İslam'ın Akaid Esasları ve Sapmalar

28.03.2013 07:29
İslamın Akaid Esasları ve Sapmalar
İmanını izhar eden, İslam'ın bazı ibadetlerini yerine getirdiği halde, İslam'ın hayatın tamamını kuşatan bir nizam olduğu fikrine yanaşmayan, sekülerizmle kolaylıkla uyum sağlayan insan tiplerinin giderek çoğalıyor.

İmana Zulüm Karıştırmak

Kenan Levent

Bugün Müslümanlar olarak karşılaştığımız ve çözmek zorunda olduğumuz birçok mesele var: İslami kavramların içinin boşaltılması ve muğlaklaştırılması, İslami kimliğin bulanıklaşması, senkretik (bağdaştırmacı) düşünce biçimlerinin yaygınlık kazanması, izafilik (görelilik) düşüncesinin mutlak bir hakikat olarak sunulması gibi. Bu zorluklardan birini de İslam'ın omurgasını oluşturan tevhid akidesinin etrafını kuşatan belirsizlik ve muğlaklık oluşturuyor. Şirk ve cahiliyenin (vahiy dışı inanç, fikir ve amel vb.) taşıdığı anlamlardaki belirsizlik ve üstü kapalılık.

İmanını izhar eden, İslam'ın bazı ibadetlerini yerine getirdiği halde, İslam'ın hayatın tamamını kuşatan bir nizam olduğu fikrine yanaşmayan, sekülerizmle kolaylıkla uyum sağlayan insan tiplerinin giderek çoğalması da meselenin başka bir boyutunu oluşturmaktadır.

İşte bu aşamada İslam'ın akaid esaslarının altının kalın çizgilerle çizilmesi ve bu akaidi ifsad edici unsurların üzerinde yeniden durulması elzemdir.

Akide; en başta ve her şeyden önce, şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde iman edilmesi gereken teorik boyutu temsil eder. İman ise, emin, emanet, teminat, emniyet gibi anlamları taşıması dolayısıyla hiçbir muğlaklık, üstü kapalılık, şüphe ve tereddüdü bünyesinde barındırmaz.

Burada konu başlığının bir diğer kavramı olan zulüm kavramı hakkında da bazı tanımları aktarmak meselenin anlaşılması açısından ehemmiyet arz etmektedir.

Zulüm, "yok olma" ve dolayısıyla "karanlıkta" da olma halidir. Kur'an'da zulüm nur kavramının zıddı olarak kullanılır. Bu açıdan, zulüm "yerli yerine koymamak, yer, zaman, nicelik ve nitelik olarak yanlışlık ve sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak, az olsun çok olsun tecavüzde bulunmak" anlamıyla beraber şirki de içine alan bir kavramdır.

Zulüm, hem -bireysel açıdan- insanın inanç ve davranışları bakımından Allah tarafından emredilmiş hudutları geçmesi hem de -toplumsal açıdan- insanlar arasındaki haksızlıkları ifade için kullanılır. Örneğin faizli muamelede bulunmak (2/275); yetimlerin malını haksız yere yemek (4/10); karşılıklı ilişkilerde Allah'ın çizdiği sınırların dışına taşmak (2/229); haksız yere cana kıymak (5/29); hüküm verme mevkiinde olup da Allah'ın indirdiğiyle hükmetmemek (5/45) birer zulüm olup, bu yönüyle kavram çok boyutludur. Ancak biz burada daha çok birinci tanımını, yani inanç boyutunda Allah tarafından emredilmiş hudutların geçilmesi hususunu öne çıkaracağız

İslam'ın Akaid Esasları ve Bunlara Karıştırılan Zulümler

"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden;..." (2/177)

"Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, müminler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. O'nun peygamberleri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz..." (2/185)

Bu ayetlerden ve Kur'an'da aynı esasları gerek tek tek gerekse bir arada ele alan diğer ayetlerden de hareketle İslam'ın temel akidelerini ve bunlara karıştırılan zulüm örneklerini şu şekilde ele alabiliriz:

1-ALLAH'A İMAN

Allah'ın varlık ve birliği, yaratma, tedbir ve tasarruf bakımından münferit olması, izzet ve iktidarını paylaşmaktan beri olması, zat ve sıfatlarında benzersiz olması, ibadet ve kutsamaya tek başına layık olması, yardımın kendisinden istenmesi ve O'na boyun eğilmesi, hiçbir şeyin O'na denk ve benzer olmaması, kalplerin O'ndan başkasına yönelmemesi ve boyun eğmemesi...1

"De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Kendisi doğurmamış ve doğurulmamıştır." (İhlas Suresi)

"De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, hep besleyip (hiç) beslenmeyen Allah'tan başkasını mı veli edineceğim? Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi.' Ve sakın müşriklerden olma." (En'am, 14)

Benzeri bir çok ayet için bkz: 6/102-103; 7/143-144; 23/91 -92; 2/21 -22; 1 7/42; 21 /22.

İşte bütün Müslümanların iman etmesi gereken temel akide budur ve üzerine en ufak bir kirlilik bulaştırılmaması gerekir. Bu temel akideye karıştırılan zulüm örneklerini üç başlık altında toplayabiliriz:

A-Şirk

"İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir." (En'am, 82)

Bu ayeti, Lokman Suresi'ndeki "Hani Lokman oğluna -öğüt vererek- demişti ki: Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (31/13) ayetiyle beraber düşündüğümüzde imana karıştırılan bu zulmün 'şirk' olduğu sonucuna varabiliriz. Uluhiyet, rububiyet ve ubudiyet noktasında tevhid akidesini bulandıran şirk, birçok veçhesiyle beraber kavranmadığında gerek inanç ve gerekse de ibadet noktasında ifsad ediciliği artmaktadır.

İmana karıştırılan en büyük zulüm örneği olan şirkin çeşitleri ise şunlardır:

Allah'tan başkasına kulluk etmeyi emir şeklindeki şirk

"De ki: 'Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?' Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu: Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın." (Zümer, 64-65)

İnsanoğlunun içine düştüğü en büyük yanılgı işte burada başlıyor. Kulluğu sadece şekilsel boyutlara indirgediğinden, inanç, fikir ve hayat tarzı noktasında doğrudan kulluk kastı gözetmediğini düşündüğü birçok unsuru merkeze alarak dolaylı bir şekilde bunlara kulluk etmeye devam etmektedir.

Vahye tabi olmamak ve Allah'ın mutlak birliğini tanımamak

"Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka ilah yoktur ve müşriklerden yüz çevir." (En'am, 106)

İnsanın karşılaştığı güçlükleri aşmak, problemlerine çözüm bulmak noktasında hayatını doğru esaslar üzerinde devam ettirmek hususunda, sadece kendi aklını esas alması ve vahye hiçbir suretle başvurmaması, hatta bunu küçümsemesi vb, tavırlar sergilemesi de bir şirktir.

Allah'tan başkasına dua etmek

"Hem o kimseden daha şaşkın kim olabilir ki, Allah'ı bırakır da kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek kimselere dua eder; onlar ise onların dualarından gafildirler." (Ahkaf, 5)

İnsanı en çok yanlışa düşüren husus acziyetini ifade edeceği ve yardım çağrısında bulunacağı makamı şaşırmasıdır. İnsanın Allah'tan başkasından yardım dilemesi veya herhangi bir şeyi ve şahsı Allah'a yakın olduğunu varsayarak, vasıta kılarak dua etmesi, bir mahkumun başka bir mahkumdan kendisini bulunduğu yerden kurtarma talebine benzer. Hele bu, uluhiyet ve rububiyet atfıyla yapılıyorsa apaçık bir şirktir.

Allah'ı sever gibi başka varlıkları sevmek

"İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür." (Bakara, 165)

İnsanın hayatını kolaylaştırmak ve varlık alemindeki hiyerarşik yerini daha iyi anlamasına sebep olacak varlıkları oldukları gibi kabullenmek ve onlara hak ettikleri şekilde davranmak yerine onlara bir takım kutsiyet ve yücelikler atfederek adeta 'gönüllü kulluk' etmek şeklinde sevgi göstermek de şirktir.

Allah'ın mutlak birliğinden rahatsızlık duymak

"... Sen Kur'an'da sadece Rabbini 'bir ve tek' (ilah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler." (İsra, 46)

İnsanın hayatı hakkında tek tasarruf sahibi, besleyen, büyüten, ihtiyaçlarını karşılayan, hastalandığında şifa veren, sıkıntıya düştüğünde sıkıntısını gideren, yolunu şaşırdığında doğru yolu gösteren, acze düştüğünde acizliğini gideren, her türlü rızkı verip, yayıp genişleten Allah'ın dışında başka ilahlar aramak da şirktir. Allah'ın ortakları olduğunu düşünmek veya bazı kullarına bu tür yetkiler verildiği düşüncesi de bu kapsamdadır.   .

Şeytana, cinlere, putlara, tabii varlıklara (güneş, yıldız, ay, ateş, su, ağaç vb) insanlara (özellikle de yöneticilere), hayvanlara tapınmak

Bkz: 2/92-93, 4/117-119; 6/100; 16/57-59; 17/40; 18/4; 19/35; 20/95-96; 21/26; 25/2; 26/29; 27/24-25; 28/38; 23/91; 39/4; 41/37; 52/39; 53/27; 43/15-16; 7/1 -3.

İnsandaki temel içgüdülerden biri de tedeyyün veya takdis (dindarlık, inanma-tapınırsa veya kutsallaştırma) içgüdüsüdür. Bu doğru bir şekilde karşılanmadığı vakit insan kendisini hüsrana götürecek nesnelerle ve varlıklarla bu içgüdüsünü tatmin yoluna gitmektedir. Bu fıtratın bozulmasına ve sapkın inanç ve tapınma şekillerinin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. İnsan, her şeyden çok bu konuda vahyin kılavuzluğuna muhtaçtır.

İnsanlarla Allah arasında soy bağı icat etmek, Allah'a oğullar ve kızlar isnat etmek

"Yahudi ve Hristiyanlar: 'Biz Allah'ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz.' dediler. De ki: Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azap ediyor? Hayır, siz O'nun yarattığından birer beşersiniz." (Maide, 18) Ayrıca bkz: 2/116; 9/30.

Daha çok Ehli Kitap mensuplarında görülen bu sapkın inanç şekli bazen karşımıza doğrudan insanlarla Allah arasında soy bağı icat etmek şeklinde değil de bazı soylara ve şahıslara kutsiyet atfetmek şeklinde tezahür ediyor.

Melekleri ve peygamberleri rab edinmek

"Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra insanlara; 'Allah'ı bırakıp bana kulluk edin.' deme (hakkı ve yetkisi yoktur. Fakat O, 'Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz kitaba göre Rabbaniler olunuz.' (deme görevindedir). O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Sîz, Müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?" (Al-i İmran, 79-80)

Melekleri Allah'ın kendilerine verdiği görevleri yerine getirme dışında, onlara Allah'a rağmen birtakım güçler isnat etmek ve insan hayatı konusunda tasarrufta bulunduklarına inanmak, aynı şekilde peygamberlere birtakım uluhiyet ve rububiyet özellikleri atfederek onları yarı ilah, insanüstü varlıklar olarak görüp takdis etmek de imana zulüm karıştırmaktır.

Hevasını ilah edinmek

"Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?" (Furkan, 43)

"... Oysa Allah'tan bir kılavuz olmaksızın, kendi istek ve tutkularına uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet etmez." (Kasas, 49-50)

İnsanı İmanına zulüm karıştırma konusunda en çok hevasının zorladığı söylenebilir. Gerçekten de insan, vahyin kılavuzluğu olmadığı zaman hevasının elinde bir oyuncak hükmündedir. Kendi vehimlerini, sapkınlıklarını, birer kurtuluş reçetesi olarak sunması ve bunun için kan dökmekten de çekinmediği bir gerçektir.

İmana zulüm karıştırmanın en çok öne çıkan ve insanı yanıltan boyutu şirki ve boyutlarını doğru dürüst kavrayamamasıdır. Maalesef insanların çoğu şirk koşmaksızın iman etmiyor. (Bkz: Yusuf, 106)

B- Allah'ı Gereği Gibi Takdir ve Tenzih Edememek

"Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah güç sahibidir, azizdir." (Hacc, 74) Ayrıca bkz. Zümer, 67.

Allah'a karşı zanda bulunmak, gereği gibi tenzih edememek, kusur ve noksanlık izafe etmek insanı kuşatan ve bir türlü pençesinden kurtulamadığı bir hastalıktır.

Allah'ı kendi istediği gibi bilmek ve iman etmemek, kendi kendine tasavvurlar oluşturmak gibi imana zulüm karıştırma biçimlerine rastlanmaktadır.

Bazı tezahür şekilleri:

- Allah'a karşı yalan uydurmak, iftira etmek: En'am, 21,144; Nisa/50.

- Allah'ı fakirlikle suçlamak: Al-i İmran, 181.

- Allah'ı cimrilikle suçlamak: Maide, 64.

- Allah'ın bir şey indirmediğini iddia etmek; Enam, 91.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Allah hakkında eksik, yanlış, tahrif edilmiş bilgilerle konuşmak, insanı, kainatı, hayatı bu zanni bilgilerle yorumlamak geçmişten bugüne insanoğlunun temel zaaflarından birini oluşturmaktadır. Bu zaafı, insanın doğru bir hayat sürdürmesini engellediği gibi sahih bir İmana sahip olmasını ve salih ameller işlemesine de mani olmaktadır.

Şüphesiz Rabbimiz her türlü noksanlık ve kusurdan münezzehtir.

C- Tağuta ve Cibte Tapınmak

Tağut, sınırı aşan, İsyan ve karşı çıkışta ileri giden, Allah'ın hükmünü tanımayan, put ve şeytan gibi anlamlara da gelir. Azgın, sapkın, sınırları aşan anlamı davardır.

Cibt ise, put, haç, göz boyayıcı kahin ve güç anlamında kullanılır. Ayrıca asılsız ve batıl hurafeler, Allah'tan başka kulluk edilen her şeyi de kapsar.

"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta ve cibte inanıyorlar ve diğer inkar edenler için: 'Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır.' diyorlar." (Nisa, 51, 60)

Allah'ın hudutlarını çiğnemek, bunların alaya alınmasına ve gözden düşürülmesine çalışmak, İslam İnanç esaslarına karşı, sapkın inanç ve fikirleri savunmak ve üstünlüğünü iddia etmek apaçık bir imana zulüm karıştırma örneğidir.

Ayrıca insanın, kendi elinin ürünü olan kötülük ve yanlışları, problemleri çözmede, kendi ürettiği ideolojileri ve disiplinleri yegane başvuru kaynağı olarak görmesi de imana zulüm karıştırmanın başka bir boyutudur.

2- PEYGAMBERLERE İMAN

Allah kulları arasından dilediklerini seçer ve onlara risalet görevini yükler. Peygamberler uyarıcılar ve müjdeciler olarak, insanları Allah'ın dinine davet eder ve sahih bir iman ve salih amellerde bulunmaya çağırırlar, insanın hidayete ulaşması için peygamberlere iman etmesi esastır.

Peygamberler, insanlarla aynı tabiata, aynı beşeri yapıya sahiptirler. Onlar da diğerleri gibi beşer ve insandır. Beşeriliğin bütün vasıflarında İnsanlarla müşterektirler. Bu nedenle de onlardan bilgi almak, yaptıkları ve söylediklerinde onları izlemek kolay olmaktadır. Ama Allah onları bir tür seçimle diğerlerinden üstün kılmıştır.2

Bu inancı ifsad eden bazı zulüm örneklerini Kur'an'dan ayetlerle hatırlayalım:

İlahi risalet birliğini inkar

"O, 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri etti. Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi." (Şura, 13) Ayrıca bkz: Fatır, 24.

"Hani Allah peygamberlerden kesin bir söz (misak) almıştı: Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." (Âl-i İmran, 81)

Dün de bugün de Müslümanların karşılaştığı en büyük problemlerden biri, İslam'ın yeni bir dinmiş gibi algılanması ve bundan önce yeryüzünde bu dinin mesajına benzer şeyler hiç işitilmemiş gibi davranılmasıdır. İslam'ın omurgasını oluşturan tevhid akidesi, birçok İbadet ve muamelat (namaz, oruç vb.) risalet zincirinin önceki halkalarında da mevcuttur.

Fakat insanlar, İslam'ı belli bir zamanda belli bir mekana ve belirli bir insan grubuna inmiş gibi algılama eğilimindedirler. Bu tavır sadece daha önce vahiy ile tanışmış Ehli Kitap'tan gelmemekte, genel bir yönelim olarak tezahür etmektedir. Bu tutumun arka planında içinde yaşadıkları bataklığı meşrulaştırma düşüncesinin yattığı söylenebilir. Böylece vahiy hakkında şüphe uyandırılmakta, sorumluluk altına girmekten de kurtulduklarını zannetmektedirler. Ama bu tutum, apaçık imanı ifsad etmektedir.

Peygamberler arasında ayrım yapmak

"Allah'ı ve elçilerini İnkar eden, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isteyen, 'Bazısına inanırız, bazısını tanımayız!' diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutturmak isteyenler. İşte bunlar, gerçekten kafir olanlardır. Kafirlere aşağılatıcı bir azap hazırlamışadır. Allah'a ve Resulü'ne inananlar ve onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayanlar, işte onlara ecirleri verilecektir. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisa, 150-152) Ayrıca bkz: Bakara, 136.

Burada salih insanlarla, münkir insanların tutum ve davranışları karşılaştırılmaktadır. Risalet zincirinin tamamı hakkında doğru bir İnanç ve tavır sahibi olan salih İnsanların hasen tutumlarına karşı, bu risalet zincirinin belirli halkalarını öne çıkarıp, sadece bunlara inanmayı esas alan münkir tiplerin aşağılık tutumları resmedilmektedir. Bu anlayış ve tutumun sadece Ehli Kitap mensuplarıyla sınırlı olduğu düşünülmemelidir. Her biri bir tevhid önderi olan peygamberlerden, bazılarının mesajını öne çıkarıp, bunların bugün insanlık için iyi, ama bazılarının mesajlarının ise (özelliklede Hz. Muhammed (s)'ini şiddet yüklü olduğu, modern dünyanın sorunlarına çözümler sunamayacağı düşüncesini paylaşanları da bu kapsamda düşünmek gerekir. Aslında bu tutum, yeni cahiliyenin eski cahiliyeyi taklidi olarak da görülebilir.

Hz. Peygamberin risaletini daraltmak

"Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar," (Sebe, 28) Ayrıca bkz: 7/158; 6/19; 21/107.

Risalet tüm insanlığadır. Hz. Peygamber'in risaletini sadece belli bir zaman, mekan ve ırka ait olarak görmek veya mesajın bir kısmını, tarihsel koşullarla izah edip, tarihin nesnesi kılmak da imana zulüm karıştırmaktır.

Peygamberleri beşer üstü görüp, ilahlaştırmak

"De ki: Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir İlah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette kimseyi ortak tutmasın." (Kehf, 110) Ayrıca bkz: Rad, 38; Nahl,43; Furkan, 7.

İnsan, ancak ontolojik olarak kendisine benzeyenleri örnek alabilir. Arada ontolojik farklılıklar bulunan varlıkları örnek almak imkansızdır. Peygamberler beşeriliğin tüm vasıflarında diğer insanlarla aynı özellikleri paylaştıklarından onları örnek almak da kolaydır. Ancak peygamberleri beşer üstü, yarı ilah varlıklar olarak tasavvur etmek, hem inanç açısından bir sapkınlığa yol açmakta hem de mesajının anlaşılması ve yaşanması açısından da problemler doğurmaktadır. Peygamberleri beşer üstü görüp onlara birtakım ilahi özellikler atfetmek sadece müşriklere özgü bir tutum değildir. Peygamberlerin takipçileri arasında da yanlış, eksik, sapkın tasavvur biçimlerine rastlanmaktadır. Bazen yüceltme veya sevgi adına tevhid akidesini bozacak aşırılıklar sergilenmektedir.

3-MELEKLERE İMAN

Allah ile peygamberleri arasında vahiy elçileri olan ve Allah'ın başka işlerle de görevlendirdiği meleklere İman da İslam'ın akaid unsurlarındandır.

Gaybî konularda akidenin yegane kaynağının Kur'an olduğuna inanan Müslümanlar, meleklere iman akidesinde de Kur'an'ın tevil götürmeyen ihbarlarıyla yetinir, bu tür yakini bilgilerin ötesine gitmezler. Örneğin yaratılış biçimleri, cevherleri, tanınma veya görülme şekilleri gibi konulara girmezler. Onlara göre melekler, insanoğlunun beşeri idrakiyle tanıyamayacağı gaybî bir alemi oluşturmaktadır. Onlar hakkında ancak Allah Teala'dan gelen sadık haberlerle bilgilenebilirler. Bu haberler de Kur'an'da yer almaktadır: Onlar, Allah'ın ordularından bir ordudur, beşeri idrakin kavrama gücünün dışındadırlar. Hanlığın genel otoritesine boyun eğerler.3

Bu akaid esasına karıştırılan zulüm örnekleri:

Melekleri Allah'ın kızları ve dişi olarak nitelemek

"Gerçek şu ki; ahirete iman etmeyenler, melekleri dişi isimleriyle isimlendiriyorlar. Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekten zan, haktan yana hiçbir yarar sağlamaz." (Necm, 27-28) Ayrıca bkz: İsra, 40; Enbiya, 26-29; Nahl, 57-58; Zuhruf, 15-19; Saffet 149.

Meleklerle ilgili bu sapkın inanış ve anlayışlara sadece müşrik toplumlarda rastlanmamaktadır. Maalesef akidesini Kur'an'ı esas olarak belirlemeyen, ilmihal düzeyindeki bilgilerle ve çoğu kulaktan dolma, tahkik ve tenkide tabi tutmadan bazı akaid kitaplarındaki bilgileri esas alarak akaid esaslarına inanan Müslümanlarda da benzeri anlayışlara rastlamak mümkündür. (Özellikle de melekleri dişi olarak tasavvur etmek gibi.)

Meleklere tapınmak

"O gün, onların hepsini bir arada toplayacak, sonra meleklere diyecek ki: 'Size tapanlar bunlar mıydı?' Derler ki: 'Sen yücesin, bizim velimizsin, onlar değil.' Hayır, onlar cinlere tapıyordu ve çoğu onlara iman etmişlerdi." (Sebe, 40-41) Ayrıca bkz: Âl-i İmran, 79-80.

Allah'ın emrine boyun eğen ve O'nun iradesine teslim olan, Allah ile kulları arasında iletişim görevleri gerçekleştiren meleklere tapınmak apaçık bir küfürdür.

4-KİTAPLARA İMAN

İnsanlara giden ilahi hidayet yolunun iki unsuru olan meleklere ve peygamberlere iman, zaruri olarak melekler tarafından peygamberlere tebliğ edilen risaletlere de imanı gerektirmektedir. Peygamberlere ulaştırılan risaletler, akaid, ibadet, haram ve helalleri işleyen ilahi kaynaklı kitapların ta kendileridir.

İslam işte bu hakikatten yola çıkarak, kitaplara da iman edilmesini istemiştir. İmana konu olan kitaplar, Hz. Muhammed'e İndirilen Kur'an olduğu gibi ondan önceki kardeşlerinin kitaplarını da kapsar, İbrahim'e ve sayfalarına, Musa'ya ve Tevrat'a, İsa'ya ve İncil'e, Muhammed'e ve Kur'an'a iman etmek, İslam'ın temel akaid unsurlarındandır.4

Bu akideye bulaştırılan zulüm örnekleri:

Vahiyler arasında ayrım yapmak, öncekileri doğrulayıcı Kur'an'ı inkar etmek

"İnkar edenler dedi ki: Biz kesin olarak ne bu Kur'an'a inanırız, ne ondan önceki(indirile)ne!"(Sebe, 31) Ayrıca bkz: Bakara, 89,91; Nisa, 47; Yunus, 37-39; Enam, 92.

Vahiy halkasını herhangi bir noktasından koparmak veya bu halkanın bazısını inkar etmek, görmezlikten gelmek, hakkında şüphe uyandırmak bir akaid ifsadıdır. Bu ifsadı, sadece Ehli Kitap yapmamakta, İslam'ı hayatın her alanından uzaklaştırma gayreti içinde olan birçok inanç ve ideoloji sahibi de, çeşitli argümanlar kullanarak bazen üstü kapalı, bazen açık bir şekilde bunu yapmaktadırlar. Özellikle İslam'ın bir hayat tarzı olarak önüne geçmek için, Kur'an hakkında çeşitli spekülasyonlar eski ve yeni oryantalistler eliyle piyasaya sürülmektedir.

Kendisine vahiy geldiğini iddia etmek

"Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken 'Bana da vahiy geldi!' diyen ve Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim!' diyenden daha zalim kimdir?" (En'am, 93)

Kutlu tevhid önderlerinin, mesajlarını tebliğ ederken karşılaştıkları en önemli problemlerden biri, kendilerine de vahiy geldiğini iddia eden yalancılarla uğraşmak olmuştur. Yalnız bu yalancılık, peygamberlerin kendi dönemleriyle sınırlı kalmamış, onların ahirete irtihali ile beraber, onların mesajlarının takipçilerinin de uğraşmak durumunda kaldıkları bir problem olmuştur. Kendisine vahiy geldiği iddiası değişik inanç ve ideoloji sahipleri içinden çıktığı gibi, çoğu kere de peygamberlerin getirdiği mesaja inanmış görünenler arasından çıkmaktadır.

Üzerinde durarak ifade etmek gerekir ki, kendisine hiçbir şey indirilmemişken, vahiy iddiasında bulunmak, oldukça cüretkar bir davranıştır. Bu her zaman doğrudan doğruya ortaya atılan bir iddia olmamaktadır. Oldukça sofistik söylemlerle bu iddialar ileri sürülmektedir. Özellikle de bu iddialar daha çok irfan geleneğine ya da tasavvuf geleneğine mensup şahıslar tarafından, bu geleneklerin çeşitli kavramları kullanılarak yapılmaktadır.

Hz. Peygamber'e vahyolunmuş arı-duru mesaja rağmen kendi zihni mahsullerine vahyin değişik bir kategorisi süsü vermek, imana karıştırılmış büyük bir zulüm örneğidir.

Vahyin muhtevasının değişimini istemek

"Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler ki: 'Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir.' De ki: Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmek benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım." (Yunus, 15)

İnsan nefsine ağır gelen, kendisine sorumluluk yükleyen birtakım olgu ve olaylarla karşılaştığı zaman ya bunu inkar yolunu seçer ya da asıl mecrasından saptırarak, kendi durumunu meşrulaştıracak yolları arar.

Modernitenin temel varsayımları ile şekillenmiş günümüz dünyasında, Kur'an mesajının bazı unsurları, geri kalmışlıkla, yetersizlikle, modern dünya sorunlarına cevap üretememekle, fazla ağır olmakla (özellikle de ahkam ayetleri, cezai müeyyideler vb.) itham edilerek, ya inkar yolu seçilmekte ya da modern dünyanın değişim parametrelerine göre bazı ayetlerin hükümsüz kalması gerektiği dillendirilmektedir.

Kur'an'ın modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap üretemediği iddiası sadece münkirler tarafından yapılmamaktadır. Birtakım ilahiyatçı, hukukçu, politikacı, siyaset bilimcisi Kur'an'ın coğrafi şartların etkisinde oluştuğunu, bazı ayetlerinin zaman ve mekanla kayıtlı olduğunu (Elbette zaman ve mekan faktörlerini belirleyici kılmadan, yardımcı unsurlar olarak ele alıp yorumlamak farklı bir şeydir.) söyleyebilmektedirler. Maalesef bunu yapanların birçoğu da İslam'ı modern dünyada yeniden ihya etme gayreti içerisinde olduğunu iddia eden Müslümanlardır.

Aslında bu durum, zihnin kıblesini belirleyenin bugünkü dünyayı şekillendiren Batılı paradigma olduğunu ortaya koyar. Kur'an'ın bazı ayetlerinin, zaman ve mekan faktörünü belirleyen kılmadan lafız, mana, maksat ekseninde yeniden yorumlanması elbette gerekebilir. Ama Batı tecrübesinde iş görmüş hermenötik, tarihselcilik vb. yöntemler kullanarak Kur'an mesajının bir kısmını ya da tamamını hakim paradigma ekseninde yeniden inşa etmek, apaçık imana zulüm karıştırma örneğidir.

Kendi uydurmasına vahiy süsü vermek

"Onlardan öyleleri vardır ki; dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu kitaptan sanasınız diye. Oysa o, kitaptan değildir. 'Bu Allah katındandır.'derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı yalan söylerler." (Al-i İmran, 78) Ayrıca bkz: Bakara, 79.

Söz konusu ayetlerde Hz. Peygamber'e vahyin inzali sürecinde, Ehli Kitab'ın tutum ve davranışları konu edinilmektedir. Daha önce vahiy ile tanışmış bir topluluğun, bu tutum ve davranışının en temel saiki, son mesaj hakkında şüphe uyandırarak inanç bulanıklığı meydana getirmek, etkisini azaltmak, kendi inanç ve ibadetlerinin sapkın ve tahrife uğramış boyutlarını gizlemektir.

Bu tutum ve davranışlar bugünkü Ehli Kitap mensupları tarafından da çeşitli vesilelerle ve başta Peygamberimizle ilgili olmak üzere belli başlı bazı konular etrafında tekrarlanmaktadır.

Fakat bu yaklaşım biçimleri sadece Ehli Kitap mensupları ve çeşitli ideoloji müntesipleri tarafından dile getirilmemekte, aynı zamanda İslam toplulukları içerisindeki birtakım kanaat önderleri(!)nden de bu sapkın fikirler sadır olmaktadır. Ayrıca, vahyin yaşama aktarılmasından ve vahyin mahiyetini anlama, vahyin merkeze alınarak inanç, ibadet, sosyal ve siyasal alandan ekonomik hayatın düzenlenmesi konularına varıncaya kadar birçok noktada söz konusu olumsuz tutumlara rastlanmaktadır.

Müslümanların tarihi süreç içerisinde, çeşitli inanç ve düşünce akımlarıyla karşılaşmaları neticesinde oluşan eklektik ve muharref geleneklere yaslanarak Kur'ani kavramları da tahrif ederek "kendi uydurmalarına vahiy süsü veren, yazdıkları kitapları ve yaptıkları sohbetleri vahiy mahsulü olduğunu ileri süren birçok "alim" ve "büyük mutasavvıf"a rastlanmaktadır!

Kendilerine gelen vahyi parçalara ayırmak, dinin bütünlüğünü bozmak

"Yoksa siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz?" (Bakara, 85)

Dini belirli alanlara ve mekanlara has kılmak, hayata dair iddia ve taleplerini göz ardı ederek sadece ahlaki esasları olan, bir vicdan meselesi olarak görmek dinin bütünlüğünü bozmaktır.

Kitab'ın inanç, ibadet, hukuk, sosyal yapı, ekonomik işleyiş gibi konularda ortaya koyduğu temel ilkelerin bazılarını gönümüz sosyo-ekonomik düzeniyle uyuşmuyor diye görmezden gelmek veya bu ilkeleri tarihe gömmek tipik parçacı din anlayışıdır. Bu anlayış ve inanç sahipleri hangi gerekçe ile olursa olsun insanı ilgilendiren herhangi bir olgu ve olayda İslam'ın hayat bahşeden düsturlarını göz ardı ederek inançlarına zulüm karıştırmaktadırlar.

5-AHİRET GÜNÜNE İMAN

"Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur. Şüphesiz kendi emeği görülecektir. Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir. Elbette son varış Rabbinedir." (Necm, 39-42)

İslam'da imanın beşinci unsuru, Kur'an'ın "son gün" olarak ifade ettiği Hesap Günü'ne İmandır. Kur'an, insanın ahirette göreceği azap ve mükafattan sıkça söz etmiş, nimet ve azabın değişik türlerinden bahsetmiştir.5

-Ahiret, vahyî esasların daha doğru anlaşılması ve pratik hayatta doğru davranışların oluşması açısından değerlendirildiği takdirde, bu imana karışacak zulümlerin hayatın ifsadına yol açacağı da aşikardır. Daha Kur'an'ın ilk inen ayetlerinde insanların hesaba çekileceği hatırlatılarak, vahye karşı kör ve nankör davranmalarının önüne geçilmek istenmiştir.

Kur'an'da ahiret hayatı sahneleri, şekilleri, korkuları, nimetleri ve azabı konusunda varit olan ayetler, muhtelif yorumlara müsait olduklarından dolayı müteşabih ayetler kategorisinde değerlendirilebilir. Zira bu ayetler İçerik itibariyle Allah'tan başkasının, boyutlarını, gizemlerini bilemeyeceği hususlar taşımaktadırlar. Ayetlere bakıldığında mücrimlerin ve kafirlerin kalbine korku salan; Müslümanların kalbine ise huzur salan, dosdoğru yolda yürümeyi teşvik eden boyutlar taşıdıkları görülür. Bu ayetler hakkında Kur'an'ın verdikleriyle yetinmek ve mümkün mertebe "ahiret hayatı"nın içeriği konusunda muhkem nassların çerçevesinin dışına çıkmaktan kaçınmak gerekir. Aksi takdirde istenmeden İnanca zulümler karıştırılmaktadır.

Kaza ve Kader

Kur'an'da doğrudan bir iman esası olarak zikredilmeyen ama eski ve yeni ilmihal kitaplarında İman esası olarak zikredilen kaza ve kader hakkındaki doğru yaklaşım ne olmalıdır?

"İnsanlar kaza ve kaderi, insanoğlunun hayattaki fiil ve yaşam tarzlarıyla irtibatlandırmışlardır. Allah Teala'nın kainatı, kendisine dayalı olarak yarattığı genel düzen ise bu olguların dışındadır. Çünkü orada sebep-müsebbip (nedensellik), öncül-sonuç ilişkileri hakimdir. Bu, Yüce Allah'ın hiç değişmeyen evrensel yasalarındandır. Bu yasalardan biri de Allah'ın insanoğlunu fiillerinden hür ve tercih sahibi olarak yaratmasıdır. O, hiçbir baskı ve zorlamaya boyun eğmez.

Allah Teala -kuşatıcı ilmi sayesinde- insanın hidayet ve iyiliği mi yoksa sapıklık ve kötülüğü mü tercih edeceğini bilir. Ama bunun Allah'ın ilminde olması, baskı veya dikte etme anlamına gelmez. Bu, Allah'ın koyduğu Sünnetullah çerçevesinde vuku bulan veya bulacak olanın açığa çıkmasıdır. Söz konusu Sünnetullah; mükellefiyet, mükafat ve cezanın, üzerine bina edildiği tercih yasasıdır.

Şu halde İslam dini, bir kimsenin, din ve akaid noktasında Allah'ın emirlerinden sapıp yanlış bir yola düştükten sonra, bunu kaza ve kaderle gerekçelendirmesini kabul etmez. Eğer böyle olsaydı, mükellefiyetin peygamberler göndermenin, insanları Allah'ın dinine çağırmanın, İyilik sahiplerini cennetle müjdeleyip şer ehlini cehennemle tehdit etmenin bir anlamı olmazdı."6

Kaza-kaderle ilgili bu anlayışın dışında birtakım inançlara sahip olmak imana karıştırmak anlamına gelecektir.

Sahih bir iman ve salih ameller için İslam akidesini ifsad eden zulüm örneklerine karşı dikkatli ve uyanık olmak tüm Müslümanların temel tutumu olmalıdır.

 

Dipnotlar:

1- Şeltut, Mahmud (1991) Akaid ve Şeriat I, Çev: Muharrem Tan, Yöneliş Yayınları, İstanbul, s. 21

2- Age, s. 41

3- Age, s. 36

4- Age, S. 49

5- Age, s. 50

6- Age, s. 60-61

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 200 - Kasım 07

 

  • Yorumlar 9
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim