarsızlaştırıyor. Anlaşılan o ki, ABD ve uluslararası camia), bölge ile ilgili stratejisinde yeni bir aşamaya geldi ve bu aşamada Türkiye, Suriye ve Irak’ta PKK gibi istikrar bozucu unsurları istemiyor. Zaten AKP iktidarını yüreklendirenin de ağırlıklı olarak bu dış konjonktür olduğu kimsenin gözünden kaçmıyor.

Bütünlükçü çözüm

Elbette bardağın boş tarafını da konuşmak gerek. Neler yaşandı, hangi zorluklar var, bunları nasıl aşacağız? İşin esası bu sorulara cevap vermek. Ancak bardağın dolu tarafı çok önemli. Yukarıda anlatmaya çalıştığım koşullar bugün herkesi bir şeyler yapmaya zorluyor, bu durum iyi bir başlangıç için önemli bir fırsat. Kim ne derse desin davul Başbakan Erdoğan ve AKP’nin boynunda. İktidar partisi için böyle bir işe kalkmak (kimilerine göre kalkışmak) hiç kuşku yok ki büyük bir risk. Kürt meselesi bu ülkenin yumuşak karnıdır, işi sabote etmek isteyenler şimdiden sırada, dişlerini gösterdiler bile, her an provokasyonlar olabilir. Herhangi bir sendelemenin, bir başarısızlığın maliyetinin AKP hükümeti için çok yüksek olacağı açık. Ancak sorunu çözmek şöyle dursun, bir başlangıç yapmak bile Türkiye’yi normalleştirir ve bunun siyasi getirisi de çok yüksek olur. AKP’nin siyasi rakiplerinin, Kürt sorunu üzerinden AKP’nin ayağının kaymasını beklemek yerine, bu sorunun çözümüne omuz vererek başarıyı paylaşmaları gerekir.

Çözümün bugünden yarına olamayacağını hiç kimse unutmamalı. Burada önemli olan neyin, nasıl yapılacağını bilmek ve ilk adımı doğru atmak. Bugüne kadar hükümetin neyi nasıl yapacağına dair bir bilgimiz yok. Bazı sembolik girişimlerin dışında ilk adımın atıldığına dair bir işaret de yok. Sadece sorunun çözümü ile ilgili ‘niyet’ ortaya kondu, ki bu da son derece önemli.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki niyeti teyit etmek için güven artırıcı girişimlere devam edilmeli. Bu çerçeveden Başbakan’ın DTP yöneticileri ile görüşmesi, Cumhurbaşkanı’nın Güroymak’ın asıl ismi olan ‘Norşin’ kelimesini kullanması yerindeydi.

İşin esasına gelince; birbirinin içine girmiş olsa bile sorunu üç başlık altında ele almak gerekir. Türkiye’nin genel anlamda demokrasi ve adalet sorunu, Kürt sorunu ve PKK/terör sorunu. Herkes bilmeli ki, Türkiye’nin genel demokrasi ve adalet sorunu çözülmeden sadece Kürt sorununa yönelik atılacak ‘demokratikleşme’ adımları ile bir yere gidilemez. Örneğin Kürtçe’ye özgürlük getirir ve diğer anadilleri “bu dilleri konuşanların sayıları az, zaten bir talepleri de yok” diye ihmal ederseniz, ülkeye özgürlük getirmiş olmazsınız ve bu, Türkiye’yi rahatlatmaz. Aynı şekilde uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle giderek derinleşen işsizlik ve gelir dağılımındaki uçurum artmaya devam ederse getirdiğiniz demokrasi ve özgürlük bir işe yaramaz.

Sıfır sorun

Samimi olmak ve açık konuşmak gerekir. Biz ‘Kürt sorunu’ derken neyi kastediyoruz, Kürtler ne istiyor? Kürtlerin Türkiye’den ayrılıp ayrı bir devlet kurmak istemediklerini varsayıyoruz. Bu varsayımın güçlü dayanakları var. Her şeyden evvel Kürtler ve Türkler (ve bu ülkede yaşayan farklı din, etnik ve kültürel kimliklere sahip diğer insanlar) tarihten gelen birarada, barış içinde ve özgürce yaşama isteği ve iradesini sürdürüyorlar. Tüm kışkırtmalara rağmen herhangi bir Türk-Kürt çatışmasının yaşanmamış olması bunun en güçlü kanıtı. Öte yandan, başlangıçta ‘ayrılma’ amacıyla yola çıkan PKK/DTP dahil tüm gruplar bu talebin gerçekçi olmadığını gördü. Eğer böyle ise Kürt sorununun çözümü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tam anlamı ile demokratik bir hukuk devleti olması ile mümkündür. Elbette, demokrasilerde özerk bölgeler ve federatif yapılar da söz konusu edilebilir. Ancak tarihi tecrübeler gösterdi ki, etnik özelliklere dayalı özerklikler ve federasyonlar bölünmeyi kolaylaştırıyor. Eğer sonradan ayrılma talebi gelmeyecekse ‘üniter yapı’dan kimsenin şikayetçi olmaması gerekir. Nitekim Kürt siyasetçilerin büyük bir çoğunluğu üniter yapıyı tartışmadıklarını söylüyor. O halde üniter yapı korunarak demokratik hukuk devleti inşa edilecektir.

Böyle olunca esasen bir demokrasi, hak ve özgürlük sorunu olan Kürt sorununun çözümü için yol haritası bellidir. Türkiye’nin sorunu, üniter yapıdan aynı zamanda tekçi bir toplum anlaşılmış olmasıdır. Türk modernleşme projesinin öngördüğü tekçi (monist) toplum anlayışı, farklılıkları inkâr edip farklı olanları asimile etmeye çalışmış, çok kültürlü, çok dinli, çok etnik kimlikli olan Türkiye coğrafyasındaki insanları tek etnik kimliğe, tek dine ve tek mezhebe, tek dile ve tek kültüre zorlamıştır. Maalesef 85 yıl sonra yaşadığımız acı tecrübelerle gördük ki bu mümkün değil, şimdi yaşadığımız acı tecrübelerin açtığı yaraları sararken herkesin farklılıkları ile varolabileceği çoğulcu bir demokrasi kurmak istiyoruz.

Bunu yapacak olan elbette sorunun kaynağı olan devletin kendisidir. ‘Devlet’ derken kastettiğimiz şey, kimilerinin yaptığı gibi, kerameti kendinden menkul bürokrasi, yerleşik devlet iktidarı değil. Devlet, Anayasada tarif edilen meşruiyetini çok partinin katıldığı serbest seçimlerden alan Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve TBMM’dir. Çözümün adresi TBMM, Bankalar Kurulu ve Cumhurbaşkanı’dır. Böyle bir devletin çözümü konuşmak için özel bir muhatap aramasına ise gerek yoktur. Muhatap Türkiye’de yaşayan herkes, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır. Herkesle, her kesimle müzakere etmekle bazı kesimleri muhatap almak aynı şey değildir. Ayrıca hak ve özgürlüklerin müzakeresi olmaz. Müzakere edilecek olan sadece izlenecek yöntemdir.

Elbette her kesimle görüşülsün, insanlar dinlensin, toplumun tamamının kalıcı bir barışa hazırlanması için güven artırıcı girişimler sürdürülsün ama hükümet gerçekten çözüm istiyorsa hiç vakit kaybetmeden Türkiye’yi çoğulcu demokratik bir hukuk devletine dönüştürecek yeni bir anayasa yapmak üzere kolları sıvasın. Kastımız sadece Kürtleri değil, bu ülkede yaşayan herkesi tekleştirmeden ‘eşit yurttaşlar’ olarak gören, dini, mezhebi ve ırkı ne olursa olsun herkesin insan hak ve özgürlüklerini hukuk güvencesi altına alan bir anayasa. “Komşularla sıfır sorun” diyen devlet, niçin yurttaşlarla sıfır sorunun peşine düşmesin?

1982 Anayasası, sadece tekçi bir toplum öngören anlayışı ve içeriği dolayısıyla antidemokratik değildir. Aynı zamanda yapılış biçimi ve kabul edilişi ile de sorunlu ve gayrimeşrudur. O nedenle yeni bir anayasa için içeriği konusunda yapılacak çalışmaların yanında bu metnin toplumsal mutabakatın ürünü olabilmesi için her kesimin katkısının alınabileceği bir yapılış yönteminin de bulunması gerekir.

Aç olanlar özgür de olamaz

Türkiye’nin temel sorunlarından biri de 24 Ocak (1980) kararlarıyla başlayan neoliberal ekonomik uygulamalar sonucunda ‘sosyal devlet’ olma vasfını giderek kaybetmesidir. Hiç tartışılmadı ama AKP’nin bir grup öğretim üyesine hazırlattığı anayasa taslağı sosyal devleti büsbütün ortadan kaldırıyordu. O nedenle yeni anayasa, devletin toplumsal refahı gerçekleştirme ve yoksulluğu aşma görevini ihmal etmemelidir. Bu çerçeveden çalışan kesimlerin sürece dahil edilmesi, çalışan kesim temsilcilerinin de demokrasi kadar toplumsal adaletin de peşine düşmesi gerekir.

PKK/terör sorununun muhatabı var

Eğer Türkiye demokrasi ve adalet sorununu aşma konusunda önemli adımlar atabilirse Kürt sorunu da ortadan kalkar. PKK/terör sorununa gelince, Kürt sorununun çözümü yolunda mesafe katedildikçe PKK’nın dağa çıkma gerekçesi ortadan kalkacak, silahlı mücadele anlamsızlaşmaya başlayacaktır. Bir Kürt çocuğunun ilkokuldan başlayarak üniversite bitirene kadar anadili ile eğitim görebildiği bir ülkede “ayrılmayı istemediğini beyan eden” bir örgütün ülkenin dağlarında silahlı olarak dolaşması mümkün mü? Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi talebiyle silahlı mücadele yürütülmesi akla ziyan değil mi?

Yine de örgütün silah bırakması ve “dağdakilerin ovaya indirilip toplumsal rehabilitasyonu” için ciddi çalışmalara ihtiyaç var. İşte burada devlet, katkı sağlayacak herkesi muhatap alabilir, onlarla ‘Kürt sorununu’ değil ama sürecin aşamalarını tartışabilir, pazarlıklar yapabilir. Demokrasi, toplumsal adalet ve Kürt sorununu çözme doğrultusunda önemli adımlar atmış olan siyasi irade, DTP, PKK (Öcalan), Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Irak, ABD, kim olursa olsun tüm taraflarla açık ve gizli müzakereler yapabilir, gerekli olan tavizleri verse bile kimse tarafından yadırganmaz, yanında ciddi bir toplumsal destek bulur.

*Başlıktaki kavram Diyarbakır eski milletvekili Abdülbaki Erdoğmuş’a aittir.

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT