1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. El Kaide Kadısını Görevden Aldıran Mektubu
El Kaide Kadısını Görevden Aldıran Mektubu

El Kaide Kadısını Görevden Aldıran Mektubu

Zerkavi'nin liderliğinde Irak El Kaidesinin 'devlet olma' sürecindeki evrelerini inceleyen ve önemli tespitler içeren bu mektubun Grubun Kadısı tarafından kaleme alınan mektubun önemini gösteren ayrı bir etken olarak görülüyor.

A+A-

ABD öncülüğündeki NATO güçlerinin Irak'ı işgal etmesiyle Ebu Musab Zerkavi'nin liderliğinde teşekkül eden Irak El Kaidesinin 'devlet olma' sürecindeki evrelerini inceleyen ve önemli tespitler içeren bu mektubun Grubun Kadısı (Din İşleri Sorumlusu) tarafından kaleme alınması ise mektubun önemini gösteren ayrı bir etken olarak görülüyor.

Irak El Kaidesi Şer'i Kadısı (Din İşleri Sorumlusu) Ebu Süleyman El Uteybi, ABD öncülüğündeki NATO güçlerine karşı sürdürülen etkin direniş hareketine katkılarıyla bilinen bir İslam alimi olarak hatırlanıyor.

ABD'nin kurulduğu günden bu yana verdiği en büyük kayıplara sahne olduğu belirtilen Irak savaşına içerden bir bakış niteliği taşıyan mektubun Grubun liderlerinden El Uteybi tarafından Afganistan'daki El Kaide Merkezi Komutanlığa hatırlatmalarda bulunmak amacıyla kaleme alındığı görülüyor.

Mektubun yazıldığı tarihte Irak El Kaidesi'nin (ve daha sonraki adıyla Irak İslam Devletinin) ABD'ye kayıplar yaşatması dolayısıyla hatalarının bizzat Grup liderliği ve üyeleri tarafından görmezden gelinmesinin bugünkü Suriye'ye etkileri ise tartışılmaz bir durum olarak değerlendiriliyor.

Gelişigüzel ilişkiler nedeniyle Irak El Kaidesi'ne öncesi bilinen kişiler yerine şüpheli bireylerin girmesi ve konum elde etmesine vurgu yapılan mektupta Irak İslam Devleti Grubu'nun mevcut pozisyonuna net bir ışık tutulduğu düşünülüyor. 

Uzmanlar, Gayr-i Müslimlere dahi en müreffeh yaşam hakkını tanıdığı bilinen İslam Dini'nin egemenliği durumunda herkesin can güvenliğinin garanti altına alınması gerekirken, kendi görüşüne aykırı tutum sergileyen diğer Müslüman gruplara dahi yaşam hakkı tanımayan anlayışın neler yapabileceğinin Irak'ta bir kere tecrübe edildikten sonra Suriye'de ikinci defa tecrübe edilmesinin mektupta sayılan hatalardan kaynaklandığı görüşünde.

Günün şartları nedeniyle uygulanan büyük hataların eleştirilmesine Gruplara dahil olmuş şüpheli kişiler tarafından algı operasyonlarıyla müdahale edilerek durum tespiti yapabilen ve saha tecrübesi bulunan kişiler hakkında yürütülen kara propagandaların mağdurları ise mektupta belirtildiği üzere Gruplarda yer alan ve yürütülen kirli siyasetlerden habersiz bulunan gençler olarak görülüyor.

Suriye sahasında da bir kaç yıllık cihad geçmişi bulunan bir çok kişinin sadece kendini iyi pazarladığı ve olmayan özellik ve yeteneklerini var gibi gösterdiği için belirli konumlara geldiği ve bu konumları elde etmek ya da muhafaza etmek için uzun yıllar direniş tecrübesi bulunan ve etkin kadrolara sahip hareket ve bireyleri çeşitli entrika ve kıskançlıktan kaynaklanan iftiralarla devre dışı bırakmaya çalıştıkları gözleniyor. Genellikle entrikaya uğrayanların tutuklanması, öldürülmesi ya da entrika ve iftira kampanyaları yürüten konum sevdalısı kişiler kadar düşük seviye ve ilişkilere girmemesi takipçi konumundaki bireylerin başlangıçta fikirlerine etkide bulunuyor. 

Yazdığı bu mektup nedeniyle Kadılık görevine son verilen Ebu Süleyman El Uteybi'nin daha sonra gruptan ayrılarak Afganistan'a gittiği ve orada yaşamını yitirdiği biliniyor.


Ebu Süleyman el-Uteybi’nin El-Kaide Genel Komutanlığına Mektubu:

"Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla;

Hamd yalnızca Allah içindir. Salat ve selam Nebimiz Muhammed’in a’linin, ashabının ve onları veli edinenlerin üzerine olsun. (Amin)

Bu, içine selamın, özlemin, muhabbetin ve sadakatin konulduğu öz bir mektuptur. Nebimiz Muhammed (sav)’den şöyle dediği sahih bir şekilde rivayet edilmiştir: “Yedi sınıf insan vardır ki; Yüce Allah, kendisinin gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde onları gölgesinde gölgeleyecektir… Bu gruplardan birisi, birbirlerini Allah için seven iki kişidir ki, birleşmeleri de ayrılmaları da O’nun üzerine olur.” (Muttefakun Aleyh)

Allah biliyor ki, Irak el-Kaidesinde bulunan kardeşler ve ben, sizinle buluşmayı çok şiddetli bir şekilde arzuluyoruz ve size olan muhabbetimize Allah’ı şahit tutarız. Yüce Allah’tan,dünyada, bizi sizin ile sürekli bir şekilde, ahirette ise Naim Cennetlerinde bir araya getirmesini dileriz. Size de malum olduğu üzere, Allah için olan muhabbetin şartlarından birisi, bundan sadece Allah’ın rızasının gözetilmesidir.  Bu muhabbetin gerektirdiği şeylerden birisi sadakat bir diğeri ise nasihatleşmektir. Sahihi Müslim’de Cabir b. Abdullah (ra)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Rasulullah (sav)’e dinlemek, zorlukta ve kolaylıkta itaat etmek ve her Müslümana nasihat etmek üzere biat ettik.”

Sadakat üzere kaim olmayan bir kardeşlikte hiçbir hayır yoktur.  Nasihatleşmenin kuşatmadığı kardeşlikte olmadığı gibi.  “el-Kaide bugün dünyada –bildiğim kadarıyla-, başka şey üzere değil  nasihat ve sadakat üzere  kaim olmuş tek yapılanmadır desem, abartmış olmayacağımı ümit ederim.  İşte bu, Allah’a yemin olsun ki beni, iki nehir arasındaki (fi biladi’rrafideyn) yardım edilen taife olduğuna inandığım bu cemaate dahil olmaya iten şeydir.  Cemaatin başında ise, sabır ağacı, İslam’ın kahraman mücahidi –Allah şehadetini kabul etsin- Ebu Musab ez-Zerkavi vardır. Bu esas üzere, emirlere nasihat etme hususunda ümmetin selefini örnek alarak ve fitne korkusu ile mücahitlerin arasında yaymadan mektubumu yazıyorum. Irak’taki cihadın durumunu ve kuvvetten sonra, temkinden daha çok zayıflığa yakın bir pozisyonda ve birbiri ardınca kaybedilen mıntıkaların ardından işin ulaştığı noktayı açıklayacağım. –Kaybedilen şehirlere-misal olarak Ramadi ki kardeşlerin devletin ilanını yapmaya güç yetirdikleri ilk şehirdir. Bununla birlikte şehri kamil bir şekilde kontrolümüze aldığımızı söylemiyorum ama burada söz sahibi mücahit kardeşlerimizdi, başka grupların hiç bir ameli söz konusu değildi ve şehit edilmeden birkaç ay önce Şeyh Ebu Musab ez-Zerkevi’nin makamı buradaydı. Devlet ilanından sonra ise riddetin –Allah’a sığınırız- mekanı haline geldi. Putperest Amerikan askerleri otuza yakın teftiş noktası ile burayı kuşattılar. La Havle Ve La Kuvvete İlla Billah… Başarı ancak Allah iledir.

            İşin bu hale gelmesindeki ana sebep ise devlet ilanının bu şekilde yapılmasıdır. Aslına bakarsan insanlar, devletin kurulmasını, el-Kaide’nin şura meclisinin devlete biat etmesi ve sonra aşiret şeyhlerinin biat etmesi neticesinde, gönül hoşnutluğu ile varılan bir anlaşma olduğunu zannetmektedirler. Ama bu kesinlikle böyle olmamıştır. Sadece,Ceyşu’t Taifetu’l Mansura, Ketaibu’l Ehval, Ceyşu Ehli’s Sünne, Seraya’l Guraba ve Seraya’l Cihat gibi hakikatte sahada hiçbir varlığı olmayan, bazıları hiçbir şekilde silahlı mücadeleye girmemiş, bazıları ise hiçbir savaşçısı bulunmayan, isimden ibaret cemaatlerin reisleri biat etmiştir. Bunlar biat ettiler ve ya lisanları ile yada halleri ile ilan edilecek devlette mevki sahibi olmayı şart koştular. Nihayetinde iş onların istediği gibi vaki oldu ki ben, bu süreçte Ebu Hamza el-Muhaciri’ ye yakın biri olarak buna Yüce Allah’ı şahit tutarım. Ebu Hamza’nın da çokça dile getirdiği gibi bilinmiş aşiret şeyhlerinden hiçbirisi –devlete- yanaşmadı. Bu ise devletin menhecinden kaymasına ve iyi ilişkiler kurmak bahanesi ile çok büyük menhecî hatalara karşı koymada zafiyet oluşmasına sebep oldu. Aynı şekilde güvenlik açısından bir çok açıkların oluşmasına sebebiyet verdi ki bundan dolayı bir çok kardeş ya öldürüldü yada esir edildi. Aynı zamanda sahih amellerin zayi edilmesine, devlet ismi ile insanların mallarının çalınmasına yol açtı. –Allah’a yemin olsun ki- bir çok hadiseye kendim şahit oldum. Bunlardan bir tanesini önceden Sereya’l Cihat birliğinin emiri şuanda ise müminlerin emirinin –Ebu Ömer el-Bağdadî’nin- naibi olan Ebu Abdurrahman el-Fellahî’nin eliyle gerçekleşti. Şöyle ki; onun grubu yirmi altı kamyonu ve tek bir kamyonun içinde iki buçuk defter (bir paraya veya hesaba karşılık) değerindeki ticari malı (kamyonların kendi değerleri hariç) ganimet olarak aldılar. Mal sahibinin şikâyeti bana ulaştı. Ben emiri çağırdım. O bana mallar hususunda kendisini mazur görmemi isteyerek bu malların bir Rafızi’ye ait olduğunu söyledi ama bunu ispat edemedi. Biz bu malların bir Sünni’ye ait olduğunu ispatladığımızda ise “Tamam bunlar Sünni’nin malıdır ama onun devlete borcu var.” dedi. Borcunun ne kadar olduğunu sorduğumda ise bırakın yirmi altı kamyonu sadece bir kamyonun değerine ulaşmadığını gördük. Emirü’l Müminin’in naibi olan bu adam bana: “Ben bu malları tazir –kınama cezası- için aldım. Çünkü benim elimde, Bağdat’a giden her hangi bir ticaret malını almam hususunda Ebu Hamza’dan emir var.” dedi. Bu emri –Ebu Hamza’ya- sordum, kabul etmedi ve: “Ben böyle bir emir vermedim.” dedi. Sonra –mallara el koyan- bu adam bana harfi harfine şu kelimeleri söyledi: “Ey Şeyh Ebu Süleyman! Sen devletin genel kadısısın. Biz sana başvurmadıkça sakın hiçbir kazaya –mahkemelik olaya- müdahale etme ki heybetini kaybetmeyesin.” Anladım ki bu emir, malları alınan bu adamla yüzleşmekten kaçıyor. İşte bu, mezkur biatların toplanması sebebiyle kendisinden şikayet ettiğimiz zayıflıktır. Şunu da biliyoruz ki bu tüccar, daha önce el-Kaide’ye uzak bölgelerden patlayıcı malzemeler ve cihazların kaçırılmasında yardımcı olan maruf birisidir.  O kimse Ebu…..’dur ve Anbar’da herkes onu tanır. Şuan o, bu olaydan dolayı borçludur. Bu hale varmaya sebep olan şey ise hatalar yumağıdır ki bazısı çok tehlikelidir, bazısı ise susulduğunda ciddi büyük zararlar doğuracaktır. Bazıları ise Devlet’in menheci ile alakalıdır. Örnek olarak Selahaddin bölgesindeki polis merkezine saldıran üç mücahit kardeşi yakarak öldüren aşirete karşı müsamahakâr davranılması verilebilir. Selahaddin bölgesinin valisinin yaptığı ise aşiretle diyalog kurmak oldu ki onlar hakkında Allah’ın hükmünü tatbik etmeye güç yetirebilirdi. Biz bu olayı Ebu Hamza el-Mühaciri’ye götürdük ve o valinin diyaloğunu onayladı. Bu fakir kul devletin genel kadısı gitti ve Selahaddin bölgesinin valisinin, aşiretin izni olamadan polis merkezini vurmayacağına dair bu aşiretle anlaşma yaptığını ortaya çıkardı. –Bu ise- işin hakikatte, İslam Devletinin aşiretlere biat ettiğine döndüğüdür, Ebu Hamza el-Mühacirî’ye aktarıldığı üzere, zıttı değil. Bunun tamamının temel sebebinin ise Ebu Hamza’nın sahada bulunmaması ve kendisine getirilen raporlarla yetinmesi olduğunu zikretmeden geçemeyeceğim. Bununla birlikte valiler ve birliklerin emirleri, komutanlığa olayları hakikati üzere taşımadıklarını, bilakis sadece sevindirici haberleri ilettiklerini açık bir şekilde ifade ediyorlardı. Bunlardan birisi de Selahaddin bölgesinin valisi, ismi Necm olan Ebu Safa’dır.

            Ebu Ömer el Bağdadî’nin pozisyonuna gelince, o etrafında dönen olayları bilmiyor ve etrafındakilerin görüşlerini kabul edip, hiçbir şekilde onlara itiraz etmiyordu. Genel kadı, fakir kul, Ebu Süleyman mücahitlerin yakılmasına ortak olmuş mürtetlerden üç tanesini -kısas olarak- iki numaralı kayıtta olduğu gibi –Allah’a hamd olsun- yakma işini gerçekleştirdi ve hiçbir olumsuzluk da meydana gelmedi.

            Başka bir örnek ise; Ebu Ömer’in Ebu Usame olarak bilinen Ebu Abdurrahman el-Fellahi’ye göz yumması, hatta müdahene -yağcılık-yapıp onu savunmasıdır. Ebu Ömer bunu 3-4-5 numaralı kayıtlarda olduğu gibi, Ebu Abdurrahman’ın cesurca mücrimleri savunurken ve mücahitleri yakan bu adamları masumlar, Allah’ın hükmünü yerine getiren el-Kaide'nin kahramanlarını ise zalimler olarak vasıflarken yapmıştır. O, olayın ayrıntılarını bilmiyordu. Allah’a hamd olsun ki, kardeşler ona bunun aksini ispat ettiler. Bunların cürümleri ise kendi itirafları ile işbirlikçilik, Heyet’ü Şübke üzerine casusluk, zina ve homoseksüelliktir.

Bu hatalardan bazıları ise akidede meydana gelmişti. Kıyamet alametlerinden bazılarını hatalı bir şekilde anlıyorlardı. Eğer hata bununla sınırlı olsaydı çözümü gayet basit olurdu. Fakat problem –yanlış anlamanın ötesinde- sahadaki cihadî amellere sirayet etti. Ramazan 1427 –yaklaşık 8 sene önce- Mehdi’nin bir seneden az bir süre içinde ortaya çıkacağına kesin bir şekilde inanılması gibi. Bu ise üç aylık süre zarfında bütün Irak topraklarına sahip olacağız söylemini beraberinde getirdi. Buna binaen, sahaya inilmesi ve emir gelinceye kadar bir hafta boyunca sahadan çekinilmemesi hususunda emir verildi. Bu ise mücahitler için gerçekten çok tehlikeliydi. Bu mektubun yazılmasının üstünden bir sene geçti. Irak’ın tamamına sahip olamadığımız gibi Mehdi’de gelmedi. Bu hatalı anlayış sebebiyle, kıyamet yarın kopacakmış gibi çok hızlı kararlar alındı. Bu kararlardan biri de çok hızlı ve yetersiz bir şekilde, yerinde açıklayacağımız üzere, birçok hatayla birlikte devlet ilanın yapılmasıydı. Bunun gibi olayların üzerinde konuştuktan sonra, bana defalarca şunu ifade etti: “Mehdi’nin zuhur etmesi için hiçbir şey kalmadı.” Öyle ki, o, bazı kardeşlere Mehdi’nin üzerine çıkması için Mescidi Aksa’ya bir minber, Mescidi Nebevi’ye bir tane ve Dimeşk’teki (Şam) Emevi Mescidine de bir minber yapmalarını emretti. Bununla birlikte insan, sahada meydana gelen olaylara azıcık bakıverse, meselenin farklı birlikleri tek bir bayrak altında toplamak olduğunu görür. Lakin menheçler farklı, kalpler farklı. Bu sır olarak saklanan bir şey değildir. Ebu Abdurrahman el-Fellahi (Ebu Usame) gibi kimseler bunu açıkça ifade ediyorlar ve el-Kaide’nin menheci –fertlerin hataları olarak değil- zail olacak ve vasat bir menhec kalacak diyorlardı. Şöyle diyordu: “Ben el-Kaide’nin tasfiyesine kefilim.”. Zavallı aklım! Kastettikleri vasatlık neydi? Bu maalesef bugün bazı kardeşlerimizde gördüğümüz tavizlerdi. Bunlar Ebu Hamza el-Muhacirî’ye bildirildiğinde, ilk seferinde şüphelendi. Delillerin kuvvetli olmasına güç yetirilemeseydi, ya tevil edecekti yada bu hususta konuşmayı erteleyecekti. Onun diğer gruplara karşı duruşu hakkında ayrıntılı bilgi gelecek.

            Hatalardan bazıları yöntemsel şeri hatalardır. Devlet ilanında Arap ve Acem tağutlara benzemek gibi. Bu hatalardan birisi de, ilan edilen bakanlıkların sınıflandırılmasıdır. La Havle Vela Kuvvete İlla Billah. Bir başkası ise devlete özel bayrağın olmasıdır. Bu şiar diye isimlendirildiğinde ise kızmakta ve şöyle demektedir: “ Biz devletiz. Cemaat değiliz ki!”. Bu,şerî açıdan bakıldığında bidattir. Allah’a sığınırız. Hatalardan bir diğeri, tağutların koyduğu sınırlara iltizam etmek. Öyle ki, hiç kimseye kendi sınırlarının dışında amel yapmaya müsaade etmiyordu. Buna çalışmayı düzenlemek açısından bakılacak olsa, diyeceğiz ki o emirdir, bu da onun içtihadı. Lakin bu hususta aşırıya gittiğini şöyle diyerek ortaya koyuyordu: “Eğer Nuri Malikî’yi kendi sınırlarının dışında bulsan, onu öldürme. İstisnasız bu şekildedir.” Ona: “Herhalde, tetip ve düzen hususunda şiddetli disiplini kastediyorsunuz.” dedim. O ise: “Hayır bilakis, hiçbir şey yapılmayacak, yapan kimse cezalandırılacak.” dedi.

            Menhece yönelik hatalardan biri ise İslam Devleti mefhumuydu. Bu bir İslam Devleti ilanı mıydı, yoksa bir İslam Devleti kurmak mıydı? Ebu Hamza bu hususta ikilem içerisinde idi. Bir keresinde bana bunun sadece bir ilan olduğunu söylemişti. Bu ise çoğu kardeşin zihninde olan manadır. Devlet, imaret manası ile Taliban’ın emirliği ile zaten kurulmuştu. Biz ise şeyhlerimize, emirlerimize, Molla Ömer’e ve Şeyh Usame’ye (Allah hepsini muhafaza etsin.) tabiydik. Bu, Ebu Hamza’nın el-Kaide’nin başına geçmeden önce Ebu Musab ez-Zerkavi varken ki görüşü idi. Bir keresinde de başka bir mecliste:“Bu bir devlet kurmaktır, mücerret bir ilan değildir. Şöyle ki, bizler gizli bir örgüt olmaktan, ikame edilmiş bir devlete intikal ediyoruz.” demişti. Buna ise, şeriat değil vakıa bile muhalefet etmektedir. Benim ise kendisi ile Allah ibadet/itaat ettiğim ve üzerine işaret ettiğim şey, bizim İslam Emirliğini, hiçbir harita çizmeden, hiçbir mıntıka ile sınırlamadan ve bakanlıklara bölmeden ilan etmiş olduğumuzdur. Çünkü, hakikatte biz uzun zaman önce bu merhaleye ulaşmıştık, şimdi değil. Onun bu son görüşünden, kendisinin de ifade ettiği gibi bir çözülme meydana geldi ki bu el-Kaide’nin devlet ilanı sebebiyle diğer grupların içerisinde erimesiydi. El-Kaide’nin yönetici ve alimlerinden olan sorumluları (ehli hal velakd) bu hususta ona itiraz etmişlerdi ama o, onlarla kesinlikle istişare etmedi. Bundan sonra bana: “Ebu Ömer el-Bağdadî müminlerin en büyük emiridir yani halifedir.” dedi. Fakat işgalciler çıktıktan sonra, kendisine meseleyi tekrar sunup: “Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İki halifeye biat edildiğinde, sonuncusunu öldürün.”” hadisini zikrettiğimde bana: “İki emirden birisi diğerine biat etti.” dedi. (Bu durumda biat edenin Ebu Ömer el-Bağdadî olması gerekir, çünkü o sonuncudur.(Çev))

            Burada işin en ilginç tarafı ise, devlet ilanının acele ile yapılmasıdır ki aslen müminlerin emiri olan kimse –bu mefhum üzerinde birçok aldatmaca olmasına rağmen- tarafından belirlenmemiştir. O -Ebu Hamza- sadece müstear bir isim belirledi ki, o Ebu Ömer el Bağdadî’dir. Ama şahsını belirlemedi. Bilakis bana kelimesi kelimesine şöyle dedi: “Bir kimse var. Onu tam bir ay deneyeceğiz. Eğer uygun olursa, müminlerin emiri olarak bırakacağız. Değilse başka birini arayacağız.” Allah söylediğim şeylere şahittir.

            Menhecle alakalı hatalardan bir diğeri de, zimmeti beri olmayan ve emanete ehliyeti olmayan kimseleri emir olarak görevlendirmesidir. Maalesef bu çokça mevcuttur. Fakat misal olarak zikredecek olursak ki sadece bununla sınırlı değildir, el-Kürme mıntıkasının şerî kadısı olan Ebu Hacer. Altı numaralı kayıtta olduğu gibi ağzı örtülüdür. Bu adam habis bir adamdır. Ve ben bu kelimeden mesulüm. Onun bazı hususlarda küfre kadar varan çok sapık görüşleri vardır. Allah’a sığınırız.

            Ben Allah’ın önünde sorgulanacağım ve Allah’ın yanında kınayıcının kınamasına aldırış etmem; sonra sizin yanınızda mesulüm ve ancak gücüm yettiğince ıslah etmek muradımdır; bu büyük musibet hususundaki sözlerimin özeti ve kıyamet gününde kendisinden sorulacağım tanıklığımdır ve kendisi de –Ebu Hamza- benimle birlikte Irak’taki cihadın durumuna şahittir. Yönetim sebebiyle, yüzde seksen ila yüzde doksana yakın el-Kaide’nin evlatları çok kötü bir duruma düştü. Bunların çoğu, içlerinde altmışa yakını Ceziretü’l Arap’tan olan muhacirlerdir. Sözün özü, durum dipsiz bir uçuruma doğru gitmektedir. Allah bizi bundan dolayı affetsin. 6/11/1428 (yaklaşık 7 yıl önce) tarihinde, durum cidden çöküşe çok yakındır. Hâlbuki devlet ilanından önce durumumuz şimdikinden kat kat daha kuvvetli ve sağlamdı. Sonuç, bizim kamil şekilde sebeplere tutunduktan sonra, sırf Allah’ın takdir etmesi değildir.  Bilakis bu, kendi yapıp ettiklerimiz ve emaneti zayi etmemiz sebebiyledir. Müessesetü’l Furkan’ın (Irak’taki cihat medyası) sunduğu operasyon görüntülerinin çoğu ya eskidir ve başka bir prodüksiyon ile tekrar yayınlanmıştır. “Fekku’l A’ni”  operasyonu gibi ki bu Ebu Musab zamanında yapılan “İhracu’s Sucena” operasyonudur ve devlet bunu yeni bir yapım ile tekrar yayınlamıştır. Yahut ta gerçekten yapılmıştır fakat olduğundan çok büyük gösterilmiştir. Bu manada yapılan ilanların birçoğu ya yalandır ya da abartma. Bu manada, devletin Musul’da Baduş Hapishanesinde çatışmaya girdiği ve mahkumları kurtardığı ilanı. Bu sahih değildir. Ancak, polisle anlaşma yapıp onlara bir meblağ verdiler ve bunu gazve ve fetih olarak ortaya koydular. Düşman bunun bir operasyon olmadığını bilir. O zaman bu kardeşlerin uydurduğu bir yalandır. Düşmanın uydurduğu değil. Bunun misalleri gerçekten çoktur.

            Zikretmeye değer olduğuna inandığım bir şey de, Müessesetü’l Fecrü’l İ’lamiyye (Fecr Medya)’nın faaliyetlerini sürdüren kıymetli kardeşlerim, ki bunlar mücahitlere hizmet eden en hayırlı müessesedir, benimle bu günlerde genel bir söyleşi yapmayı istedi. İstihare yaptıktan sonra –Allah’a hamd olsun- kabul ettim. Lakin bana gelen sorulardan ötürü çok şaşırdım. Ben bu sorulara cevap veremezdim. Çünkü ben, sadece Allah’a kendisi ile itaat ettiğim şeylerle cevap verebilirim. Bu ise büyük bir fitneye sebep olurdu. Bu kardeş bana sahada dönen şeyleri bilfiil söyledi. İşte bu sorunun metni:… Şeyhin bu soruya cevap vermesi ile birlikte bu soruyu sildim. Çünkü bu konumuzun dışındaydı ve Şeyh sorunun yayınlanmamasını emretti. Fecr de bunu yayınlamadı. Yüce Allah’tan bu ümmete reşit bir amel vermesini ve valilerimizi ve emirlerimizi ıslah etmesini dileriz. Amin.

Duamızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

Mektup bu şekilde bitti. Kardeşiniz Allah’ın ipine tutunan Ebu Süleymen el-Uteybi.

Irak El-Kaide’si eski kadısı, şuanda ise Devletin kadısı.

Rebiulevvel 1428

Önemli Not: 1428 Şaban’ın yarısında, yani iki ay önce kardeşim Ebu Hamza el-Muhaciri’den görevden azledildiğime ve Ebu İshak el-Cuburi’nin göreve getirildiğine dair beyan yayınlandı. Ben daha önce kardeşim Ebu Hamza’dan beni bir başkası ile değiştirmesini ve bu görevden beni almasını istemiştim. O ise benim hakkımdaki hüsnü zannı sebebiyle bunu reddetmişti. Yüce Allah onu hayırla mükâfatlandırsın. Fakat durum kötüye gidip te benim bu mektubu size göndermek istediğimi bildikten sonra, beni azletti. Ben bunun talep ettiğimde reddetmişti. Sonra onunla bir daha karşılaşmadım. Onu böyle yapmaya sevk eden şey neydi -bilmiyorum-?"

Kaynak: İncanews

HABERE YORUM KAT