1. YAZARLAR

  2. İbrahim Öztürk

  3. Meraklılar için darbe ekonomisi -2
İbrahim Öztürk

İbrahim Öztürk

Yazarın Tüm Yazıları >

Meraklılar için darbe ekonomisi -2

A+A-

2001 krizine giden süreç ile 2001 krizi sonrasında Türkiye'nin ilerlediği patika üzerinde 28 Şubat sürecinin son derece kalıcı izleri vardır. Bunlar kısaca şu şekilde özetlenebilir:

Hukuksuzluk ve vahşi kapitalizmin yükselişi: Süreçte hukukun üstünlüğü rafa kaldırılmış, güçlünün elinde bir intikam ve istismar aracı haline gelmiştir. Beklendiği gibi bir kurallar manzumesi olan piyasa ekonomisi, yasalsızlık ortamında hızla bir vahşi kapitalizme esir düşmüştür. Yolsuzluk ve rüşvet ise dönemin en önemli hastalıkları olmuştur. 2002 sonunda yayımlanan Uluslararası Saydamlık Endeksi'nde Türkiye 94 ülke arasında 54. sırada yer almıştır.

Engellenen reform ve atılımlar: Türkiye'de uzun süre direnilen Gümrük Birliği'nin istenen neticeyi vermesi için iktisadi açılımların devam etmesi şart idi. Aksi takdirde Türkiye açık bir pazar haline gelmiş olacaktı. En önemlisi de dünyada altın çağını yaşayan sermaye akımlarından nasiplenmenin tam zamanı idi. 1997-98 yıllarındaki Asya Krizi öncesinde sağlam politikalarla böyle bir ivmeyi yakalayacak olan Türkiye, rakiplerinden pozitif yönde ayrışmış olacak, o yıllarda büyük bir yabancı sermaye çekmiş ve bugün çok daha farklı bir noktada olmuş olacaktı. Telekom örneğinde olduğu gibi, o dönemde dünyada özelleştirme furyasının yaşandığı birçok sektörde Türkiye şansını kaybetmiş, hem dönemi kapandığı için hem de kârlılıktan uzaklaştırıldığı için bu kurumların piyasa değeri düşmüştür.

Yaratıcı düşünce ve alternatifin öldürülmesi: Faşizmin temel özelliği "alternatif" ve "yaratıcılık" kavramlarından nefret etmesidir. Köktenci bütün ideolojilerin temel derdi de zaten budur. Oysa demokrasilerde bir ideoloji /dünya görüşü işe yaramadığında halkın diğerini seçme şansı olur. Alternatifler arasında demokrasiyi en sevimli kılan yegâne unsur da sistemin topluma sunduğu bu göreceli "çıkış kapısı"dır.

Radikal söylem farklılığı olan partileri tek bir koalisyon halinde cebren bir araya getirmiş olması, 28 Şubat sürecinin en yıkıcı kısmı olmuştur. Bir yandan siyasi yelpazede ortanın solunda duran, diğer yandan yelpazenin sağında duran ve nihayet liberal bir partiyi tek bir sepete koyarak askeri bir vesayetin sosu ile homojenleştirip bunların farklılıkları yok edilmiştir. Böyle bir ortamda halka "seçeneksizlik" ve "önüne konulana katlanmak" kaderciliği dayatılmıştır.

Yine 28 Şubat süreci muhafazakar piyasa modelini cezalandırarak yarışın dışına çıkmaya zorlamıştır. "Yeşil sermaye" yaftasıyla dışlanan İslamî duyarlılığı yüksek büyük kütleler mecburen alternatif arayışlarına girmiş, çıkış yolunu da çaresiz bir şekilde kaynaklarını kayıt dışında örgütlenen bir kesime sadece "güven" esasına göre transfer etmekte bulmuştur. Türkiye sermaye yoksulu bir ülkedir. Halkın elinde ise birikmiş ve çeşitli araçlarda atıl olarak bloke edilmiş büyük bir tasarruf vardır. Bu birikimlerin büyük bir havuzda, yasal zeminde birleştirilerek korunması, büyütülmesi ve verimli iktisadi ortaklıklara çevrilmesi gerekirken, bu şekilde kayıt dışına itilmiş olması hem bu tasarrufların heba olmasına ve haksız bir zengin taifenin türemesine neden olunmuş hem de sağlam ve yerli bir oluşumun önü daha emekleme düzeyinde kesilmiştir. Neticede bunun zararı tüm topluma olmuştur.

Süreç kontrolden çıktıkça "yağmacılık" mantığı bürokrasinin bütün katmanlarına sirayet etmiş, askerî bürokratlar bile misyonlarını unutarak bulundukları sınıfsal gücü de kullanarak piyasada iş takibine başlamışlardır. Şirketlerin, bankaların, holdinglerin ve vakıf üniversitelerinin yönetim kurulu üyeliklerine çeşitli düzeylerde bir emekli asker koymak, hukuktan muaf tutulma anlamına gelmiş ve şirketler üzerinden büyük bir çürüme ve soygun gerçekleşmiştir.

Ulusalcı dayatma ve siyasî çürüme

2001 krizi Türkiye'yi ulusalcı refleksler "tavan" yaptığı ancak milli reflekslerin bastırıldığı bir ortamda yakaladı. Bu dönemde siyasi olarak milli ve dinî hassasiyet sahibi omurga zaafa uğratılmış, siyasî yelpaze yok edilmiş, çaresizlik ve alternatifsizlik havası her yere sinmiştir. Bunun sonucu genel olarak toplumsal intihar ve siyasî cinnet olur.

Nitekim bu ortamda genç bir işadamının kurduğu marjinal bir parti, "akıl üstü" söylem ve eylemleriyle içinde bulunduğu rüşvet-yolsuzluk-mafyalaşma çürümesini bile unutturabilmiş ve Türkiye'nin en zengin ve en eğitilmiş kesimlerinin bile oyunu almayı başarmıştır. Ulusalcılığın piyasadan nasıl olup da milliyetçiliği uzaklaştırdığının ve ülkeye zarar veren bir unsur olduğunun bundan daha güzel bir göstergesi olamaz.

Millî reflekslerin yok edilişi: Böyle bir ortamda çaresizlik içinde IMF gibi uluslararası kurumların yardımına sığınılmıştır. Kamuoyunda "ithal bürokrat" olarak anılan Kemal Derviş, Türkiye'nin kimisi çıkartmayı düşündüğü, kimisi de düşünmediği birçok zor reformu meşhur "15 günde 15 yasa" tecrübesiyle hayata geçirmiştir.

Bu süreçte uzmanlarının bile künhüne vâkıf olamayacağı bir acelecilik ve dayatma söz konusu olmuştur. Bu, topluma ekonomi alanında acı bir reçete anlamı ifade ediyordu. Sürece ne MHP ne "dürüstlüğü" ve "vatanseverliği ile öne çıkan DSP'nin efsane lideri Ecevit müdahale edebilmiştir. Hatta Ecevit'in Kemal Derviş'e izinsiz ve habersiz olarak gittiği ABD'de bir hafta süreyle telefonla dahi ulaşamadığı, Derviş'in bu gezi hakkında Türkiye'yi bilgilendirmediği de bilinmektedir. Dahası, 2002 seçimlerine gidilirken, günümüzde "en ulusalcı parti" konumunda olan CHP, Kemal Derviş'i "kurtarıcı bir ruh ve soluk olarak" partiye katmıştır. Siyasî tarihte belki de bir ilk yaşanarak IMF reformlarının öncüsü ve sözcüsü olan bir kişilik, sözde "sol bir partinin" de umut bağladığı bir lider olarak sivrilmiştir. Bu bize, askerî vesayetin siyasî alanda sebep olduğu ideolojik erozyonu ve çürümeyi gösterir. Şimdi işbaşında bulunan hükümeti ülkeyi "pazarlamakla" itham edenler, "yavuz hırsız" rolü oynayan o dönemdeki ekip ve ulusalcı ideolojidir.

Askerî vesayet dönemi, açık bir şekilde ülkenin dış manipülasyonlara daha açık hale gelişini ifade ediyor. Milletin devreden çıktığı durumlarda oluşan boşluktan çıkar takipçileri ve uluslararası güçler yararlanmaktadır. 1980 askerî darbesi buna zemin hazırladığı gibi, 28 Şubat postmodern darbesi de aynı neticeyi verdi. Demek ki, sivil-asker dayanışmasına dayalı vesayet ortamı ve şimdilerde yükseltilmeye çalışılan ulusalcı dalgalanma her şeyden önce milliyetçiliğin karşıtı, sömürgeci bir kol gibi çalışmaktadır.

Makro ekonomik erozyon: 28 Şubat sürecinin 2001 krizine giden vetirede makro ekonomik yapıyı nasıl çökerttiğine dair temel veriler tabloda sunulmaktadır. Sabit fiyatlarla (1987) Türkiye'nin GSMH'sı 28 Şubat öncesinde 106 milyar YTL iken, krizden önceki yılda, 2000 yılında bu rakam 119 milyar TL'ye kadar çıkmıştı. Sürdürülemez kaynaklara dayalı bu kısmî toparlanma ise 2001 krizinde tekrar 1996 düzeyine kadar düşerek tam beş sene geri gitmemize neden olmuştur. Dünya sisteminin bu kadar hızlı değiştiği ortamda bu kayıp, dramatik sonuçlara yol açmıştır. 1996 yılında Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir 3.000, G. Kore'ninki ise 6.000 dolar iken, 2001'de bizimki 2.000 dolara kadar gerilemiş, G. Kore'ninki ise yaşadıkları Asya Krizi'ne rağmen 12.000 dolara kadar çıkmıştır.

2002 sonrasında yaşanan kısa siyasî istikrar ve liderlik ortamında 2005 sonunda GSMH 145,6 milyar TL'ye çıkmıştır. Kişi başı reel gelir 2005 yılında tarihin en üst düzeyi olan 5.000 doları ancak görürken, rakam G.Kore'de 20.000 doların kapısına dayanmıştır.

Maliyenin çöküşü: Krizde yüzde 70'ler bandında olan enflasyon ise büyük gayretler ile 2004-2006 arasındaki üç yılda tek hane olarak gerçekleşmiştir. Enflasyonun ve milli gelirin yüzde 100'leri aşar hale gelen kamu borç stokunun arkasındaki temel gerekçe olan malî dengenin bozulması da yine 28 Şubat sürecine tekabül etmektedir. Şöyle ki AB normlarına göre normalde yüzde 3 olarak üst sınır çizilen bütçe açığının milli gelire oranı, krizle beraber yüzde 13 seviyesine fırlamış, 2005 sonunda ise bu büyük oranda ortadan kaldırılmıştır.

O dönemde Türkiye, benzer ülkelerde emsali görülmemiş bir şekilde Hazine borçlanmasına yüzde 36 reel faiz ödemekte idi. 2001 krizi sonunda sadece faiz harcamalarının milli gelirden aldığı pay yüze 23 olurken, nüfusun yarısının yaşadığı, o dönemde istihdamın yüzde 35'ini karşılayan devasa tarım kesiminin milli gelirden aldığı pay sadece yüzde 13 düzeyinde idi. 2005 sonunda faizin milli gelirdeki payı yüzde 8'e gerilerken (2008'de %5), 2006 yılı sonunda reel faizler yüzde 12 düzeyine kadar düşmüştü.

Nüfusun en fakir yüzde 20'si ile en zengin 20'si arasındaki gelir dağılımı uçurumu o krizde 9 katına kadar çıkarken, 2005 yılı sonunda bu bir miktar düzelerek 7 katına kadar gerilemiştir, gelir dağılımı dengesizliğini gösteren Gini katsayısı 0,46'dan 0,39'a kadar düşmüştü.

Eğitimin çökertilmesi: Söz konusu süreç sadece makro ekonomik yapının kökten sarsılmasına neden olmamış, makro ekonomik dengelerin oldukça düzeldiği günümüz ortamında bile derinleşerek Türkiye insanını zehirlemeye devam eden başka bozulmaları da tetiklemiştir. Bunlardan biri eğitimdir. Genç nüfusu ile Türkiye hızla eğitim alanına eğilmeli ve reform yapmalı iken Türkiye'nin geleceği olan eğitim tam bir ideolojik ablukaya alınmış, ülke cezalandırılırcasına özel kesimin bile kendi imkanları ile yıkımın önüne geçmesine izin verilmemiştir. Küresel entegrasyonun hız kazandığı ortamda eli çekiç tutan teknik eleman bile bulmak mümkün değildir. Böyle bir ortama gelen yabancı sermaye tahmin edileceği üzere yatırım için değil, tüketimi kamçılamak için ve daha çok satın alma ve birleşmeler ile hizmet sektörüne girmektedir. Bu tür yabancı sermaye ise daha çok ana ülkeden ithalat artışını körüklemekte, içeride üretimi ikame edici yönde gelişmektedir. 28 Şubat kafasının dayattığı "katsayı kördüğümü" bugün yargısal bir dayatma olarak devam etmektedir.

Toplumun çözülmesi ve ayrıştırılması: Sürecin en kalıcı etkisi toplumsal dokuda görülebilir. Türkiye toplumu bütün krizleri toplumsal bilincindeki "hayırda yarışma ve dayanışma duyguları" ile atlatagelmişti. Bütün işsizlik sorunlarına rağmen, geçmiş krizlerde kimse kimseyi aç ve açıkta bırakmıyordu. Yabancı ülkelerde krizler halkın sokağa dökülmesine neden olurken, hayırda yarışan dernekleri, vakıflar, sadaka ve zekât müessesesi, akrabalık ve dostluk dayanışması sayesinde Türkiye krizleri bağrında eritebiliyordu. Devletin resmî kayıtlarında gözükmeyebilir ancak bu ülkede Müslüman insanlar zekât ve sadaka gibi dinî değerleri dört elle yüceltmekte olduklarından, toplumsal katmanlar arasında büyüklüğünü tahmin edemeyeceğimiz bir servet dağılımı söz konusudur. Ancak dinî hislerin prangaya alındığı o dönemde, insanlar "yeşil sermaye" diye yaftalanıp haksız muamelelere maruz kalmamak için toplumsal dayanışma alanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Böyle gelişmelerin etkisi uzun dönemde ortaya çıkar. Krizin en derin olduğu dönemde bile sükunet korunmuşken, eğitimsizliğin ve manevî değerlerin tutsaklığının açtığı yaralar yavaş yavaş bütün vahametiyle ortaya çıkmaktadır. Sistem düzeyindeki bozulma nispeten toparlanırken, birey düzeyindeki çürüme dibe doğru devam etmektedir.

Maliyeti ağır ama akim kalacak

28 Şubat süreci halkın ve ülkenin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden yola çıkarak bir durum tespiti ve analizine dayanmış değildir. Tersine, zorlamalara, yalanlara ve iftiralara dayalı bir hedef saptırma süreci olarak halk maymuna baktırılırken, bir milletin varlıkları ele geçirilmiştir. Halkın eğitimsizliğinden medet uman bu süreçte, en eğitimlilerin ahlakî düşüklüğü ülkedeki soygunun ve çürümenin boyutlarını derinleştirmiştir.

Kalkınma teorisi bize, kurumların ve kuralların ithal edilemeyeceğini, yönetenler ile yönetilenler arasında etkin bir diyalog ve iletişim kurulması suretiyle kalkınmanın yerli kurumlarının, heyecan ve motivasyon ortamının inşa edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bütün bunları temin edecek olan temel husus ise ortak değerlere dayalı güven ve dayanışmadır.

Mutlu bir azınlığın dur durak bilmez ayrıcalık arayışına dayalı statükonun halka dayattığı müstemlekeci yaklaşım nedeniyle, ülkemizde değerler erozyona uğramış, halk alt kimliklere kadar ayrışma sürecine sokulmuştur. Ulusalcılık arayışı bu vadide halkın birbirine tokuşturularak ateşe itilmesi anlamına gelmektedir. Bu süreçlere mani olmak isteyen sivil toplum ve halk önderlikleri engellenmekte ve Anadolu halkının sağduyusunu harekete geçirerek medeniyetine ve vatanına sahip çıkma cesareti kırılmaya çalışılmaktadır.

Bütün bu olup bitenlerden ders almayanlar, halka son bir çökertme operasyonunu bütün vicdansızlığı ve ahlaksızlığı ile yeniden sergilemekte ve oyun içinde oyun tezgâhlamaktadır. Ancak artık bu konuda milletimiz kendi kaderine sahip çıkma kararını vermiş ve yola çıkmıştır. Dünya değişmiş, halk değişmiş, ihtiyaçlar değişmiştir. Keple bot arasında sıkışıp kalanların ve onların yargıdaki atanmış yandaşlarının, büyük bir milletin yürüyüşünü durdurma çabalarının zaman kaybettirse ve maliyeti ağır olsa da akim kalacağı kesindir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT