1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. İran’da Değişim Beklentisinin İlk Kıpırtıları
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

İran’da Değişim Beklentisinin İlk Kıpırtıları

A+A-

İran’da 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapılan haksızlığı protesto etmek amacıyla 2012 yılına kadar devam eden Yeşil Hareket’ten bu yana İran’da yine isyan yine iç tatışma haberleri 2018 yılına girerken tekrar gündeme geldi.

Gündeme gelen İran’daki ayaklanma veya protesto gösterileriyle ilgili haberler farklı açılardan yorumlandı:

Birileri ayaklanmayı ucu BOP tasarımına kadar uzanan dış müdahaleyle açıkladı.

Birileri özellikle sosyal medya üzerinden yüzbinlerce Suriyelinin katledilmesinde birinci dereceden fail olan İran’ı Allah’ın Lut kavmini cezalandırdığı gibi cezalandırmaya başladığı değerlendirmesinde bulundu veya İran’ın kargaşa içine girmesini kanlı ve fitneci yayılım politikalarıyla hak ettiğini söyledi.

Bazıları da İran’ın Suriye gibi iç istikrarının bozulmasının Türkiye’yi yeni zorluklarla muhatap kılacağı şikayeti ile teenni dileklerini öne çıkarttı.

Gerek İran’daki son protestoların iç karartan görüntüsüne gerek ‘90 kuşağından bu yana İran gençliğinin büyük çözülüşüne bakıldığında İran Devrimi ile elde edilmek istenen hak, adalet ve özgürlük hedefleri bakımından bugün İran’da “musîbet” diyebileceğimiz kara bir tablo söz konusudur.

İran’ın 2. dini merkezi olarak kabul edilen Meşhed’te başlayan Hükümet ve Cumhurbaaşakanı Hasan Ruhani karşıtı gösteriler kısa sürede 28 şehre sıçradı.

Zamlar, işsizlik, yüksek faiz veren 6 bin kredi şirketinin âni iflası, muhtemelen 2018 Ocak veya Şubat ayında petrol ürünlerine gelecek %50 zam söylentileri ve bütçenin büyük kısmının halka değil, neyin ve niçin olduğu muğlak olarak halkın çocuklarının milis güç olarak gönderildiği Suriye’ye, Lübnan’a, Yemen’e harcandığını duyan halkın tepkisi, patlamaya hazır muhalefet potansiyelini yırtarcasına kaşımaya başladı.

Aslında çatışma Veliyy’ül Asr denilen Mehdi’nin yani 12. kayıp imamın, yeryüzündeki siyasi otoritesini temsil eden ve otoritesini hem icraat hem İslami yorum olarak mutlaklaştıran Veliyy’ül-Emr denilen ve 30 yıldan beri hiç kimseye hesap vermeksizin iktidarda bulunan Rehber Ali Hameney ile;

seçimle iş başına gelen, hem özgürlükler hem ekonomi olarak zor şartlar altına sürüklenen ve 38 yıllık süreçte ne eğitimde, ne dindarlaşmada, ne ekonomik yeterlilikte ne de demokratik katılımda hiçbir gelişme gösteremeyen, hatta Şah Döneminden daha kötü bir gelir dağılımına sürüklenen sistemi revize etmek isteyen ılımlı Cumhurbaşkani Ruhani arasındaydı.

Muhalefet potansiyelini ateşleyecek kibrit, öncelikle dış güçler değil, Sistemin Muhafazakar ve Reformist kanatlarındaki sürtüşme ivmesiydi. Tabii ki bu çatışma potansiyelinin, muhalefet potansiyelini dürtüklediğinde bundan iç sorunlarda hesabedilmesi gereken kripto ilişkilerle yan güçler olarak ABD ve işbirlikçileri de nemalanmak isteyebilirdi.

Ama Osmanlı Devletinin çöküşünde de olduğu gibi, muhafazakar kesim her daim kendi iç çürümüşlüğüne, nimetten uzaklaşmışlığına bakmamakta; çöküşün veya kötü gidişin bahanesini hep dış güçlerde bulmaktadır. Bu döngüsel hikayeleri komplo teorileriyle anlatmak konusunda da şablonlar edinmiştir.

İran’daki kibritin yakılmasında dış güçler söz konusu olsa bile bu ikincildir. Sorunun görünen yanı İran’ı eli kanlı ve emperyal amaçlı yayılmacı bir noktaya getiren Hamaney diktatörlüğü ile ‘79 Devrim çizgisine göre rejimi revize etmek, yeniden restore etmek isteyen seçilmiş ve meşru Ruhani iktidarı arasındadır.

Ruhani’nin yaptığını daha önce 2 dönem Cumhurbaşkanlığı yapan Ayetullah Muhammed Hatemi yapmak istedi. Hala göz hapsinde tutuluyor.

2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandığı iddiasındaki Mir Hüseyin Musavi (ki yetki, daha az oy aldığı söylenen Ahmedi Nejad’a verilmişti) ve Eski Meclis Başkanı Mehdi Kerrubi şu anda eşleriyle birlikte hapis hayatı yaşıyorlar. Yani Devrim’in öncü çocukları tutuklu.

En son geçen sene vefat eden 2. Cumhurbaşkanı ve Şurayı Nigehban (Anayasayı Koruma Şurası Başkanı) Ayetullah Refsencani gözden çıkarıldı. O hem iktidarın Suriye politikasını eleştiriyordu, hem “İran İslâm Cumhuriyeti kurulduğunda İran İslâm’ın emrindeydi. Bugün ise İslâm, İran’ın emrindedir” demesiyle ve benzer eleştirileriyle revizyon veya ıslah imkânları  arıyordu.

Muhafazakar kesim ile Reformist kesimin karşı karşıya geldiği en önemli olay, 10 Aralık Bütçe Görüşmeleri’nde Cumhurbaaşkanı Ruhani’nin Meclis konuşmasındaki ifşaatları oldu.

Ruhani, Meclis’te yaptığı konuşmada bütçenin yüzde 49’unun Hameney’e bağlı 6 kurum ve versiyonlarının kontrolünde  olduğunu bildirdi. İran halkına ilk defa açıklanan bu durum sosyal medyada (internet ve istegram) büyük tepkilere neden oldu.

Miktar olarak gittikçe azalan ve 380 milyar $ seviyesine inen İran’ın yıllık gelirin %80’i petroldan elde ediliyor. Bunun da %49’u kontrol edilemeyen, hesap sorulamayan bir otonomik güç olan Hameney’e bağlı  kurumlarda ve işlerde harcanıyordu.

Örneğin Türkiye bugüne kadar Suriye’ye 30 milyar $ insanlara yardım için harcamıştı; İran ise 100  milyar  $’ı insanları öldürmek için harcamıştı. Ayrıca İran halkının büyük bölümü açlık sınırının altında yaşarken Lübnan’a, Yemen’e, Suriye’ye giden paraların ve ayrıca niyetlerin hesabı soruluyordu…

Ayrıca herkes biliyordu ki İran’da mollalardan, Sipahi Pastaran/Devrim Muhafızlarının sahip olduğu dev şirketlerin sahiplerinden, generallerden, Hameney’in bürokrat kadrosundan yeni ve büyük bir burjuva gurubu yaratılmıştı.Yani adalet katledilmişti.

Ümeyyeoğulları saltanatına karşı çıkanlar postmodern açılıma ayak uydurur tazda kendi modern saltanatlarını kuruyorlardı.

Lakin tüm basın, TV kanalları Hameney’in bürokratları elinde olduğu için bu platformlarda Ruhani’nin açıkladığı giderlerdeki açık ara dengesizliğin yükü Hükümete yani Ruhaniye yüklenildi. Ve ilk tepkiler de 2. dini şehir Meşhed’ten kaynaklandı, ayrıca  Meşhed Cuma imamı halkı zamlar ve yolsuzluklar karşısında Ruhani hükümetine karşı kışkırttı.

İnsanlar ilk önce “Kahrolsun Ruhani” diye bağırdılar.  Zira kötü hayat şartlarından bunalan halkı Ruhani aleyhine kışkırtmak kolaydı. Ama sonra birden 28 ile yayılan protestolarda solcusundan laikine, şah yanlısından İslamcısına kadar farklı muhalif guruplar da yer aldı ve sloganlar tersine döndü. “Kahrolsun Hameney”, “Halk dilencilik yapıyor, Ahund tanrılık taslıyor”, “Hameney sen Allah değilsin”, “Suriye, Yemen, Lübnan’ı bırak, İran’a bak” vb…            

Ruhaniyi sıkıştırmak belki cezalandırmak niyetiyle başlayan protestalar, dolayısıyla birden Hameney ve rejimin Muhafazakar güçlerine de yöneldi.

Ruhani konuyu bir iç sorun olarak görüyordu.

Sonradan konuşan Hameney konuyu dış güçlere bağlıyordu.

Ruhani “İranlıların yönetimi protesto etme hakkının olduğunu” ama anarşist yaklaşımı da marjinalize ederek “İran halkı yağmacı azınlığa cevabını verecek” diyordu. Ayrıca yaklaşımını “Hükümet, yasal eleştiri ve protestolara alan açmalı” ifadeleriyle seregiliyordu.

Rehber Hameney’in Muhafazakar güçleri ve milisleri, yani Devrim Muhafızları, istihbarat birimleri ve Milis güç olarak örgütlenen BESİC, lidersiz ve örgütsüz olarak gelişen veya Ruhani’ye yönelen protesto oyununu sistem eleştirisine çeviren ve İran halkında biriken muhalefet duygusunun örgütsüz olarak dışa vurumunu ifade eden bu dağınık tepkiyi şiddetle bastırdılar.

Onlara göre ise bu tamamen ABD, İsrail ve Suudi ajanları tarafından yani dış güçler tarafından tertiplenen bir saldırıydı.  Ayrıca kutsal bir kişi olarak içselleştirilen Velayeti Fakih Hameney’e ve “Allah’a savaş açmak”tı. Yani rejimin kutsalı sömürücü ve kan dökücü uygulamaları Allah ile aynılaştırılıyordu.

Ruhani protestoları “yağmacı azınlık” dışında bir hak olarak görürken, Tahran Devrim Mahkemeleri Başkanı “Eylemcileri Protestocular olarak değil rejime darbe vuran hainler olarak yargılayacaklarını” ilan ediyordu.

Aslında hiçbir dış güç, bir ülkede sorun yoksa kitleleri harekete geçiremez.

Sorun İslam’ın hükümlerini hayata geçirmek, adaleti ve özgürlükleri sağlamak, Şia mezhebini kitabileştirmek ve tüm dünya Müslümanlarıyla İttihad-ı İslam’a yürümek için yapılmış bir devrimin aslında ilk sapması, İran Anayasası’nın 12. maddesine “İran’ın mezhebi Caferidir ve bu madde hiçbir sürette değiştirilemez”  umdesinin yerleştirilmesi ve Velayet-i Fakih olarak değerlendirilen imam/rehber kabul edilen kişiye bir nevi saltanat şartlarının tanınmasıyla başladı.

Bu anayasal şartları sonuna kadar kullanan Hameney bir nevi kendi konumunu tartışılamaz hale getirdi ve icraatlarını da Mehdi’nin vekili –bazılarına göre de Mehdi ile irtibatı olan kişi-  konumuna getirerek Tevbe Sûresi’nde zikredildiği gibi aynı nefislerini ilah edinen Yahudi hahamları Nasrani rahipleri gibi  kulluğundan ve Allah’tan hiç utanmadan kendi  nefsini karizmatik ve kutsal bir kişi konumuna getirdi.

 “Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”  (Tevbe, 31)  

Yani usuli olmaya yönelmiş, İttihad-ı İslam’a, daru’l takrib çalışmalarına yönelmiş Ayetullah Muntezeri, Telagani, Mutahhari, Beheşti hatta Rafsancani gibi, Ali Şeriati’nin fıtri ve vahyi arayışları gibi devrimin öncülerini,  adalet ve zaruret-i hamse bağlamında özgürlük arayışlarını, vahdet çağrılarını tamamen örten bir rejim, hakikati ve doğru yorumu örtmeye başlarsa örtücü olmaz mı. Beynini ve kalbini mezhepçiliğe, nefsi ve ulusalcı/milli arzularına açan; ama vahye, hakikate kapayan bir iktidar münafıklaşmaz mı, halkına ve bölge Müslümanlarına felaketler getirmez mi?

İnsanları Allah adına aldatmazlar mı?

Taberi ve Tırmizi’nin mürsel olarak rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah Aleyhisselam “Size bir musîbet isabet ettiği zaman işte o, ellerinizin kazandığı sebebiyledir. (Allah) çoğunu affeder (gerçekleştirmez).” (Şura, 30) ayetini şöyle tefsir ediyordu: “Herhangi bir damarının rahatsızlanması, bir dikenin batması veya bir taşın kendisini tökezletmesi gibi bir musibetle karşı karşıya kalması, ancak onun işlediği bir suç/günah sebebiyledir. Kaldı ki Allah’ın affettikleri/gerçekleştirmedikleri ise çok daha fazladır.”

İran’da bozuk gidişe muhalefet potansiyeli 2009’da görüldüğü gibi yüzbinlerle değil 10 milyonlarla ifade edilecek bir konumdaydı. 2017 Aralık sonu 2018 Ocak başında dışa vuran sıkışmış öfke bu potansiyelin devam eden sadece örgütsüz bir yansımasıydı. Muhalefet potansiyelinin örgütsüz yansımasını takip ettiğimizde ise artık rejimin reforme edilmesinden çok rejimin devrilmesine dönük ipuçları belirmeye başladığını görmekteyiz. Bu potansiyelin örgütlü olarak caddeye taşması ise ya nereye evirileceği belli olmayan bir devrime ya uzun süren kanlı bir iç savaşa teşne olabilir.

Tercihimiz bölgedeki istikrar bozulmasın diye sapmış ve münafıklaşmış mevcut rejimden yana mı; yoksa özgürlük ve adalet özlemleri taşımakla beraber gelecekte ne olacağı belli olmayan muhayyer bir değişimden yana mı olmalıdır? Tabii ki gelecekte bu sorulardan kaçınmak mümkün olmayacaktır.

Birde mevcut dramları yaşayanların değerlendirmeleri var.

“Etme bulma dünyası” denilen yaklaşımla katliamlara, tecavüzlere ve sürgünlere uğrayan milyonlarca Suriyelinin, Yemenlinin, Iraklı Sünninin ayette geçen müsibet kavramını son ayaklanmada İran’a dönük kullanmalarınaa kim ne diyebilecektir?..

Bize düşen, “İran” derken, “İran’daki müsibet” derken, büyük çoğunluğu muhalif olan halk ile sistemi; halkın içinde de mücrif-münafık ve vahiy düşmanlarıyla müstezaf, mahrum ve mümin olanları; sistem içinde de zulmü savunan, palazlanan ve burjuvalaşan yeni baskı gurubunu ve katliamların sebebi olan bu gurup ve mantığı gidişatı ıslah ve revize etmeye çalışan bazı vicdan sahibi insanlardan ayırmak ve adaleti gözetmek gerekmektedir.

Rabbim bizleri elleriyle yaptıkları, kesbettikleri zulümler nedeniyle, Allah’ın kelimelerini yerlerinden değiştirdikleri ve insanları Allah ile aldattıkları nedeniyle müsibete uğrayan kulların derekesine düşürmesin.

Tabii ki İran’da dualarımız ‘79 Devrimi’nin üst değerlerini tekrar iktidara taşıyıp ahund (din adamı) sınıfının inhisarından arındırıp İslam’ın asıllarını gözeten şura yönetimi kaygısı taşıyan ehil insanlardan ve zaruret-i hamse bağlamında insani şartlardan yana olacaktır. Yağmacı, fitneci ve katliamcı zalimlere nasıl ki Suriye’de Irak’da karşı çıktık ise İran’da da karşı çıkmalıyız.

Rabbimiz bizleri ve İran’daki muslih yürekli insanları hidayetinden, istikametinden ve dinin asıllarından ayırmasın.

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum