1. YAZARLAR

  2. Nuray Mert

  3. 'İslam ve Demokrasi' Bir aşk hikâyesi (1)
Nuray Mert

Nuray Mert

Yazarın Tüm Yazıları >

'İslam ve Demokrasi' Bir aşk hikâyesi (1)

A+A-

Bir zamanlar, içinde ‘İslam’, ‘Müslüman’ olan her şeyden kuşku duyulurdu, en azından hazzedilmezdi. Bırakın İslamcı geçmişten gelmeyi, kendine Müslüman diyen kimsenin ağzı açtırılmazdı. Başörtüsü eylemi yapan küçücük kızlara, destek için randevu verilmez, yüzler buruşur, olmadı, sıkı bir demokrasi dersi verilirdi; ‘Demokratik hak olarak başörtüsünü savunuyorsunuz, ama iş başka demokratik haklar olunca ortada gözükmüyorsunuz!’ Kapıların çoğu kızcağızların ve onları destekleyen erkek çocukların yüzlerine kapanırdı. En sıkı Marksistler, işi ‘amatör teolog’a döker; “İslam’ın o kuralı çağ dışı, şu kural, ayet, hadis böyle yorumlamazsa bir ümit doğar” gibi fetvalara girişir, Ortaçağ’ın klasik İslam düşünce ekolleri arasındaki derin tartışma hatları gazete köşelerinde, hızlıca gündeme gelir, sonuca bağlanırdı.
‘İslam ve demokrasi’ o dönem henüz ‘bir kurt masalı’ydı. Demokrasiden bahseden Müslümanlar,
kuzu postuna bürünmüş kurttular. En masumları, en masumca talepleri bile böyle görülürdü.
O nedenle 28 Şubat dönemine ilişkin yazdıklarımı, ‘İslam ve demokrasi; bir kurt masalı’ yazımın başlığı altında toplayıp yayımlamıştım.
Çoğunun yaşı ‘35’i aşmıştı ama, ‘ateşin yakıp, suyun ıslattığını’ henüz fark etmemişlerdi. Dolayısıyla İslam ve demokrasinin pekâlâ birlikte anılabileceğini de, İslam’ın varoluşa dair ciddi bir şeyler söylediğini de, bu iktidar döneminde idrak edenler çoğaldı. Bu yeni ‘uyanış’, popüler düzeyde umre ziyaretleri, ya hidayete ermişlik ya da ‘müellife-i kulüb’lük mesajları taşıyan röportajlar şeklinde tezahür etti. İş geldi, twitter’da laikleri ‘laik cemaat’ diye tiye almaya kadar vardı.
Daha entelektüel düzeyde ise, demokratikleşmeyi ‘otomatik pilot’a bağlamaya alışık aydınlar camiasında, biraz da AB işinin tavsaması veya iyice uzaması ile, eski İslamcıların demokrasinin motor gücü olacağı kanaati hasıl oldu. Artık neredeyse, o cenahtan birinin kendisi ‘demokrat değilim’ dese bile bunlara inandırmak mümkün değil. ‘Tarihin motor gücü’, ‘sistemin diyalektiği’, ‘temel çelişki’ gibi, Marksist tarih anlayışından veya oradan buradan akıllarında ne kalmışsa, Türkiye’de demokratikleşmenin bu iktidarın icraatlarıyla gerçekleşeceğine ikna için devreye giriyor. Bunlar da bir nevi ‘müellife-i kulüb’, ama kalpleri İslam’dan ziyade her dönem başka dogmaya inanmaya açık!
Sonuçta, birçokları farklı yollardan, ‘ışığı’ gördü, ‘İslam ve demokrasi’nin bu kez ‘aşk hikâyesi’ başladı. Bu aşkın Türkiye versiyonunda, genç âşıklar, birlikte olmalarının önündeki en büyük engel olan general babaları, yargıç amcaları ile, uzun ve çetin bir mücadeye giriyorlar. Tam mutlu olacakken, babanın onları ayırmak için yaptığı eski bir plan ortaya çıkıyor. Adalet yerini bulmadan, vuslat olamayacağı için, her seferinde, zalimleri cezalandırmak için, yeni bir mücadeleye başlıyorlar. Bu arada, dün zengin babanın hakir gördüğü o ‘fakir genç’, çalışıp çabalayıp zengin, ama çok zengin oluyor. Ama bir türlü kendini beğendiremiyor, bu onu çok öfkeli bir âşık yapsa da, diğer âşık sonuna kadar sabretmeye kararlı. Kan içiyor, kızılcık şerbeti diyor. Habire, âşığının kırıp döktüklerini toparlamaya, konu komşuya durumu izah etmeye çalışıyor. En büyük tesellisi, babasının âşığından bin beter olduğu, o eve bir daha dönemiyeceği gerçeği ve âşığının bir gün istediği kıvama geleceği umudu.
Bu hikâyenin bir de ‘yabancı damat’ (veya ‘gelin) versiyonu var. Eskiden, İslam ile başı hoş olmayan Batılıların çoğu, bir süredir, ‘İslam’ ve ‘demokrasi’nin aslında nasıl birbirleri için yaratılmış olduklarını keşfetmiş bulunuyorlar. Hikâyenin bu versiyonu buraya sığmayacak, en iyisi onu bir sonraki yazıma bırakayım.

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT