İslam Düşüncesi ve Yabancılaşma -1

24.02.2011 18:18

Fuat Değer

İslam düşüncesi; İslam toplumunun, bir kalkış noktası olarak İslam'a dair anladığı ve hayata geçirdiği/geçirmek istediği ilgi ve algılar bütünüdür denebilir. Kuşkusuz bu, eksik bir tanımlama olmakla birlikte İslam düşüncesinin, Allah'a ait bir düşünce değil de İslam referanslı düşünmeye çalışan ve bunu bir hayat felsefesi olarak kabul eden Müslümanları ifade etmek istediği açıktır. Dolayısıyla "İslam düşüncesi" fikriyatı, vahyin bidayetinden el'an bugüne teselsül etmiş bir tarihsel, felsefi, sosyal, kültürel varlık anlayışı ve dünya görüşüdür. Elbette ki bunun kendine mahsus tevhid, ahiret ve ahlak inancı ve bunun gereği olarak önerdiği bir yaşam biçimi sözkonusudur.

İnsanların ve dolayısı ile toplumların rüşt gerçeği, onların hakikat karşısındaki pozisyon ve kavrayışlarını da ortaya koyar. İnsanı kuşatan kültür ve sosyalite bunda son derece etkili olan parametrelerdir. Bu yüzden her dönemin hâkim paradigması -ki mutlaka döneminin siyasal ortam ve koşullardan bağımsız olmaksızın- İslam düşüncesi olarak kabul görmüş ve bu tarihsel, aynı zamanda da değişken durum, çeşitli sebeplerle mutlak kabul edilmiştir. Durum bu olunca da donukluk ve zamanın yeni sorunları karşısında önüne ve ilerisine bakacağı yerde geriye bakarak ilerlemeye çalışan bir ironi ortaya çıkmıştır. O halde gerçekten İslam düşüncesi nedir? Üretilmiş bir metodoloji midir? İslam düşüncesi sınırlandırılabilir bir karaktere sahip midir? İslam düşüncesinde değişim mümkün müdür ve mümkünse değişimin karakteri ve değerleri ne olmalıdır, bunun bir kriteri olmalı mıdır? gibi sorular cevaplanması gereken önemli aşamalardır.

İslam'ı bir kalkış noktası ve merkez olarak kabul ettiğimizde; onu bir düşünce ve pratik olarak gerçekleştireceklerin yine biz insanlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Böylece bunun 'nasıl' olacağı ehemmiyet kazanır ki bu; geleneksel ifade ile 'usulü'd-din', modern ifade ile 'metodoloji' sorunu olarak tartışılmak durumundadır. İşte yabancılaşma olarak adlandırılan ve farklı düzlem ve kaygılarla bir sapma olarak değerlendirilen sorun da burada, metodoloji üzerinde düğümlenmektedir.

Öncelikle yabancılaşmanın, insanın bulunduğu her zaman ve zeminde, her düşünce ve inanç sisteminde olduğunu/olabilirliğini görmek gerekir. Sebebini de insan merkezli ve insana dair oluşlarında aramak gerek. Yabancılaşma/sapma, insan olmanın, 'hata' yaparak 'doğru'yu kavrayabilmenin, varlığını kavrayabilecek ve onu ifade edebilecek imkanlara ulaşmanın, yani 'adem' olmanın, bir parçasıdır. Bundan dolayı İslam düşüncesinde de yabancılaşma mümkündür ve İslam tarihi bunlardan müteşekkildir. Ne var ki hata yapmak, tek başına 'adem' olmanın anlamını bütünleyebilen değil, ancak öbür yarısı olan 'doğru'yu bulmak (tevbe) için anlamlı bir parçadır.

Yabancılaşmanın ne olduğu, ancak esas merkezinde sabit kalarak anlaşılabilir ve tanımlanabilir bir olgudur. Tarihsel, kategorik ve çoğunlukla iktidar talepli politik bakışlar tarafından dillendirilen bu olgu sahici ve anlamlı değildir. Nedir yabancılaşma? Kendinden önce kullanılan dil ve üslubun terk edilmesi midir? Esasa taalluk eden konulara muhalefet etmeksizin bilinmeyen yeni bir söylem ve perspektif midir? Kuşkusuz, yabancılaşmayı net ve doğru tanımlayabilmek için esasa sahip olmaktan öte esası kuşatabilmiş olmak gerekmektedir. Bu mümkün müdür? Zira esasa sahip olmak hakikat değil bir sanrıdır. Esası kuşatabilmek iddiası ise bir ham hayaldir. Bu durumda; esasa dair geliştirilen ve formüle edilen tüm iddia ve düşünceler esasla ilişki ve bağlantılandırma şartıyla, esasa ait birer parçadırlar ve esasın kendisini değil, ona dair oluşu ifade ederler. Bu da, kamil anlamda hiçbir dönem ve kesimin tekeline kalmayacak, her doğru çabayı, bu havuzu besleyen muazzam bir medeniyet yürüyüşünün dinamik parçaları haline getirecektir.

Buna göre yabancılaşma, kendini esasın merkezi ve sahibi olarak görmenin ve kendine uygun düşmeyenleri tanımlama çabası olarak değil; değerler ve ilkeler bütününden bir sapma ve uzaklaşma olarak anlaşılmalıdır. Hakeza, her dönemin karakteristik kültürel-tarihsel koşullarıyla biçimlendirilmiş bir dokuya ve bir algıya sahip olduğu gerçeği ile malul olan bu verili durum hiçbir zaman bütüncül olarak hakikati temsil edemez. Ancak kendi vasatında buna dair bir çaba içinde olabilir ve esası kendine ait değil, kendini esasa yönelik bir aidiyet bağı ile ifade edebilir. Bu durumda da, esas ile ilgisi ve ilişiğini açıktan kesmemiş hiçbir düşünce, açıktan yabancılaşma olarak nitelendirilmemelidir.

İslahHaber

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim