KCK sözleşmesi sivil toplumun neresinde?

09.12.2011 00:52

Alparslan Nas

KCK ve beraberinde gelen tutuklamalar uzun bir süredir Türkiye'de medyanın gündeminde. Yazar ve akademisyenlerin hapsedilmediği bir ülke hayaline, muhakkak ki demokrasiden ve özgürlüklerden yana herkes sahip.

Ancak bugün, KCK üzerinden AKP'yi hedef alan, "sıranın herkese geleceği" paranoyasını işleyen tepkisel bir muhalefet anlayışı, KCK olgusuna dolaylı olarak "olumlu" bir göndermede bulunuyor. Oysa KCK sözleşmesi metninden yola çıkarak bu olguyu "sivil toplum" açısından eleştirel bir analize tabi tutmak şart. Bu analizi de sözleşme metnine yoğunlaşarak, şiddet karşıtı ve anti-militarist bir pozisyondan gerçekleştirmek gerekiyor.

Sözleşmenin 20 Mart 2005 tarihli Öcalan tarafından yazılmış önsözünde, KCK düşüncesinin "demokratik konfederalizm" anlayışını temel aldığı görülüyor. "Halklar arasında hiçbir ayrım yapmadan tüm halkların eşit-özgür birliğini" esas aldığını ifade eden sözleşmenin asıl vurgusu, ulus-devlet modeline karşı "piramit tarzı bir yatay örgütlenme modeli." Önsözde bahsedilen diğer bir mesele ise "ekolojik toplum modeli". Yine "toplumsal cinsiyet" ve "kadın özgürlüğü" gibi kavramlar da sıklıkla vurgulanmakta. Bu haliyle KCK sözleşmesi PKK için, güncel sosyalist akımlardan ilham alan teorik bir dönüşümü gözler önüne seriyor: "Marksist sınıf mücadelesi" yerine, "kültürel" ve "çevresel" hakları da içine alan bir sosyalist duruşu.

KCK sözleşmesi, PKK yapılanmasından bağımsız bir olgu değil; 36. maddede açık bir dille PKK'nın "KCK sisteminin ideolojik gücü" olduğu ifade ediliyor. Sözleşme metnindeki bir çelişki tam olarak da bu noktada ortaya çıkıyor. KCK kendisini "devletsiz" ve yatay bir yapılanma şeklinde ifade ederek adeta "anarşizme" yakın bir duruştan bahsederken, PKK ile alakalı sözleşme maddeleri bunun tam tersini ifade eder nitelikte. Öyle ki, "KCK sistemi içerisinde her çalışan, PKK'nın ideolojik ve ahlaki ölçülerini" esas almakla yükümlü kılınıyor. Yine aynı maddeye göre PKK'nın "önderlik felsefe ve ideolojisinin hayata geçirilmesinden sorumlu" olduğu söyleniyor. KCK'nın hiyerarşik olmayan bir örgütlenme olduğunu ifade eden metin, diğer yandan net bir "önderlik" vurgusu yapıyor. 11. maddede "KCK kurucusu ve önderi Abdullah Öcalan'dır" ifadesi kesin bir şekilde yer almakta. Sözleşmede "her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumu" olduğu söyleniyor ve halkı ilgilendiren "temel konulardaki en son karar mercii" olduğu belirtiliyor. Devletsiz bir sivil toplum örgütlenmesiyle, her şeyin üzerinde konumlandırılan "önder" olgusunun bir aradalığı, KCK'nın en büyük çelişkisini gözler önüne seriyor.

Metnin çelişkilerinden bir diğeri ise "yurttaşlık" kavramıyla alakalı. Modern anlamıyla yurttaşlık, 19. yüzyılda ulus-devlet modeli ile birlikte gelen bir olgu. Sözleşme ulus-devleti şiddetle reddederken, yurttaşlık kavramına bir alternatif getirmiyor. "Kürdistan'da doğan herkesin" doğal olarak "KCK yurttaşı" olduğunu ifade ederek aynı ulus-devlet modelinde olduğu gibi toprağa bağlı bir vatandaşlık olgusunu işliyor. Yurttaşlık kavramıyla alakalı olarak en çarpıcı nokta ise 6. maddede değinilen "ihanet" suçu işlenmesi halinde yurttaşlıktan çıkarılması. "Yüksek Adalet Divanı" ve Kongra-Gel'in onayı ile bu kişilerin yurttaşlıktan çıkarılabileceği açıkça ifade edilmiş durumda. Temel hak ve özgürlüklerin kutsallığından ve hiyerarşik olmayan bir toplum modelinden bahseden bir sistemin, her yöne çekilebilecek "ihanet" olgusu ve her türlü cezayı vermeye muktedir yargı infaz organları üzerinden bir toplum inşa etme düşüncesi oldukça sorunlu. Bu, KCK'yı anti-militarist ve şiddetten arınmış bir konuma getirmiyor. Aksine, sözleşmenin 32. maddesi, "Tüm barışçıl eylemler boşa çıkarılırsa, ayaklanma ve öz savunmaya dayalı gerilla savaşları gündeme gelir." diyerek militarizmin ve şiddetin kapısını açık bırakıyor.

kck sözleşmesinin çelişkileri

KCK sözleşmesinde göze çarpan bir diğer husus ise ideoloji ve toplum ilişkisine dair. 14. maddede değinildiği gibi toplumun "ideolojik olarak hazırlanması" oldukça önemli bir mesele. Bu amaçla kurulması düşünülen "İdeolojik Alan Merkezleri", "önderlik çizgisi temelinde gereken teorik çalışma ve ideolojik mücadelenin yürütülmesinden" ve bu doğrultuda "kadro ve halk eğitiminin sürdürülmesinden" sorumlu. KCK sözleşmesinin "tepeden inmeci" tavrı bu maddede gözleniyor; içeriği muğlak bir "önderlik çizgisi" anlatısına eşlik eden bir "halkın eğitilmesi" düşüncesi. Bu aslında hiç de güncel bir eğilim değil; 20. yüzyılın totaliter rejimlerine özgü bu vurgu, kitlelere önderlik etme iddiasındaki tek liderin algısının, bütün halkın öznelliğinde yaygınlaştırılmasını amaç edinmekteydi.

KCK tutuklamaları üzerinden sadece siyasal iktidar eleştirisi yapmak oldukça yüzeysel bir tepkisellik. KCK'yı etraflıca eleştirmeyen bu tutum, onun baskıcı içeriğinin görünmezliğine sebebiyet verirken, KCK'nın Kürt halkının sivil toplum hareketi olarak anılmasına, tutuklamaların ise 90'ların ceberut devletinin tezahürü şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açıyor. KCK sözleşmesiyle, PKK'nın güncel sosyalist hareketleri gözeterek ele aldığı bir paradigma değişikliğini ve bu doğrultuda "özgürlük mücadelesini" toplumsal alanda sivil donanımlarıyla yaymayı amaçladığı sonucu çıkarılabilir. Ancak bu iki amaç da birtakım çelişkileri beraberinde getirmektedir. KCK sözleşmesinde, "doğrudan demokrasi" söylemine rağmen toplumsal piramidin tepesine "önder"in tartışmasız olarak yerleştiği ve toplumun bu önder etrafında toplanması gerektiği açıkça ifade edilmektedir.

Marks ve Engels'e göre toplumsal eşitsizliğin temeli ekonomiktir; toplumun ezilen kesimlerinin özgürleşmesi için üretim araçlarının ele geçirilmesi öngörülür. Gramsci'ye göre ise komünist devrim için üretim araçlarını ele geçirmek yerine, ezilenlerin, hakim sınıflar üzerinde "kültürel hegemonya" kurması gerekir. Bu hegemonya ise "şiddet" yoluyla değil, "sivil toplum" hareketi beraberinde bir "pasif devrim" ile gerçekleşebilir. PKK, KCK sözleşmesiyle "sivilleşme" vurgusu yapar; bu noktada devrimci yöntemini Marksist sınıf savaşından, Gramsci'ci "sivil toplum" olgusuna kaydırmak ister gibi görünür. Ne var ki bu sözleşmeyle "sivilleşme" görünümündeki hareket, "uygun görüldüğünde gerilla savaşı başlatılır" gibi bir maddeyle şiddet ve militarizm kapısını açık bırakmıştır.

Öcalan, KCK sözleşmesi önsözünde "iktidarın olduğu her yerde başkaldırı olduğunu" defalarca ifade ettiğini söylüyor ve devlete karşı direniş çağrısı yapıyor. Bu sözün esas sahibinin Öcalan olmadığını belirtmekte fayda var; Michel Foucault bu hususu yaklaşık 30 sene önce işlemişti, lakin bambaşka bir boyutla. Foucault'ya göre devlet, iktidarın yegâne kaynağı değildir. Kitleleri mutlak bir "önderlik" etrafında toplamayı hedefleyen ve bunun için bir sistem kurgulayan bir örgüt de iktidar mekanizması olarak sivrilebilir. Bu doğrultuda KCK sözleşmesinin bir "iktidar iddia etme" aracı olduğu görülür. Foucault'ya göre "direniş" ise, her türlü iktidara karşı yönelir ve sivil bir harekettir. Başkaldırı ve iktidar diyalektiği çerçevesinde, bugün Türkiye'de Kürtlerin algılarını yöneterek, AKP ile düşmanca bir ikilik şeklinde evirmeye çalışan örgütün de bir direnişle karşılanması beklenebilir.

KCK sözleşmesi adeta Kürtlerin "anayasası" olduğunu ima eder. Modern anlamda anayasa, vatandaşa sunulan "haklar bütünüdür" ancak KCK sözleşmesi Kürtler için haklar vaat etmekten ziyade, "önderlik" ışığında kurulan sistemde vatandaşın "alt aktörler" olarak mevcudiyetini tanımlar. Bütün bu farkındalık dinamikleri yürürlüğe girdiğinde, Öcalan'ın vurguladığı başkaldırı, adeta bir bumerang edasıyla kendi iktidar odağına yönelebilir. Bu açıdan Kürt gençlerinin son dönemde PKK aleyhine açtığı "BENİM ADIMA ÖLDÜRME" (ŞER NAVÊ MİN NEKUJE) kampanyası oldukça anlamlıdır. Bugün Kürtler, siyasal partileri ve çeşitli sivil toplum örgütleriyle her türlü baskıya karşı sivil bir direniş göstermeye donanımlıdır. Onların, değişim iddiasında başarısız olan, çelişkilerle dolu, militarizm ve şiddete meyleden bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaçları yoktur. PKK, KCK sözleşmesiyle toplumsal marjinalleşmeyi ve gerilimi tırmandırmaktadır. Oysa Kürtlerin yeni yapılacak anayasa sürecinde bir arada yaşamdan yana tavır almaları, bu doğrultuda hak talep etmeleri ve barış için aktif katkı sunmaları gerekmektedir. "Önderlik" hegemonyasından sıyrılarak, Türkiye'de yıllardır ötekileştirilen sessiz çoğunluğun sözcülüğünü yapan ve Kürtlerin demokratik hakları noktasında da önemli adımlar atan AKP'ye yapıcı bir eleştirellikle yaklaşmaları gerekir.

* Sabancı Üniversitesi, Kültürel Çalışmalar Bölümü

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim