1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Fransız Muhiplerinin ‘Giyotinler Kurulsun’ Talebine Ramak Kaldı
Fransız Muhiplerinin ‘Giyotinler Kurulsun’ Talebine Ramak Kaldı

Fransız Muhiplerinin ‘Giyotinler Kurulsun’ Talebine Ramak Kaldı

Ahmet İnsel ve benzeri Fransız/İngiliz/Amerikan/Alman muhibbi aydın-akademisyen, siyasetçi veya sanatçılar hem dünyayı hem tarihi hem de toplumsal-kültürel tartışmaları modern Batılı paradigmalar çerçevesinde okuyorlar.

A+A-

Kenan ALPAY / Haksöz Haber

Ah Şu Çılgın Fransız Muhipleri

Türkiye’deki seküler-Batıcı kesimler ısrarla ve inatla Charlie Hebdo örneğinde olduğu gibi tepeden tırnağa saldırganlık kuşanmış ırkçı-ayrımcı nefret söylemlerini ifade özgürlüğü bağlamında tartışmak istiyorlar. Zihinleri öylesine şartlanmış, örnek ve kıyasları o derecede klişeleşmiş ki sömürgeci Batı nezdinde pozitivist aydınlanmacılığı merkeze alarak bütün bir insanlığa terbiye vermeyi misyon edinmişler.

İfade özgürlüğü mottosunun en temelde İslam’a ve Müslümanlara yönelik çirkin ve edep dışı her türden psikolojik savaş argümanını rahatlıkla maskeleyebileceği hesaplanmış. Bu türden girişimler İslam toplumlarını aşağılamak, itibarsızlaştırmak, bir nefret unsuru olarak takdim etmek, küçük düşürmek ve en temel inançlarını savunamaz/yaşayamaz duruma sokmak maksadına matuf. Öyle ki buram buram ırkçılık, sömürgecilik ve İslam düşmanlığı kokan edebiyat, sanat, sinema, tiyatro, basın özgürlüğü maskeli girişimler seküler iktidar sınıfları tarafında modern kutsallar, seküler tabular olarak Müslüman toplumlara dayatılıyor.

Liberal Maske, Sosyalist Jargon

Charlie Hebdo ve benzeri politik mizah dergileri üzerinden sürdürülen tiksinti verici saldırılar AB ülkelerinden hem siyasal-toplumsal hem de kültürel-felsefi düzlemde şöyle ya da böyle tartışıldı, tartışılıyor. Ancak gelin görün ki Türkiye’de yapılan tartışmalar geçen her gün liberal-demokrat görünümlü sol-sosyalist kesimlerdeki despotik karakterin bu türden analizlere, tartışmalara açık olamayacak kadar tahammülsüz olduğunu teyit ediyor. Bu çürüme hikâyesinin son örneklerinde biri de Ahmet İnsel oldu ne yazık ki.

Ahmet İnsel bugün Radikal’de yayınlanan “Tahrik bahanesiyle suçu övenler” makalesinde enteresan bir biçimde Paris saldırıları sürecini ve olup bitenlerin çözümlenmesini bir tarafa bırakmış. Süreci, sebep ve sonuçlarıyla mevcut pratiklerden yola çıkarak irdelemektense Ahmet İnsel basit bir polemik malzemesine dönüştürmeyi yeğlemiş. Daha da kötüsü “Cumhuriyetimizin savcıları uyuyor mu?” feryadu figanıyla hapse tıkılması gereken bazı isimleri de kendince ihbara yönelmiş. Şaşırtıcı değil ama Sorbon’da rektörlük yapmış, Birikim dergisindeki yazılarıyla toplumu aydınlatmış tecrübe ve birikimi tartışma götürmeyecek kadar geniş bir akademisyen-entelektüel olarak İnsel’in bu duruma düşmesi üzücü olmuş.

İnsel’in mezkûr makalesini aşağıya alıntıladık. Fakat makaledeki birkaç bölümün kısa kritiğini yapmakta fayda var. Önce İnsel Charlie Hebdo saldırısı sonrasında gözaltına alınıp tutuklananlara dair birkaç bilgi veriyor. 10’dan fazla kişi hapis cezası almış fakat eylemle, silahla filan ilişkisizmiş bunlar. Neden mi? Sokakta cihatçı eylemleri desteklediği için bağırmaktan, karşılaştıkları polis grubuna Kouachi kardeşlerin eylemlerini az bulduğunu söylemekten veya Facebook’ta eylemleri övmekten. Bunlara tecilsiz 10-14’er ay hapis cezası verilmiş. Hatta 64 yaşındaki bir başkası aşırı alkollü araç kullanırken kaza yapmış da kendisini karakola götürmek isteyen polislere “teröristler keşke daha fazla polis öldürseydiler” diye hayıflandığı için 4 (dört) yıl hapis cezasına çarptırılmış.

Peki, Ahmet İnsel ne istiyor ve nasıl bir teklifte bulunuyor? Fransa adaletinin cezalandırma sistemini eleştirmiyor elbette. Tersine burada da aynı türden bir cezai müeyyide neden işletilmiyor diye yakınıyor. Üstelik isim-adres vererek ihbarda bulunmaktan da geri kalmıyor.

Bu Kulvar’ın Sonu, Batı’nın Kucağı

İnsel, ifade özgürlüğünün sınırlarına dikkat çekiyor lakin bunu “terör eylemini açıkça övenler”le sınırlandırmayı da ihmal etmiyor. Kayseri’de Genç Müslümanlar Derneği Başkanı Ebubekir Karakaş’ın “Kouachi kardeşler Müslümanların yüzlerini ağarttı, Rabbim de onların yüzünü ahirette ağartsın” demesinin nasıl olup da savcıları harekete geçirmediğini soruyor. İşi daha da ileri götürüp Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya’nın “rahmet diliyor ve mekânlarının cennet kılınması” duasına getirmiş. Savcıların, Müslümanların ve devlet büyüklerinin nasıl olup da harekete geçmediğini hayretle sormuş. İlaveten Ensar Kardeşlik Platformu’nun Usame bin Ladin ve Kouachi kardeşlerin fotoğraflarıyla yaptığı basın açıklamasının polis tarafından şiddetle dağıtılmamasından ötürü üzüntüsünü bildirmiş.

İnsan ister istemez merak ediyor; pozitivist kimliğiyle meşhur İnsel, Charlie Hebdo çalışanları için üzüntü bildirimi ve rahmet duası mı bekliyordu yoksa Kouachi kardeşleri için lanet ve cehennem temennisi mi? Hangi türden dua memnun ederdi kendisini ve temsil ettiği çevre ve sınıfları?

Paris’te yaşananları “toplu katliam ve terör eylemi” olarak nitelemiş İnsel ve sözü şuraya getirmiş: “Türkiye’de yürürlükteki ceza yasasında suçu ve bu suçları işlediği için suçlu veya suçluları alenen övmek suç değil midir?” Ahmet İnsel ismini andıkları başta olmak üzere Kouachi kardeşlerin eylemini bir biçimde destekleyenlerin, bu eylemden hoşnut olduklarını ifade edenlerin veya Charlie Hebdo dergisine yapılan silahlı saldırının hak edilmiş bir cevap olduğunu düşünenlerin tecilsiz hapis cezasına çarptırılmasını talep ediyor. Eline silah almamış olsa, örgütsel hiçbir bağ tespit edilemese bile İnsel’e göre aynen Fransa’da olduğu gibi 10-14 aydan başlayıp üst sınır 7 yıl olmak üzere hapis cezası yürürlüğe konulmalıdır.

Ahmet İnsel ve benzeri Fransız/İngiliz/Amerikan/Alman muhibbi aydın-akademisyen, siyasetçi veya sanatçılar hem dünyayı hem tarihi hem de toplumsal-kültürel tartışmaları modern Batılı paradigmalar çerçevesinde okuyorlar. Bu Batıcı paradigmaya ölümüne şartlandıkları için sürekli ev zencisi psikolojisiyle efendileri adına ama efendilerinden daha önce ve şiddetli acılar duymakla maruflar. Fransızlara laf anlatma ihtimali az da olsa var ama bu Fransızcılara laf anlatma ihtimali neredeyse hiç yok anlaşılan.

Fransa başta olmak üzere AB ve ABD’nin İslam toplumlarına karşı uyguladığı ırkçı, ayrımcı, gettolara mahkûm eden, yabancı düşmanı politikalarına ilaveten ‘mizah-karikatür’ maskesiyle işlenen tahkir edici teamüllerine ses eden yok. İşgal ve katliamlara eşlik eden emperyalist uygulamaların mağduru milyonların acısını anlamaya çalışan da yok. Klasik pozitivist aydınlanmacı söylemler eşliğinde Müslümanları hangi ağır cezaları hak ettiğine, nasıl bir muameleyle terbiye edilmeleri gerektiğine dair buradan kimi analiz kimi düpedüz propaganda mahiyetinde raporlar hazırlama işi söz konusu olduğunda ise Maşallah yarış var.

Batıcı-seküler aydınlar gibi Ahmet İnsel’in de bu kulvarda hızlı koştuğu, epeyce yararlılıklar gösterdiği besbelli. Yine de “şükür ki çok ağır sayılmayacak hapis cezaları öneriyor” diyelim. Çünkü “aydınlanma ve ilerleme temelli cumhuriyetin değerlerini korumak için tez elden kuralım giyotin sehpalarını” da diyebilirdi. 


Tahrik bahanesiyle suçu övenler

AHMET İNSEL - Radikal

İfade özgürlüğünün, evet sınırları vardır. Toplumdan topluma, farklı toplumsal tarihlere göre bu sınır daha geniş veya daha az olabilir. Ama hiçbir hukuk devletinde ifade özgürlüğü yasanın açıkça ağır suç olarak tanımladığı eylemi ve bu eylemi gerçekleştiren suçluları övme hakkını içermez.

Charlie Hebdo katliamlarının üzerinden biraz zaman geçince, katliamları yapanlar hakkında epey etraflı bilgi toplandı. Bunlar kamuoyuyla paylaşılınca, Fransa’da ikinci bir tartışma başladı. Ana teması, ifade özgürlüğü dini değerleri aşağılamayı da kapsar mı? Kapsarsa bu nereye kadar gidebilir? İnançlarla, özellikle dini olanlarıyla alay etmek tartışılmaz bir demokratik bir kazanım mıdır?

Charlie Hebdo’nun yayın politikasının hep tahrik edici olduğunu, bu tavrı hiçbir zaman tasvip etmediklerini söyleyenler sadece Müslüman Fransız vatandaşları değil.

Kişi hakları dışında, bazı konularda ifade özgürlüğünün sınırlanmasının meşru, başka konularda neden yasadışı olduğunu soranlar, haklarında sürekli dava açılan Yahudi düşmanı ırkçı mizahçıları illa desteklemiyor. Katoliklerin arasında Charlie Hebdo’yu iğrenç bulanların oranı hep epey yüksek oldu ama bu çevrelerden kimse dergiyi bombalamaya, yakmaya, çizerlerini tek tek öldürmeye kalkmadı.

Her şeyden önce bu tartışmada tarafların hemfikir oldukları önemli bir ilke var. Bir insan veya bir topluluk, tahrik olsa da, buna karşı şiddet eylemlerine girişmesi hiçbir şekilde meşru addedilemez. İfade özgürlüğü konusunda tahrik, sergilenen şiddetin hafifletici bir nedeni olarak değerlendirilemez. Başka bir ifadeyle, söz konusu yayınlardan Müslümanların kendilerini aşağılanmış hissedebileceklerini kabul etmekle, bu yayınları yapmaya devam edenlerin öldürülmeleri ve bu cinayetlerin onaylanması, desteklenmesi arasında aşılmaz bir duvar var. Bu duvarı çekmeyi ihmal etmeden tartışmayı demokrasi ilkelerine sadık kalarak yürütmek mümkün değil.

Fransa’da Charlie Hebdo katliamının üzerinden geçen 12 gün içinde sayısı 10’u aşan kişi hapis cezası aldı. Suçları, ceza yasasında 2012 yılında ağırlaştırılan “terör eylemlerini açıkça ve kamu önünde övmek”. Yasa bu suçun beş yıla kadar hapisle cezalandırılmasını öngörüyor. İnternet ortamında işlendiğinde cezanın üst sınırı 7 yıl hapse çıkıyor. Verilen hapis cezalarının çoğu tecilsiz 10 veya 14 ay hapis. Birkaç kişi yargılanmayı tutuklu olarak bekliyor. İşlenen suçların çoğu sokakta cihatçı eylemcileri desteklediğini bağırmak, geçen polis grubuna Kouachi kardeşlerin eylemlerini az bile bulduğunu söylemek, Facebook sayfasından bu eylemleri övmek...

Yargılananların çoğu genç ama aralarında yüksek alkollü araba kullanırken kaza yapıp, kendini karakola götürmek isteyen polislerin önünde teröristlerin daha fazla polis öldürmediğine bağırarak hayıflanan 64 yaşında bir adam da var. Ona verilen ceza 4 yıl hapis. Charlie Hebdo’nun yayın politikasını onaylamamakla beraber, yapılan katliamı bir terör eylemi olarak lanetlemekten geri kalmayanlar, bu eylemleri övenlerin cezalandırılmasını elbette eleştirmiyorlar. Buna karşılık, Amnesty International başta olmak üzere, terörle mücadele gerekçesiyle ve salt tepki içinde ifade özgürlüğünün sınırlanması tehlikesine dikkat çekiyorlar.

Türkiye’de de dini değerler ve ifade özgürlüğü konusunda bir tartışma var. Cumhurbaşkanı, “düşünce özgürlüğünün de bir sınırı var, benim özgürlük alanıma kadar” buyurdu. Düşünce değil, söz konusu olanın ifade özgürlüğü olması gerek. Aksi takdirde örneğin Allah’ın var olmadığını düşünmek Tayyip Erdoğan tarafından kendi özgürlük alanının ihlal edildiği anlamına gelebilir ki totaliter düşüncenin tipik bir tezahürüdür. İfade özgürlüğünün ise evet sınırları vardır. Toplumdan topluma, farklı toplumsal tarihlere göre bu sınır daha geniş veya daha az olabilir. Ama hiçbir hukuk devletinde ifade özgürlüğü yasanın açıkça ağır suç olarak tanımladığı eylemi ve bu eylemi gerçekleştiren suçluları övme hakkını içermez.

Türkiye Başbakanı Paris’te Charlie Hebdo katliamını protesto yürüyüşüne katıldı. Bu katliamı telin ettiğini sözüyle ve eylemiyle ifade etti. Başbakan ve Cumhurbaşkanı işlenen cinayetlerin terör eylemi olduğunu ifade ettiler. Aynı zamanda Charlie Hebdo’nun yayın politikasını eleştirdiler, bunun tahrik edici olduğunu iddia ettiler. Bu derginin katliam sonrası yayımlanan ilk sayısının bir kısmının çevirisini Cumhuriyet gazetesinin basmasını eleştirdiler. Olabilir. Ancak endazenin topunu kaçırmaya her zaman yatkın olan Erdoğan, “karikatürlerin milyonlarca basılması da düşünce özgürlüğüyle ilgili değildir” buyurup, bunun arkasında tehlikeli bir oyun olduğunu iddia etti. Gene düzeltelim. Düşünce değil, yayımlama özgürlüğü. Düşünce sayıyla ölçülmez. Ayrıca anlaşılan Tayyip Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen “düşünce” ancak az basıp, az satınca düşünce özgürlüğü alanına giriyor! Üzerinde durulması gereken bir değerlendirme ama konumuz Türkiye’de neyin suç olup, olmadığı.

AKP Türkiyesi'nde, Cumhuriyet gazetesinin iki yazarına savcılık resen halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve dini değerleri aşağılama suçu iddiasıyla soruşturma açıyor. Buna karşılık Erdoğan ve Davutoğlu’nun terör eylemleri olduğunu kabul ettikleri eylemleri ve bunları yapanları açıkça övenler hakkında kimse harekete geçmiyor.

Bir tweet mesajında savcıyı eleştirip, hedef haline getirdiği iddiasıyla hakkında 5 yıl hapis istemiyle bir gazeteci hakkında soruşturma açılıyor. Kayseri’de Genç Müslümanlar Derneği Başkanı Ebubekir Karakaş, “Kouachi kardeşlere diyoruz ki; sizler bu saldırı ile biz Müslümanların yüzlerini ağarttınız. Rabbim de sizlerin yüzünü ahrette ağartsın, şehadetinizi kabul etsin inşallah” diyor, ses yok. Özgür-Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya Cherif ve Said Kouachi kardeşlere rahmet dileyip, "Rabbim mekânlarını cennet kılsın. İslamın izzeti için ödedikleri bedel ve fedakârlıktan dolayı cennetiyle mükâfatlandırsın inşallah" diyor, savcılığı vaz geçtim, ne Müslümanlardan ses çıkıyor ne her lafa laf yetiştiren devlet büyüklerinden ne de savcılık harekete geçiyor. Ensar Kardeşlik Platformu çağrısıyla toplanan bir grup, Usame Bin ladin ve Kouachi kardeşlerin fotoğraflarıyla pankart açıp, “tehdit ediyoruz, cesaretiniz var mı?” diye alenen soruyor, polis usulca grubu dağıtıyor.

Kouachi kardeşler ve Koulibaly’nin Paris’te yaptıkları toplu katliam, aynı zamanda bir terör eylemi, son derece ağır bir suçtur. Türkiye’de yürürlükteki ceza yasasında suçu ve bu suçları işlediği için suçlu veya suçluları alenen övmek suç değil midir? Cumhurbaşkanı ise haykırıyor: “Tahrikin kapısını sen açıyorsun!” Tan matbaasını yakanları, Madımak Otelini yakanları, Hrant Dink’i öldürenleri, bildiri dağıtan solcuları linç etmeye kalkanları, sinagog bombalayanları, Alevi mahallerini yakıp yıkanları, hep mağdurların tahrik kapısını açmalarıyla izah eden o ses kulağınızda yankılanmıyor mu?

Evet, ifade özgürlüğü mutlak değildir, sınırları vardır ve bu sınırlar toplumsal tartışmayla belirlenir. Türkiye’de bu sınır daralırken, düşünce ve ifade özgürlüğü alanında olur olmaz davalar açılırken, devlet büyüklerinin paylaştığı bir hassasiyeti dile getirdikleri için mi bazı suçları ve suçluları alenen övenlere, zamanında Mehmet Ağar’ın ünlü deyimiyle “bizim tosuncuklar” muamelesi yapılıyor? Ve Paris’e gittiği için değil, tam bu nedenle Başbakan’ın tavrının sırıttığını birisi söylese, haksız olur mu?

HABERE YORUM KAT

6 Yorum