“Dindar Nesil”i Kim Nasıl Algılıyor?

16.02.2012 07:26

Ahmet Murat Kaya

Başbakan bir tartışma başlattı, eli kalem tutan hemen herkes konu hakkında bildiklerini söylemeye çalışıyor. Medyada tartışma başlayalı beri, köşe yazarlarını takip edebilmek çok zorlaştı. Herkes konuya çeşitli açılardan yaklaşıyor. Genellikle de tartışma Ak Parti’yi destekleme ya da yerme arasındaki sarkaçta sürüyor. Siyasi güç de bu olsa gerek. Yani bu konuyu Ak Parti yokmuş gibi ya da Erdoğan bu tartışmayı açmamış gibi, soğukkanlı ve entelektüel bir dille masaya yatırabilmek neredeyse imkânsız hale gelmiş.

Konuyu kaba olarak kategorize etmek istediğimizde meseleyi yaklaşım biçimleri ve yaklaşanların zihinsel durumu olarak ikiye ayırmak mümkün. Burada da çok net saflar olamaması, kanaatimce konuya yaklaşımda ciddi kafa karışıklıkları veya çelişkiler taşındığı anlamına geliyor. Fakat her iki durumda da en tutarlı tavrı, İslami olan her şeye karşı çıkan Kemalistler sergiliyor, bu da bir sürpriz değil şüphesiz.

Ana hatlarıyla ‘devletin nesil projesi olmamalı’ söylemi liberal eğilimde öne çıkarken, ‘laik Cumhuriyetin dindar nesil projesi olmamalı’ savını daha çok solcular dile getiriyor. Maalesef bu alanda da solcuları Kemalist ya da muhalif diye ayırt edemiyoruz. Muhafazakarlar liberal dilin şemsiyesinde kendilerini ifade ederken, İslamcı yazarlar için özgüvenli bir duruş sergiledikleri söylenebilir.

‘Dindar Nesil’ Tartışmasına Yaklaşımlar:

1- Liberaller

Nihayetinde batı aydınlanmacığı kökenli olarak bu tutum, son derece tedbirli bir dil kullanıyor. Devletin otoriter yapısını geriletmeyi öncelediğinden, bu türden çıkışları hem hükümeti gereksiz strese sokan tavırlar olarak görüyor hem de bu amaçtaki doğal müttefiki olan dindar halkı ürkütmek istemiyor. Öte yandan, dindar bir karakterin zaten otoriter bir zihin dünyası olduğu önyargısı, onları dindarlığa karşı bir rezerv koymaya zorluyor. Temkinli dil konusuna pek dikkat etmeyenler de kendini ele veriyor.

Türkiye’de yaşayan Müslüman halkların gasp edilen hakları söz konusu olduğunda, inanılmaz bir kabızlık yaşayan liberal çevreler, her seferinde dini taleplerin gereksizliği ve gündem saptırıcı özelliklerine değiniyorlar.

Bu ‘kabızlık’ meselesinin en tipik örneklerden birini Mehmet Altan’da görebildik. Vatan Gazetesi’nden Ruşen Çakır’a verdiği röportajda (05 Şubat 2012) Mehmet Altan şunları söylüyor:

“Oy hesabıyla bu sorunları çözemezsin. Hukukla ve özgürlüklerle çözebilirsin ancak bu sorunları. Örneğin Ruhban okulunu niye açmıyorsun? Niye cem evleri sorununu çözmüyorsun? Niye Kürt alfabesini özgürleştirmiyorsun? Yerleşim yerlerinin eski adlarını iade etmiyorsun? Hâlbuki bunlar bir günde çözülebilir. Oy hesabı ve kişisel ikbal üzerinden hayata yaklaşınca patinaj artıyor. Genelkurmay bile kendi konumu ve çıkarı üzerinden bu ülkeyi yönetemedi. Siyaset de aynı hataya düşer, kendi çıkarı üzerinden 75 milyona ayar vermeye kalkarsa başı büyük belaya girer. Kimse götüremez bunu.

Topluma kimse ayar vermeye kalkmasın. Türkiye kendi ayarını demokratik bir şekilde bulur. Yeter ki 12 Eylül rejiminin yerini AB standartlarında bir rejim alsın, Kemalist bir cumhuriyetten demokratik bir cumhuriyete geçelim! Kemalist gençlik anlayışından dindar gençlik anlayışa geçme zihniyetine bakılırsa galiba bundan gittikçe uzaklaşıyoruz.”

Hıristiyanların hakları, Kürtlerin hakları, Alevilerin hakları güzel güzel sayılıyor, ama bizim taleplerimiz, Müslümanların en temel hakları meselesi son cümle ile savuşturuluyor. Oh ne ala memleket! Ondan sonra da “Erdoğan oy hesabı yapıyor” diyor, kendi hesaplarını yeterince izah edebilmiş gibi.

2- Solcular

Kemalist olsun ya da olmasın, söz konusu din olunca özgürlük dilleri tutulan bu kesim için dini olan her unsur ‘gerilik’ alameti sayılıyor. Her dönem had safhada seyreden ‘İslamcılık tehlikesi’ varken dini çalışmaların bırakın hükümet desteği alması ve proje haline gelmesi, kısıtlanmadan faaliyet göstermeleri bile yeterince büyük bir sosyal siyasal tehlike.

Halktan o kadar kopuk yaşıyorlar ki, kendi kendilerini bir baskı olduğuna inandırmışlar. Toplumsal dokuyu, Beyoğlu’nun meyhanelerinden ibaret zanneden Ortodoks sosyalist Birgüncülerle, İzmir kordon boyundan ibaret gören Kemalist Cumhuriyet aynı noktada buluşuyor. Bu bağlamda Enver Aysever, Birgün’de ne diyor beraber bakalım (09 Şubat 2012)

“Üç çocuğum olmayacak. Giderek bu feci asimilasyon, dayatma, otoriterleşme siyasetiyle beni rehin alacaksınız. Ya da öyle sanıyorsunuz. Ama ben, tam da yukarıda dediğim gibi biriyim. Ailem, dostlarım böyle. Ne yapacaksınız? Dindar değilim! Sürgün edin, yalnızlaştırın. Çevremi sarın, yaşam alanımı daraltın. Sesimi kesin. Canımı acıtın. Dindar değilim ben. Muhtemelen bundan sonra da kemale ermeyeceğim. Hangi ideolojik aygıtlarla dönüştüreceksiniz beni? Soluduğum havada daha çok korku, esaret olacak, biliyorum. Giyimim, kuşamım, meraklarım size daha çok batacak, belli. Sürekli beni fişleyecek, işaretleyeceksiniz, farkındayım…

Cehalet mülkün temeli! Öğrendiniz bunu. Uyguladınız, başardınız. Şakşakçılarınız her gün haykırmakta. Ama neyleyim, ben dindar değilim. Çocuğumun olacağını da sanmam. Ne yapacağız şimdi? Dövecek misiniz? Sövecek misiniz? Sürgün mü edeceksiniz?”

Bir örnek de Nuray Mert’ten. Yıllarca bir askeri cezaevi gibi “laik Türk” yetiştiren ve hala da yetiştirmeye devam eden bir köhne yapıyı görmeden, devletin sağlaması mümkün birkaç özgürlük kırıntısına bakın nasıl cephe alıyor. Ha, bir de bunu yaparken liberal ayaklarına yatıyor.

Nuray Mert,

“Başbakan’ın ‘dindar nesiller yetiştireceğiz’ şeklindeki beyanı tartışılırken, bir kez daha, değişimin demokratikleşme ve özgürlüklerin alanının genişlemesi değil, iktidar olanın kendi baskı dilini oluşturma süreci olduğunu izliyoruz.

Bu son tartışma üzerine, Cumhuriyet’in tek tip adam yetiştirme anlayışının muhafazakâr olanı ile yer değiştirdiğini yazanlara sonuna kadar katılmamak mümkün değil. Ama daha acıklısı, daha dün ‘kızlar başörtüsünü aile dayatması ile takıyorlar’ tezinin yerini, Alkan’ın kaldığı yerden alıp, “Bir baba, çocuğunu dine karşı lakayt yetiştirmek istiyorsa, çocuğu bu dayatma karşısında himaye edecek bir merci var mıdır?’ sorusuna varmasıdır. Belli ki, eğitim sisteminin tek tip adam yetiştirme misyonu bu kez muhafazakârlık adına devam edeceği gibi, Çağdaş Yaşama Derneği’ ve benzerlerin keskin tavrının yerini artık, Muhafazakâr Yaşama Dernekleri ve benzerleri alacak. Çok hazin bir mukadderatmış bizimki!” (Milliyet, 07 Şubat 2012)

Adlarının önlerine kocaman Profesör unvanları yerleştirerek saçma sapan, ipe sapa gelmez yorum yazanları arıyorsanız, biraz ‘sol’a doğru bakınız. İzzettin Önder ktisat profesörü sıfatıyla OdaTv’de yazmış, şu ‘analiz’e bakar mısınız:

 Marks dini “afyon”olarak nitelerken, halkların kutsal duygularının uyuşturularak sömürüyü anlayamaz hale getirilmesini kastetmiştir. Böyle bir yorum ise din olgusuna değil, din ticaretini ve gericiliği odağa koyarak, halkların sömürülmesinin engellenmesine yöneliktir. Türkiye’de ekonomi istenen ve söylenen düzeyde seyretmediği gibi, ne işsizliğin, ne de enflasyonun önü alınabilmektedir. Bunun da ötesinde, her geçen yıl daha yüksek boyutlara ulaşan cari açığın finansmanı için dış dünyaya ciddi kaynak aktarılmaktadır. Bu durumda halkın dikkatlerinin bir tarafa kanalize edilmesi gerektiği gibi, halkın bilincinin de köreltilmesi hem iç siyaset hem de Türkiye üzerinde sömürü ağı kurmuş olan emperyalistler açısından kaçınılmazdır.

Türkiye dış dünyaya kanarken, halkların dincilikle uyutulması yanında,“dindar nesil”tartışmaları ya da Atatürk diktatör mü değil mi veya Atatürk’ün gençliğe hitabesini kaldıralım mı kaldırmayalım mı gibi abes ve günümüzde hiçbir işe yaramayan, fakat kafa bulandırmakta ve dikkatlerimizi esir alarak enerjimizin heba edilmesinde fevkalade güçlü psikolojik patikalar halkların önüne koyulmaktadır.

Belki de tüm bu psikolojik savaş, belirli merkezlerden verilen paket programların tedricen açılmasından başka bir şey değildir.”

Ekonomi-politik okumaları bu paragraflarda da görüldüğü üzere kendi aleyhlerine işleyen ve izah edemediği her bir değişim ve dönüşüm ameliyesini komplo teorisiyle izah ediyor.

3- Muhafazakârlar

Burada en dikkat çeken tutum, müttefik liberaller ile bir ayrılık noktası olarak konunun ortaya çıkmasından dolayı açığa çıkan çekimser durum. Dindar nesil özlemi içinde olup, bunu toplumun diğer unsurları için korku üretmesinden duyulan endişe öne çıkıyor. Dindarlara demokratlık önererek denge kurmaya çalışan Hüseyin Gülerce’nin duruşu buna örnek verilebilir (08 Şubat 2012, Zaman)

 “Çoğumuz müspet anlamda değiştik ve bu değişimi de en yalın şekilde; "Milli Görüş"ten AK Parti çizgisine geçişin getirdiği üç dönemdir de güçlenen iktidarın varlığı anlatıyor. Sol-laik kesim, Türkiye'yi ve dünyayı doğru okuyamaz ve kendini sadece AK Parti karşıtlığına mahkûm ederken, bizler şimdi "muhafazakâr demokratlar" şemsiyesi altında ve en önemlisi, her türlü rövanş duygusundan uzak kalarak ayağa kalkmış bulunuyoruz. Geldiğimiz nokta bizi sevindiriyor, umutlandırıyor, heyecanlandırıyor.

Ama Türkiye bizden ibaret değil ve Kemalist cemaatin düştüğü hataya bizim de düşme ihtimalimiz var. Bunu tek bir şey engelleyebilir: Kendimizi sorgulamak, özeleştiriyi öne çıkarmak... Her gün aynaya bakmalı ve hiç çekinmeden kendimize şunu söylemeliyiz: Kendine Müslüman, kendine demokrat olma... Böyle olduğumuz için değil, böyle olmamamız için kendimizi ikaz etmeliyiz.”

Muhafazakâr kanat, Hüseyin Gülerce’den ibaret değil elbet. Hüseyin Gülerce Müslümanları demokrat olmaya çağırırken, Mustafa Ünal konu hakkında CHP’ye Mustafa Kemal’den referans veriyor. Ünal’ın yaptığı vurguya kendisi inanabilir mi merak ediyorum doğrusu.

İşte Mustafa Ünal’ın konuya dair öne çıkan vurguları:

“AK Parti'nin dinin, dindarlığın horlanmadığı bir iklim oluşturma çabasını ben sadece doğal olarak görmüyorum, takdirle de karşılıyorum. CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ile katı, ideolojik yüzünü bir nebze esnetmişti, bu tartışmada tek parti dönemine uzanan o eski CHP'den kesitler sergiledi. Ne tarihin yönünü doğru okuyabildi ne de halkın nabzını kavrayabildi. CHP 'Türk milleti daha dindar olmalıdır' diyen Atatürk'e ne diyecek acaba? Dayatmacı mı, gerici mi? (08 Şubat 2012, Zaman)

Tabi muhafazakârlar içinde liberal söylem oldukça gelişti ve bunun en tipik örneği de herhalde eski devletçi-ülkücü Mümtazer Türköne’dir. Kendisi uzun zaman önce Kemalizm vakıasını kavradığından, bu kavramın siyasal arenadan tasfiye edilmeden hiçbir sorunun çözülemeyeceğine inanmıştı. Düşmanını iyi tanımasından dolayı doğru bir yerde duruyor.

Mümtazer Türköne’nin dinin önündeki en önemli engelin, devlet politikalarının kaldırılmasına yönelik vurgusu şöyle:

“Dindarların, devlet katında oluşturulmuş "dindar nesiller yetiştirme politikası"na ihtiyacı yok. Başbakan'ın sözü dindarlığa hiçbir şey kazandırmıyor. Çünkü devletin bir şey yapmasına zaten gerek yok: Devlet gölge etmesin, yasaklamasın, özgür bıraksın toplum kendi ihtiyaçlarını zaten karşılıyor.” (05 Şubat 2012, Zaman)

4- İslamcılar

Dindar ve muhafazakâr kavramlarına zaten mesafeli olan bu duruşta da, İslami çalışmaların özgürleşmesi bağlamında olumluluk olarak görenler ile TC’nin kontrolündeki bir dindarlığın çözücü bir işlev göreceğinden uzak duranlar var. Tespiti Ali Bulaç ve Hayrettin Karaman’dan yapıp, sonuca Resul Tosun ile varabiliriz.

Ali Bulaç (11 Şubat 2012,Zaman)

“Belirtmek gerekir ki tartışmaya katılanlardan kendi tezinde en bilinçli olanlar Kemalistler ve Marksist geleneği sürdüren solcular oldu. Onlar modern ulus devletin ve cumhuriyetin kuruluş felsefesinin özüne ve işleyişine dokunmadan yeni bir toplum ve ulus inşa etme projesini savundular, onların derdi dindarların dindar nesil yetiştiremeyecekleri konusudur.”

Hayrettin Karaman (09 Şubat 2010, Yeni Şafak)

“Hâsılı yine tahammülsüzlükle karşı karşıyayız. Dindar Müslümanlar, devletin imkânlarıyla çocuklarımızı çağdaşlaşmak adına Batılılaştırmak isteyenlere tahammül ediyorlar, ama sözde çağdaş aydınlar, "aydınlanmışlar", isteyen velilerin çocuklarını dindar Müslüman olarak yetiştirmek için devletin üzerine düşeni yapmasına tahammül edemiyorlar.”

Resul Tosun, (08 Şubat02.2012, Yeni Şafak)

“Benim dindar nesil yetiştirmekten anladığım, devletin dini eğitim vermesi değil fertlere dinlerini öğrenme ve yaşama özgürlüğü sağlaması, özgürlük alanını çağdaş ülkelerde olduğu gibi genişletmesidir. Gerisi sivil toplum örgütlerinin işidir. Bu kadar.”

 

Son Söz

Dindar bir nesil talebi, kim tarafından ve ne gerekçeyle sunulmuş olursa olsun, her şeyden önce dindarlığın kısmen de olsa özgürleşmesi anlamına gelir. Başka bir ifade ile uzun yıllara dayanan, İslam ve Müslümanlar üzerindeki baskının çeşitli nedenlerle hafifleyeceği anlamına gelir. Bu noktada dindar kavramının içinin nasıl doldurulacağı ise bu sıfatın taşıyıcıları, yani bizler tarafından belirlenecektir. Devletin ya da Başbakan Erdoğan’ın böyle bir söylem dile getiriyor olmasını şüphe ile karşılamak bir yere kadar anlaşılır İslamcı bir refleks olsa da, konuya yaklaşımlar göz önüne alındığında avantaj olarak değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Mutlaka ideal olanı ifade etmez, mutlaka Müslümanların talepleri bununla bitmez ama dini literatürün o veya bu şekilde hayatın içinde olması önemli bir konudur.

Bir nokta daha var ki, tartışılmaya muhtaç. O da liberal ya da sosyalistlerin, Müslüman halkın talepleri konusunda bir empati yeteneğinin olmamasıdır. Gerek yetiştikleri çevreler veya gerekse entelektüel beslenme süreçleri dini konular ile kesişmemiş olabilir. Ama nihayetinde baskın bir nüfusunun Müslüman olduğu bir ülkede siyaset kurgulanacaksa, en azından çalışma alanının iyi tanınması açısından halkın değerlerine bu denli yabancı kalmamalıydılar. Bunun için Hıristiyan ya da ateist bir aile yapısından gelmek anlaşılır olsa da durumun vahametini değiştirmez. Çünkü hangi dinden olursanız olun, eğer Türkiye siyasetinden konuşacaksanız, İslam’ın özünü bilmeseniz bile, halkın değerlerini tanımalısınız. Aksi halde vaziyeti ıskalamak kaçınılmaz olur. Şimdiye kadar İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda Kemalist, sol-sosyalist veya liberal Batıcı çevrelerin bir türlü kurtulamadığı ofsayt durumu tam da bu toplumsal gerçekliği ıskalama meselesiyle ilgilidir.

Öte yandan Müslümanların da, İslami taleplerini gündeme getirdiğinde korkuya, endişeye kapılan bazı muhatapları olduğunu gözlerden kaçırmamalıyız. Bu vakıayı iyi okumaya çalışmalı, samimi olanları ayıklama gayreti göstermeli ve nihayet anlamalıyız. İslam tarihi, diğer dini ve etnik kimliklere adaletle hükmetme ve hoşgörü sağlama konusunda sayısız örneklerle doludur. Bu konuyu iyi işleyebilmeli, zihinsel ve entelektüel zeminlerini sağlam kılmalıyız. Bunun üzerinde çalışmak hem yeni bir dünya önerimizi somutlaştıracak, hem de özgürlük ve hoşgörü gibi kavramların batılı paradigmanın tekelinden çıkmasını sağlayacaktır.

Devlet yıllardır Kemalist tek tipçi bir insan modeli üzerinde çalışmaktadır ve çalışıyor. Yakın ve olası bir hedef olarak öncelikle bu dayatmayı kırmaya çalışmalıyız. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in CNN Türk’de konuyla alakalı güzel bir ifadesi vardı. Dinçer, çocuğunu dindar olarak yetiştirme fırsatının diğer yetiştirme seçenekleriyle eşit olması gerektiğini vurguluyor ve isteyenin ilköğretimde bu seçenekleri edinmesi yolunda çalıştıklarını söylüyordu. Bu seçeneğin doğması iyi olacaktır ve hızla gerçekleşmelidir.

 

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim