1. YAZARLAR

  2. RIDVAN KAYA

  3. Kendimiz, Başkaları ve Herkes İçin Hukuku Savunmak
RIDVAN KAYA

RIDVAN KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kendimiz, Başkaları ve Herkes İçin Hukuku Savunmak

A+A-

İktidarın ülke gündeminde yer tutan, tartışılan birtakım icraatlarına ilişkin olarak İslami camia içinde enteresan yaklaşımlara, tutumlara şahit oluyoruz bir müddettir. Ekonomiden dış politikaya, imtihan sisteminde değişiklikten resmi ideolojiye bağlılık mesajlarının yoğunlaşmasına dek bir dizi alanda ortaya çıkan görüntülerle ilgili olarak dikkat çekici bir sessizlik tavrı benimsenmiş durumda. Yargı alanında yaşanan gelişmelere ilişkin sessizlik hali ise diğerlerine nazaran çok daha çarpıcı bir mahiyet arzediyor.

Çok yoğun, yaygın ve adeta sistematik bir hal almış görünen ihlaller, haksızlıklar, çarpıklıklar karşısında açık bir ilgisizlik, umursamazlık tavrı, örtme-geçiştirme çabası, bilinçli bir körlük hali sergilenmekte. Olan biten her şey ‘içinden geçtiğimiz olağanüstü koşullar’ söylemiyle izah edilmeye, en olmayacak-savunulamayacak eylemler bile mazur görülmeye ve gösterilmeye çalışılıyor. “Ya bizdensiniz, ya da onlardan” kategorileştirmesiyle adeta ‘tarihsel bir meşruiyet’ zeminine oturtulan iktidarın her durumda direkt yanında, kim olduklarına ve ne yaptıklarına bakma gereği duymaksızın diğerlerinin ise cepheden tam karşısında saf tutmamız isteniyor.

Adalet Perspektifimizi Ne Belirliyor?  

İslami camianın bu gidişat karşısındaki tutumunun mutlaka tartışılması, sorgulanması gerekiyor. Bu konu öncelikle serdedilen tutumun İslamilik iddiası ile ne derece bağdaştığı, örtüştüğü yani Rabbimize verilecek hesap açısından önem arzediyor. İlaveten yarınlarda dönüp bakıldığında iddia edilen kimlik ile pratikte sergilenen tutumun ne ölçüde tutarlılık taşıdığına dair değerlendirmelerin kim olduğumuza, neye talip ve neye razı olduğumuza dair net ve somut bir gösterge teşkil edeceği de biliniyor. Bu yüzden ister siyasi iktidara destek kaygısı ve ‘bizden olanları yıpratma’ korkusuyla, isterse de haksızlığa, mağduriyete uğradığı iddia edilenlere dair beslenen derin öfke ve karşıtlık duygularından ötürü olsun hoşa gitmeyen gelişmelere gözlerimizi yummanın mutlaka bir karşılığının, bir bedelinin olacağı unutulmamalıdır.

12 Eylül sonrası dönemde ülkenin sokağa teslim olduğu ve bölüneceği korkusunu derinden soluyan devletçi-milliyetçi eğilimli insanları düşünün! Kenan Evren ve şürekâsının baskıcı-otoriter uygulamaları karşısında ne hissetmişlerdi? Ya da 28 Şubat sürecinde laik-Kemalist kimliğe sahip vatandaşları düşünelim! İrtica-gericilik paranoyasıyla hareket eden askerlerin emrindeki siyasi kadroların hukuku ayaklar altına alan icraatlarına nasıl bakıyorlardı? Acaba haksızlıklara, işkencelere, zulümlere bir itirazları söz konusu muydu, yoksa “düşmanın ekmeğine yağ süreriz” endişesiyle yaşanan çarpıklıkları görmezden gelme, açık hukuksuzluğu, zulümleri meşrulaştırma çabası içinde miydiler?

İstisnaları olmuştur elbette ama ne yazık ki, genel tutum görmezden gelme, “bizimkiler yapıyorlarsa bir bildikleri vardır” tutumu idi. Siyasi hesapların hakikatin üzerini örttüğü ve tarafgirlik mantığının hukuk ve adalet ölçülerini ikincil plana ittiği, gölgede bıraktığı her ortamda yaşandığı üzere vicdanın sesi bastırılmış, ahlaki tercihler değil, kazanma hırsı öne çıkmıştı.

Kâr ve Kazanç Ölçümüz Ne?

Aktörler değişmiş, hedef alınanlar farklılaşmış olmakla birlikte bugün de benzeri bir durumu yaşıyoruz. Ahlaki ölçüler geri plana atılıp, kimin hangi, işten kazançlı ya da zararlı çıkacağı; hangi eylemin kime ne kazandırıp ne kaybettireceği üzerinden tutum belirleniyor. Ortaya konan icraat ‘elimizi güçlendiriyor’ ise olumlu görülüp, hakkaniyet bir kenara bırakılıyor. Haksızlık ve mağduriyet iddiaları, şikâyetleri şikâyetçinin kimliğine bakılarak tasnifleniyor; eğer sevmediklerimizden, zararlı gördüklerimizden geliyorsa daha baştan geçersiz addediliyor. Sevdiklerimizin, yanında yer aldıklarımızın yapıp ettiklerine dair ise neredeyse en küçük bir şüphe etme, sorgulama ihtiyacı hissedilmiyor.

Bu tutum bir çıkmazdır, adaletsizliği yaygınlaştıran, kurumsallaştıran bir cinnet halidir! Şahsiyet sahibi hiçbir insana, insan topluluğuna yakışmaz; Müslümanlar açısından ise yakışmamaktan da öte, tam bir felaket, çürüme haline tekabül eder.

Biz Hangi Vasıfları Taşımalıyız?

FETÖ ile mücadele adı altında şahit olduklarımız karşısında susmanın, görmezden gelmenin, hatta daha da ilerisine gidip açık bir şekilde vicdanları yaralayan uygulamaları haklı çıkartmaya yönelik çabaların nasıl derin bir kimlik kirliliğine yol açtığını görmemek büyük bir basiretsizliktir. Ne yazık ki, İslami camiada şahit olunan bu tutum bugünümüzü de, geleceğimizi de karartıyor. Müslümanın taşıması gereken en temel vasıflardan adeta soyutlanmamıza yol açıyor. Nefsimiz ve en yakınlarımızın aleyhine dahi olsa adil olmak, Allah’ın kullarına merhametle davranmak, hüküm verirken itidalli olmak ve benzeri vasıflar gitmiş sanki yerini holiganvari davranış kalıpları almış gibi. Sayısız vakıaya, insanım diyen herkesin içini sızlatması gereken onca görüntüye, yükselen feryada rağmen hala acımasızlığı, merhametsizliği telkin eden söylemler revaçta.

Ölüme sürüklenen, intihar eden insanlardan söz ediyorsunuz, örgütün elemanlarını propaganda yapabilmek için intihara teşvik ettiği saçmalığıyla sözünüz ağzınıza tıkılmaya çalışılıyor. Hamile, lohusa kadınların, yaşlı, hasta, sakat insanların maruz kaldıkları ağır muamelelere, cezaevlerinde büyümek zorunda kalan çocukların haline dair şikayetiniz, tüm bu zalimliklerin örgütün emniyet ve yargıda hala işbaşında bulunan kripto elemanlarının komploları olduğu tezviratıyla bastırılmaya çalışılıyor. Merhametsizlik ile Müslümanlığın bir arada olamayacağı gerçeği unutuluyor, unutturulmak isteniyor.

Tüm bu hadiselerin toplumun ruh ve akıl sağlığın tarumar ettiği görülmek istenmiyor. Her türlü saçmalığa inanmaya hazır ve aynı zamanda gerçeği inkara, yok saymaya koşullanmış bir tutum yaygınlaşıyor. Yargının aşırı biçimde siyasallaştığına ilişkin göstergelerin yağmur gibi yağmasına rağmen İslami camiada hala inanılmaz bir teslimiyetle “acele etmeyelim, yargı süreci bir işlesin bakalım” repliğiyle gözlerimizin önünde cereyan eden hukuksuzlukları hoş görme tutumu insanı çileden çıkartıyor.

Elin Gavurunu Savunmak Bize mi Düştü?

Sanki İslami kimlik ve hassasiyet sahibi insanların maruz kaldığı haksızlıklara her zaman dik bir duruşla karşı koymuşlar gibi, birileri farklı kesimlerden insanların mağduriyet iddialarını gündemleştirme çabalarına karşı “bir de onları mı dert edineceğiz” tavrı takınıyorlar. Cumhuriyet, Büyükada, Osman Kavala ve benzeri gelişmelerde görüldüğü üzere süregelen hukuksuzluğa dikkat çekmeye yönelik gayretler “elin gavurundan size ne” itirazıyla basit ve kerih gösterilmeye, baştan mahkum edilmeye çalışılıyor. Böylelikle hukuksuzluğun bulaşıcı bir virüs gibi yayılma istidadı gösteren bir hastalık olduğu görmezden gelindiği gibi, kime yapılırsa yapılsın haksızlık ve zulüm karşısında Müslümanların itiraz etme, karşı koyma çabaları değersizleştiriliyor.

Tam bu noktada kime karşı işlenirse işlensin adaletsizliğin, haksızlığın kabul edilemez olduğu ve buna en başta Müslümanların karşı çıkması gerektiğinin altını kalınca çizelim! Başkalarının kim olduğu, bize ne kadar yakın veya uzak oldukları tartışmasından önce, bizim adalete ve hakkaniyete yakın durmak gibi bir mükellefiyetimiz olduğunu hatırlatalım!

“FETÖ’cüyü mü savunuyorsun?” diye soruyor birileri. “PKK’lıyı mı savunuyorsun?”; “IŞİD’çiyi mi savunuyorsun?”; “Alman casuslarını mı savunuyorsun?”; “Soros’u mu savunuyorsun?” … Bu liste böyle uzayıp gidiyor ve uzadıkça daha da anlamsızlaşıyor. Yok, kardeşim, biz kimseyi savunmuyoruz; sadece haksızlığa karşı çıkıyor, hakkı ve adaleti savunuyoruz!

Haksızlığa, zulme ancak kendisine, yakınlarına yapıldığında tavır alıp, başkalarına yapıldığında görmezden gelme tavrı tutarlı bir adalet perspektifine sahip olunmadığının göstergesidir. Oysa adaleti sadece kendimiz ve sevdiklerimiz için değil, öncelikle bize uzak görünenler, kendilerinden doğrudan bir menfaatimiz bulunmayanlar için talep ettiğimizde ancak değerli bir iş yapmış olabiliriz. Müslümana da bu yakışır!

Ayrıca da başkaları için adalet talebini önemsememe tavrının sadece sahiplerini tutarlılıktan uzaklaştırmakla kalmayıp, zamanla haksızlığı, zulmü kanıksamayı da beraberinde getirdiği görülmelidir. Bu bağlamda bir müddettir değişik gerekçeler ileri sürerek yargıda yaşanan tüm bu garabete göz yuman tutum sahiplerinin mesela, tarihçi Mustafa Armağan’ın ‘Atatürk’e hakaret’ suçlamasıyla mahkûm edilmesi karşısında da sessizliğe bürünmüş olmaları hiç de şaşırtıcı olmamıştır.

Biz de Başkalarının Başkaları Değil miyiz?

Müslümanlar olarak tutarlı ve kuşatıcı bir adalet perspektifinden hareket etmeli ve özetle ‘herkes için adalet’ talep etmeliyiz. “Başkaları bizi ilgilendirmez” mantığı haklı, tutarlı ve geliştirici bir mantık değildir. Kime yapılırsa yapılsın zulme, haksızlığa karşı çıkmalıyız. Sonuçta biz de başkalarının başkalarıyız! Dolayısıyla kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkalarına yapmamalı; kendimize yapıldığında başkalarından beklediğimiz şeyi, başkaları için göstermekten kaçınmamalıyız! Her durumda adaleti gözetmeli, hukukun herkes için lazım olduğunu ama en çok da mazlumlar, mağdurlar, bizler gibi muhalif kimliklerinden ötürü egemenler nezdinde ‘potansiyel suçlular’ için elzem olduğunu aklımızdan çıkartmamalıyız!

YAZIYA YORUM KAT

21 Yorum