Heyfa Wanê (Yazık oldu Van'a)

12.12.2011 08:03

Muhsin Kızılkaya

Şimdi herkes terk ediyor ya orayı, oradan ayrılan her meçhul yolcu anılarımdan bir parça da alıp götürüyor ya beraberinde gurbet ellere, ayazda kaldı, çok üşüyor ya şimdi Van, o yüzden farz oldu anlatmak... Yoksa oturup ağlayacağım.

Çocukluğumda öyleydi, aradan neredeyse kırk yıla yakın bir zaman geçti, şimdi de öyle; bir Hakkarili nereye gitmek isterse istesin, Van’a gitmeden hiçbir yere gidemez. Eskiden Van Hakkari’ye en yakın, aynı zamanda ona en uzak şehirdi. Van’a gitmek, istediğin her yere gitmek demekti, oradan dağılıyordu memleketin her yerine bizim gibi Hakkari’de yaşayanların yolları çünkü. Bir yol ağzı şehriydi, aynı zamanda yollarımızı başka şehirlere bağlayan mecburi bir durak...

İlk defa Van’a gittiğimde, ilk defa bir büyük şehre de gitmiş oldum. Hayatımın bir yığın ilkini Van’da yaşadım. Van’ı gördükten sonra, yaşadığım şehirden daha büyük şehirlerin var olduğunu şaşırarak anladım.

Van gitmek bir yerden bir yere gitmek değildi; Van’a gitmek bir dünya değiştirmekti.

Hayatında yaşadığı şehirden başka hiçbir yer görmemiş, ilk defa Van’a gittiğinde, dünyanın bu kadar geniş, denizin bu kadar engin, ovanın bu kadar büyük, kavak ağacının bu kadar narin olabileceğini yeni keşfetmiş bir çocuk gözüyle hatırlamak istiyorum her zaman orayı.

Şimdi herkes terk ediyor ya orayı, oradan ayrılan her meçhul yolcu anılarımdan bir parça da alıp götürüyor ya beraberinde gurbet ellere, ayazda kaldı, çok üşüyor ya şimdi Van, o yüzden farz oldu anlatmak... Yoksa oturup ağlayacağım.

Önce türkülerde duydum adını; köydeyken, büyük tarlalara kurulan kış govent’lerinde, omuz omuza vermiş yüzlerce erkeğin bir ayine durur gibi durdukları halaylarda “şemîran” türküsü adını getirdi bana, “Şemîranê cû çêkirin, rezên Wanê avî kirin”... “Şemiran arklar inşa etti, Van’ın bağlarını suladı” diyordu bir kadim stran’da. Çok sonra Edremit’e gittiğimde Şamran Suyu’nu gördüm, meğerse türkü bunu anlatıyormuş. Bir de kadim destanlarımızdan biri olan ve dengbêj İsa Berwari’nin sesiyle ölümsüzleşen “Siyabun û Xecê”nin efsanevi dağı da buradaymış, “çiyayê sîpanê”, yani Süphan Dağı, kavuşmakta güçlük çeken iki umarsız aşkın mekanı olmuş. Dağ, ikisini de alıp gölün çivit mavisi sularına bırakmış; iki aşık derin mavilikte yok olup giderken arkalarından hepimizin kulaklarında hep yankılanan bir efsane bıraktılar. Süphan orada, Nemrut orada, Artos orada, Ahtamar orada, Urartu kalesi orada... Haliyle efsane orada, tarih orada, mitoloji orada... Bütün bunlarla birlikte benim çocukluğumun bir kısmı da orada.

Çarık çürük, tozlu kasisli, daracık, tehlikeli virajlarla dolu bir yoldan saatler süren bir yolculuk ulaştırırdı bizi Van’a. Kurubaş geçidine geldiğinde, aniden çıkıyor karşına deniz... Eğer Orhan Veli ilk defa geçseydi bu yoldan, “Gemliğe doğru denizi göreceksin sakın şaşırma” dizesindeki, “Gemlik” kelimesinin yerine hiç tereddütsüz “Van”ı koyardı. Hayatında coşkun akan ırmaklardan, taşları yara yara akan azgın Zap suyundan başka bu büyüklükte bir durgun suyla hiç karşılaşmamış olan birisi için, bu yüksek dağ başında karşısına aniden çıkan deniz, -ki Kürtler ona “behra Wanê” (Van denizi) derler- nasıl bir şeydir sorusunun cevabını hiç sormayın bana bilmiyorum; hafızamı zorlayıp o ana geri dönersem eğer sadece büyülü bir boşluk kalıyor içimde ki, bunun adı uzun bir şiir olsa gerek. Çok uzaklarda, sisin pusun içinde, başında beyaz bir poşi gibi her daim karlı duran Sîpan Dağı, sanki gölün bekçisi gibi duruyor buradan bakınca. Yolun burasında sizi şaşırtan sadece deniz değildir, bir de asfalt çıkar yolunuza. İlk defa asfalt görmek, ilk defa deniz görmek kadar şaşırtıcıdır. O vakte kadar içinizi dışınıza çıkararak taşların üzerinden seke seke sizi buraya getirmiş olan otobüs asfaltla buluşur buluşmaz aniden sanki yağ gibi bir şeyin üzerinden kayıyormuş gibi olur ki, bu duygunun adı da deminki deniz şiirinden artakalmış birkaç dizedir artık.

Bir Hakkarili Van’a gidince...

Şimdi bütün güzelliğiyle Van sizi bekliyor. Yeşillikler içinde, hiçbir apartman hiçbir ağaçtan yüksek değildir. Her evin önünde mutlaka kavaklar... Kavaklar içinde bir şehir; ağaçların yeşili, gölün mavisi, karşıki yamaçların boz rengiyle birleşince bir renk cümbüşünün içine dalıyorsunuz kornasını havalı havalı öttürerek şehre giren bir otobüsün içinde.

Bayram Oteli’ni sağına alıp Maraş Caddesi’nde duran otobüsten inen çocuk şaşkındır. Kesme taşlarla döşelidir caddeler, çarşının ucu bucağı yok, Bayram Oteli’nin çaprazında Beşkardeşler, onun çaprazında da Belediye Çay Bahçesi... Arkasında bir sinema, önündeki karşı sokakta da başka bir sinema... Dükkanların vitrinleri ışıl ışıl, mağazaların camekanlarından aksin düşer caddeye, durup birisinin önünde kıvırcık saçlarını tararsın...

Çocukluğumu yaşadığım şehirde bırakıp gelmişim buraya. Bir büyük adam gibi... Hayatımda ilk defa bir otelde konaklayacağım bu gece. Bayram Oteli çok görkemli, orada herkes konaklayamaz, benim payıma Göl Palas düşecek muhtemelen, odada soba yanıyor, banyo koridorun sonunda, otelin lobisinde muhtemelen televizyon var, aynı saatlerde şehre gelen bir film oynuyor karşıki sinemada... Hangisini hangisine feda edeceğim bilmiyorum, gönlüm ikisinden de yana, ama sinema hiç ihanete gelmez.

Bir sürü lokanta var burada, bizdeki gibi tek bir tane yok; her lokantanın vitrininde birbirinden lezzetli yemekler seni çağırıyor, birisine girip istediğim şeyi yiyeceğim, dişlerimin arasında bir kürdan akşamüzeri gezintisine çıkacağım uçsuz bucaksız caddede...

Caddeyi boydan boya geçersen yoluna Yeni Cami çıkar, çaprazında Hükümet Konağı, konağın önünde bir alt çarşı var ki, demek yer altında bile çarşı yapabiliyorlar. Camiyi gören köşe biz Hakkarililerin sınırıdır. Buradan öteye gidemezdik. Caminin tam karşısında Ülkü Ocakları vardı çünkü, tabelasında uluyan bir kurt, karşısında yüksek bir minare... Oralarda aval aval dolaşırsan ve Hakkari’den geldiğin öğrenilirse eğer bir araba dolusu dayak yersin. Ama İskele Caddesi’nden göle uzanmak gibi bir niyetin varsa, iyisi mi kimseye çaktırmadan, havaya ıslık çalarak bin minibüse... Uzun, upuzun bir yol, “yol boyunca kavaklar, kavaklar maviliklerde tam özgür, yemyeşil sevdası ayrılıkların” diye tarif etmiş bir edebiyat öğretmeni, kavakların gölgesinden kurtulmadan ulaşırsın denize... (12 Eylül gelince bir tekaüt zabiti belediye başkanı yaptılar buraya da, ilk icraatı bu kavakları kestirmek oldu, caddeyi genişlettiler ya, kesilen binlerce kavak nereye gitti bilmiyorum ama o yol kadar uzun, o kavaklar kadar nazlıydı ki, bir şiiri bütün ahalinin gözleri önünde yırtıp attılar.)

Maraş Caddesi’nden kalkıyor Edremit’e giden minibüsler. Edremit mesire yeri, plaj var burada, denize burada giriyor çocuklar uzun donlarıyla... Ama Maraş Caddesi’nin devamında, Bayram Oteli’ni soluna alıp yukarı doğru birkaç metre yürürsem, Köşk lokantasının üstünde asıl görmek istediğim yer var. Bizim “siyasetin” derneği, “DDKD Van Şubesi...” Namı bu deniz kadar engin, bu Van şehri kadar büyük devrimciler var orada, Rıza’nın bıyıkları sarı, Ece’nin boyu kısa, ama boyundan büyüktür adı, bıyıkları yeni terlemiş, Ziya Abi bir köşede oturmuş elinde “Devlet ve İhtilal”, Eyüp çok değil birkaç yıl sonra gurbet ellerde öldürüleceğinden bihaber, militana notları dağıtıyor. Hepsinin içinde kavak ağacı kadar nazlı, gölün mavisi kadar duru bir ülke özlemi var; o kadar çok inanmışlar ki özgür bir geleceğe, küçük yaşım, kısa boyum, fıldır gözlerim, içimin dinmeyen heyecanıyla seyrediyorum onları. Onların benden haberi yok.

Oysa çoktan uğradım valilik binasının sağ çaprazında kalan Toplum Kitapevi’ne. Heybemde “İnce Memed”, yanında “Kanlıdere’nin Kurtları”... Onların hatmettiği bütün kitaplara uzun uzun baktım buraya gelmeden önce, hararetli bir tartışmaya dalmış olan gençlerin yanından geçtim bir kahvenin bahçesinde. Küçük taburelere tünemiş herkes memleketin bugün değilse yarın nasıl kurtulacağını anlatıyorlar birbirine öfkeyle, yüksek sesle... Birazdan kavga çıkacak, birkaç kafa, göz yarılacak, oysa herkesin derdi aynı, herkes aynı ülkenin hayalini kuruyor, sadece hayalleri birbirine benzemiyor veya onlara öyle geliyor.

Gidenlerin arkasından ağlayan şehir

Biz Hakkarililer hastalandığımızda, canımız sıkıldığında, şehirden kaçmak istediğimizde, memleketin herhangi bir şehrine gitmek zorunda kaldığımızda Van’a giderdik. Van’ın hakkını kolay kolay ödeyemeyiz hiç birimiz. Birimiz ağır hasta düştüğünde “rakirine Wanê” (Van’a kaldırdılar) derdik. Van’a gitmek şifa bulmaktı. Van’a gitmek menzile varmak demekti. Buradan öteye gitmek istesek de gitmezdik. Van, aradığımız her şeyi bize sunan bir yerdi. Van kaçıştı, Van keşifti, Van asfalttı, ışıl ışıl caddelerdi, Van denizdi, bir sürü lokantaydı, çeşit çeşit dükkandı, mağazaydı... Bizim şehrimizde hiç “faşist” yoktu, sadece “faşist” denilen yaratığın neye benzediğini görmek için bile Hakkari’den kalkıp Van’a gidenlerimiz vardı.

Dedim ya Van biz Hakkarililer için görmek istediğimiz her şeyi bir araya getiren bize en yakın şehirdi. Hâlâ öyle. Ama bir fark var. Şimdi Van hayalet şehir... O upuzun caddeleri harabe halde; etrafındaki dükkanlar, mağazalar cıvıl cıvıl değil artık. Hepsinin ışıkları sönmüş. Bütün lokantalar, pastaneler kapanmış, sinemalar gitmiş, kitapçıları, marketleri, otlu peynir satan dükkanları, şahane kahvaltı salonları yok olmuş. Hepimizin mutlaka bir gece geçirdiği Bayram Oteli artık yok.

Şimdi oradaki durumu anadilimin iki kelimesinden daha iyi anlatacak bir şiir bulamam arasam da, “heyfa Wanê”... Siz isterseniz “yazık oldu Van’a”, isterseniz “ağlamak istiyorum Van için” diye çevirin, beğenmezseniz de kendiniz bulun bu iki kelimeye bir karşılık. Ama her durumda “heyfa Wanê...”

Yıllardır İstanbul’dayım. Hâlâ her heyecanlı yolculuk, Van’a yapılacak bir yolculuk gibi geliyor bana.

Elimden tutup çocukluğuma götürüyor beni çünkü.

Şimdi oradan ayrılıp giden her Vanlının “arkasından gidiyor şehir.”

Benimle buraya kadar geldi.

Gideceğim yere de gelecek biliyorum.

muhsink63@gmail.com

STAR 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim