Devlet Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı, Başkanlık.

24.02.2015 13:15

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Türkiye yeni bir tartışmanın kucağında.. Başkanlık..

C.Başkanı Erdoğan’ın El’Aziz’de 20 Şubat günü yaptığı konuşmada konuyu tekrar ve çok net olarak ortaya koyması, tartışmayı daha bir körükleyeceğe benziyor.

Eskiden başkanlık kelimesinin yerinde ‘riyaset’ kelimesi vardı.

Reis-i Cumhûr.. Cumhurbaşkanı..

Riyaset-i cumhûr.. Cumhurbaşkanlığı

Başkan’a da ‘reis..’ denilirdi. Erdoğan’a da İstanbul Belediye Başkanlığı yıllarında ve hattâ ondan önce de, ‘Reis’ denildiği bilinir.

*

M. Kemal’e de ‘Reis-i cumhûr’ / cumhurbaşkanı denilirdi.

İsmet Paşa’ya da öyle.. Sonrakilere de..

Bunlar gerçekten de ‘reis-i cumhur’ muydular?

Evet..’ denilse bile, hayır..

Çünkü, cumhûr’un, halkın ekseriyetinin direkt oyuyla seçilmemişlerdi.

Şeyhin kerameti, kendinden menkul.. (Kendi iddiasına dayalı..)’ misali..

Gerçek şu ki, bizde ‘cumhurbaşkanı’ denilenler, son seçim öncesine kadar gerçekte, ‘devlet başkanı’ idiler, cumhûr’un başkanı değil..

Çünkü, bu isimle anılanlar, devlet yönetimini ele geçiren kadrolar ve kurumlar/kurullar-arası bir takım uzlaşmalarla -ve sanki cumhur tarafından direkt olarak seçilmişler gibi- devletin başına getirilirdi.

Dahası, ‘Cumhûriyet’ denilen rejim de, ‘cumhûrun iradesi’ adınaymış gibi gösterilse bile, cumhûrun haberi bile yokken ilan edilivermişti.

Zira, 335 meb’ûs /m.vekili vardı, ilk Meclis’de.. Kararların yarıdan bir fazlasının oyuyla alınması gerekiyordu; yani, 168 oy..

Halbuki, M. Kemal, Temmuz-1923’de imzalanan Lousanne (Lozan) Andlaşması’nda dayatılan direktiflere uygun olarak saltanatı kaldırmaya karar verdiği zaman, bu sayıyı bulamamış ve bir emr-i vâkı’/  oldu-bitti ile, 157 üyenin oyuyla ilan ettirmişti, yeni rejimi.. Esasen, Meclis, bir barış andlaşmasının sağlanabilmesi için gerekli görüldüğünden, yine M. Kemal’in planları gereğince 1 Kasım 1922 tarihinde saltanat’ı kaldırmış ve yeni gelecek olan yeni rejimin adı konulmamıştı.

Bununla saltanatın kaldırılmasına hayıflanıldığı sanılmaya..  

Saltanatta yöneticiler seyf / kılıç gücüne dayalı olarak varlığı ileri sürülen bir hak kavramı adına ve kan bağına dayalı ve de çoğu kez, saray entrikalarıyla da belirleniyorlar, yönetim mekanizması ve devletin başına geliyor- gidiyor ve bazen de götürülüyorlardı. Yani, yönetilen büyük kitlelerin rey ve iradesine asla itibar edilmiyordu. Onlar sadece itaat etmekle, vergi vermekle ve askere gitmekle mükellef idiler. Ve kimse de, yönetici durumda olanlara, kendi iradesiyle birv ekalet vermişor, bir bakıma, bir güce karşı çıkmak imkanı bulamadığından, fiilen teslim oluyordu..

Saltanat kaldırıldıktan sonra, Ankara’da fiilen oluşan yeni rejimin, öncekinden bir farkı vardı. Önceki, açıkça, sulta gücüne dayalı bir yönetim mekanizmasının varlığı adına hükmediyordu.Yeni  rejimin ise adı henüz konulamamıştı. İşte o zaman, halkın, ‘cumhûr’un ne demek olduğunu bile bilmediği, bir cumhûriyet kavramı ve halkın ekseriyetinin iradesi adına yönetilmeye başlanıyordu.

Yani bir saltanat rejimi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda karşılaşılan ağır yenilgiyle ve uluslararası entrikalarla sona erdirilirken, Ankara’da, yeni bir yönetim çekirdeği oluşturuluyor ve bir Osmanlı ordusunda paşalık rütbesine sahib bir kişi, kendisini -tekrar edelim- Meclis’in ekseriyetinin katılmadığı bir oturumda ‘Reis-i cumhûr’ seçtirmişti.

Gerçekte ise, fiilen yeni bir Sultan..

15 yıl sürecek bu yeni sulta yönetiminde halkın iradesi veya seçimi sözkonusu değildi. Gerçi, onun seçiminin 4 yılda bir yenilendiği söyleniyordu, ama, bu durum, cumhûr tarafından değil, kendisince ve lideri olduğu Cumhuriyet Halk Fırkası’nca / partisince m.vekili olarak isimlendirilenlerin oylarıyla oluyordu.  Bu traji-komik durum, 15 sene sürdü, onun ölümüne kadar.. Ve sonraki bütün cumhurbaşkanları hâlen de meşruiyyetlerinin kaynağını beyan edercesine, her yerde sadece onun resmi, büstü, heykeli var, ölümü üzerinden 77 sene geçmesine rağmen..

Tek resimli, tek heykelli bir ülke.. Örneği bugün, sadece Kuzey Kore’de bulunan bir ilkellik..  ‘Ebedî Şef’ ilan edilmesi boşuna değildi denilmek isteniyor, âdetâ.. (Düşünülsün ki, ‘İmam- Hatib Liseleri için Kur’an-ı Kerîm Dersleri’ isimli ve M. Eğitim Bakanlığı’nca yayınlanan ve hâlen de okutulmakta olan bir kitabın girişinde ‘Gençliğe Hitabe’ isimli bir mâlum metin.. Onun karşı sahifesinde de, resmî ideolojinin ikonlaştırılmış isminin resmi var. Bu, sadece o isim için değil, her kim olursa olsun, itiraz edilmesi gereken, utanç verici bir durumdur.) 

*

İlk şef’ten sonrakilerin resm-i geçidinde de fazla bir değişiklik yok..

 

‘İkinci’nin ve de sonrakilerin nasıl seçildiğini hatırlayanımız var mı?

Geliniz, hâfızâlarımızdaki bilgileri biraz yenileyelim.

*

‘Ebedî Şef’ ilan edilen ilk şef’in ölümünün hemen ertesi günü, 11 Kasım 1938 günü toplanan Meclis, M. Kemal tarafından 15 ay kadar öncelerde başbakanlıktan azledilmiş olan İsmet Paşa’yı, TSK’nın başında bulunan Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Fevzî (Çakmak) Paşa ‘orduyu siyasetten uzak tutmak’ adına aldığı bir kararla, Meclis askerle kuşatılarak seçilmişti. (Yakub Kadri Karaosmanoğlu, dönemin Maarif vekili /M. Eğitim Bakanı olana yakın dostu Hasan Âli Yücel‘in kendisine ‘Artık Devr-i Kemal bitti, Devr-i İsmet başladı..’ dediğini, hâtırâlarını ona göre yazmasını tavsiye ettiğini nakleder.) 

Üçüncüsü, Mahmûd Celâl Bayar..

İkinci Dünya Savaşı’nın dünya sahnesine supergüç olarak çıkardığı Amerikan emperyalizminin dayatmasıyla yapılan ve milletin gerçek bir seçim yapıldığını zannettiği 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti seçimleri ezici şekilde kazanınca, 12 yıllık Millî Şef  İnönü, Çankaya Köşkü’nün arka kapısından kaçarcasına çıkmak zorunda kalmış ve Celâl Bayar 3. Cumhûrbaşkanı olarak seçilmişti. O, Devr-i İsmet’ten sonra, Devr-i Kemal’i yeniden ikame eden kişi olmuştu.

Bayar’ın en seçkin özelliği, İttihad – Terakki’nin İzmir Şubesi Reisi olması ve M. Kemal zamanında da yıllarca İktisad Vekilliği ve 1937’den sonra da onun son başvekilliğini yapması idi. Elbette ki, o da kemalist-laik rejimi korumayı asıl hedef olarak benimsemişti. O kadar ki, ‘Atatürk, seni sevmek ibadettir..’ sözünü bile söyleyebilmiş ve ‘reisicumhûr’un bu sözü, 1950-60 arasındaki on yıl boyunca, yurdunpek çok köşesinde yazılmıştı. Buna rağmen, kemalist-laik darbeci subaylar tarafından 27 Mayıs 1960’da indirilmesine yetmedi; onun o geçmiş hizmetleri, her ne kadar idâmına engel olduysa da..

27 Mayıs İhtilali’nin lideri General Cemal Gürsel, kendisini zorla 4. Cumhurbaşkanı olarak seçtirmişti. 1961 Ekimi’nde yapılan seçimlerden sonra teşkil olunan yeni Meclis tarafından cumhurbaşkanı seçileceğine kesin gözüyle bakılan Prof. Ali Fuad Başgil’in yolunu darbeci askerlerin zorla kesmeleri ve istifa ettirmeleriyle.. 

General Gürsel’in 1965’lerde iyice rahatsız olması ve 7 ay kadar süren koma halinden sonra cumhurbaşkanlığının sona erdirilmesi üzerine, General Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanlığı’ndan Çankaya Köşkü’ne 5. Cumhurbaşkanı olarak getirilenlerden bir diğeriydi.

*

Sunay’ın 7 yıllık süresi 1973’de tamam olunca..

Yeni bir aday seçilemiyordu.

Çünkü, ordu, Genelkurmay Başkanı General Faruk Gürler’in C.Başkanı olmasını istiyordu. (Ecevit, ordunun dayatmasına karşı çıkılması halinde, öldürüleceklerine dair, bazı generallerin kendilerine tehdidlerde bulunduklarını söylemişti, yıllarca sonra..)

Ama, Meclis üzerinden ses duvarını aşarak uçurulan savaş uçaklarına rağmen bu baskılar tutmayacak ve 6. Cumhurbaşkanlığı’na, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Fahri Korutürk getirilecekti. Onun da en büyük övüncü, M. Kemal’e emir subaylığı yapmış olmasıydı.

Korutürk’ün süresi, 1980 Mart’ında tamamlanınca, yeni C.başkanı için yeni seçim bir türlü yapılamıyordu. Ülke anarşi, terör ve kaos sarmalında idi.. Yüzlerce-binlerce insan öldürülüyordu.

Ve nihayet, 12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi çıkageldi. Ve ülke ve halk, kemalist-laik rejim tarafından, bir daha ‘kurtarılmıştı’.

Ve, 7. Cumhurbaşkanlığı’na da, General Kenan Evren getirilmişti.

1989’da Başbakan Turgut Özal, partisinin Meclis’teki ekseriyetine dayanarak kendisini 8. Cumhurbaşkanı olarak seçtirdi; muhalif çevrelerin şiddetli protestolarına aldırmadan.. O zamana kadar kendilerini en özgürlükçü olarak tanıtanlardan niceleri, ona karşı çıktılar. ‘Seni oradan indireceğiz Çankaya Şişmanı!..’ diye tempo tutanların başında Süleyman Demirel de geliyordu.

Turgut Özal’ın Nisan-1993’de ânî vefatı üzerine..

Süleyman Demirel, CHP’nin de desteğiyle ve de gürültüsüz-patırtısız, 9. Cumhurbaşkanı oluverdi..

*

Onun 7 yılı da 2000 yılında tamam olunca.. Yeni cumhurbaşkanının kim olacağı üzerine,  görüş birliği sağlanamayınca..

Dönemin başbakanı Ecevit, Anayasa Mahk. Başkanı A. Necdet Sezer’i 10. cumhurbaşkanı olarak seçtirivermişti, dönemin parti liderlerini etrafında toplayarak.. Ama, aradan iki sene geçmeden, aynı Ecevit, MGK toplantısında, Sezer’le ağır bir kavgaya tutuştu ve Sezer Ecevit’in üzerine anayasa kitabçığını fırlatınca, Ecevit tarafından ‘terbiyesizlik’le suçlandı; Ecevit’in en yakın çalışma arkadaşlarından Başbakan Yard. Hüsamettin  Özkan Cumhurbaşkanı Sezer’e, ‘Nankör kedi.. Seni Ecevit’in cumhurbaşkanı yaptığını unutuyorsun..’ bile dedi.. Büyük bir ekonomik kriz böylece daha bir derinleşti.  

*

Sezer, Anayasa Mahk. Başkanlığı günlerinde irad ettiği bir kaç nutukla özgürlükçü bir görüntü vermişken, C. Başkanlığı’nda fren tutmaz bir atatürkçü-laik olup çıkmıştı. Hele de  2000’li yıllarda yaşanan derin bir sosyo-politik krizle ağır şekilde sarsılan ülkede, halk kitleleri, 3 Kasım 2002 tarihinde Tayyîb Erdoğan ve arkadaşlarını bir umut kaynağı olarak iktidara getirmişti.

A. Necdet Sezer, Erdoğan iktidarının başlamasıyla birlikte kendisini atatürkçülüğün, laikliğin en katı ve tâvizsiz savunucusu olarak gördü ve en akıl almaz engellemeleri sergilemeye başladı. Ama, Erdoğan, 5 sene kadar süren o dönemi, bir yönetim krizi çıkarmadan aşmayı bildi..

Ve amma, Sezer’in süresi bitmeden önce.. 2007 yılında, geleceğin cumhurbaşkanının kim olacağı üzerine tahmin ve tartışmalar yapılırken.. 

Sezer’in, katı kemalist- laiklerin ve TSK’nın o dönemde ele-avuca sığmaz acar komutanlarının desteğiyle dev mitingler, TSK destekli gösteriler tertiblendi. Sonunda, 27 Nisan 2007 gecesi, dönemin Genelkurmay Başkanı General Y. Büyükanıt tarafından -geçmişte hükûmetleri deviren muhtıraları andıran- bir ‘muhtıra’ daha yayınlanıyor ve ‘Cumhurbaşkanı olacak kişinin hanımının tesettürlü olamıyacağı’  kocaman generallerce ve diğer kemalist-laik çevrelerce yoğun şekilde ve tehdidlerle birlikte tartışılıyordu.

Ama, Başbakan Tayyîb Erdoğan bu entrika, tehdid ve muhtıralara teslim olmadı ve o askerî muhtıra’nın geçmişteki örneklerde olduğu gibi, hükûmeti devirmeye yetmiyeceği gösterildi ve seçimleri birkaç ay öne alarak, durumu millete seçim meydanlarında anlattı. Ve yapılan seçimleri, yine AK Parti kazanıyordu, ama, kendi adayını cumhurbaşkanı seçtirmek için yeterli sandalyeye sahib olsa bile, Meclis’in toplanması için gerekli olduğu ileri sürülen  367 sandalyeye sahib olmadığından ve muhalefet de Meclis’e katılmayı boykot ettiğinden, Abdullah Gül, ancak MHP’nin Meclis oturumlarına katılması ve dolaylı desteğiyle C. Başkanı seçilebiliyordu. Ki, MHP, Abdullah Gül’ün özellikle bazı kanunları imzalamaması için yaptığı çağrılardan istediği sonucu olmayınca, bizzat Bahçeli’nin ağzından, ‘Senin seçimini biz sağlamıştık..’ şeklinde bedel ödetmek isteyici beyanlar sâdır olmuştu.

*

Nihayet 10 Ağustos 2014 tarihinde, cumhûr, 91 yıl sonra ilk kez, kendi başkanını ve yüzde 52’lik bir ekseriyetle direkt olarak seçiyordu.

Yani, ilk kez gerçek mânâda bir ‘cumhurbaşkanı’ seçilmiş oluyordu.

Ama, 2010 yılında güçbelâ yapılabilmiş kısmî anayasa değişikliğiyle sağlanan bu yeni düzenlemenin bir takım topallıkları vardı.

Halk tarafından seçilmiş olan ‘Cumhurbaşkanı’nın yetkileri ne olacaktı?

Halk tarafından yetkilendirilmiş olan bir Cumhurbaşkanı ile, yine halk tarafından seçilmiş olan siyasî partilerin kadroları karşı karşıya gelirse, ne olacaktı?’

12 Eylûl 1980 Darbesi’ni yapanlarca zorla, tehdidlerle kabul ettirilmiş olan ve kemalist vesayeti halkımıza bir ‘deli gömleği’ gibi giydirmeye kalkışan mevcud anayasa bu konuda, yapılan bir takım değişikliklerle yamalı bohçaya dönmüş durumda..

İşte bu noktada, Tayyîb Erdoğan, Başkanlık sistemini öngörüyor.

Muhalefet partileri ise, sanki geçmişte hattâ fiilen sultanlık gibi ortaya çıkan ‘ebedî ve millî şeflik’ler ve hâlâ da kanunla korundukları için, sağlıklı şekilde tartışılamayan liderler olmamış  ve de millete kendilerini seçimsiz olarak cumhurbaşkanı olarak takdim etmemişler ve de nice askerî darbelerle iktidara gelmiş generallerin süngü ucu dayatmasıyla kabul ettirdikleri anayasalarla idare edilme durumu sözkonusu değilmiş de, yeni bir şey getiriliyormuş gibi bu başkanlık uygulamasından korkuyor, önlemeye çalışıyorlar.

*

TC. sistemi, hep, ‘Derin Devlet’ güçlerinin sultasıyla yönetiliyordu.

Halbuki, TC. sistemi, başından beri bir ‘fiilî başkanlık’ sistemini uyguluyordu. Hattâ bizzat M. Kemal, -şimdilerde çok kutsanmaya çalışılan ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibi konusunda-, ‘Ne demek kuvvetler ayrılığı.. Kuvvetler birliği olmalı ki, devlet güçlü olsun.. derdi..

Geçmiş 90 yıllık uygulama içinde de sadece, halktan yetki alan bazı iktidarlar o fiilî başkanlık sistemini biraz zayıflatmaya çalışmışlardı. Biraz Adnan Menderes, biraz Turgut Özal ve şimdi de Erdoğan..

Erbakan’ın bir şey yapabilmesi zâten mümkün değildi, o şartlarda..

Kemalist İttihadçı kadroların, Menderes’in başına neler getirdiği, 10 yıllık bir hizmetin bedeli olarak dârağacında nasıl sallandırıldığı görüldü..

Özal bir suikasdden ‘takdir-i ilahî’yle, kılpayı kurtulmuştu.

Şimdi hedefte, Erdoğan var.

O da, mevcud sistemin artık işlemediğinin net olarak ortaya çıktığını düşünüyor ve sadece kendisi için değil, gelecek nesiller için istediğini söylüyor.

*

Erdoğan, El’Aziz’deki son konuşmasında şöyle diyordu:

‘Şu Meclis'in haline bakın yahu... Meclis'te neler oluyor yakışıyor mu? Oluyor mu? Bu doğru bir gidiş değil. Ülkemizde 1960 anayasasıyla işte böyle bir sistem kuruldu. Bu sistem huzur getirmedi.. 15-16 ayda bir değişen hükümetleri getirdi. Böyle bir ülkede refah, istikrar olur mu? Ve ilk defa bu oyunu biz bozduk. Şimdiyse siz bize vekalet verdiniz. Biz de sizin bu vekaletinize lâyık olacağız. Bu sistem yamalı bohça. Bundan bir şey olmaz. Benim milletime yeni Anayasa sözüm var. (…) Şimdi diyorum ki 400 m.vekilini verin, yeni Türkiye'yi kuralım, yeni anayasayı yapalım, Başkanlık sistemini kuralım, çözüm sürecine koşalım. Bunu başarmamız lâzım. (…)

Bu kardeşinizi sizler bizzat seçtiniz. Bu ülkede bir 367 garabeti yaşamadık mı? Oynanan oyunu biliyorsunuz. Biz de karar aldık millete gideceğiz dedik. Siz de 10 Ağustos’ta gereken cevabı verdiniz. Davulu seçtiğiniz kişinin boynuna asıp tokmağı millete karşı sorumsuz güçlerin eline teslim ederseniz işte o sistem teklemeye başlar. Yürümez. Onun için yürümedi. (…)Demir tavında dövülür. Artık daha fazla vakit kaybetmenin anlamı yok. Türkiye için başkanlık sisteminin tam zamanıdır. Karşı çıkanlar da sadece hakaret, iftira. Neymiş diktatörlükmüş. Bunların hepsi boş laf. Selin ağzı tutulur, elin ağzı tutulmaz. (...) Değişim hayatın bir gerçeği. Dünya ile birlikte Türkiye de değişiyor. Bizlere düşen değişimle Türkiye’yi sürekli daha ileri götürmektir. Bu mevcut sistem bize artık dar geliyor. Daha hızlı iş yapmasını, karar almasını sağlayacak yeni bir yönetim sistemine ihtiyaç var. Bunun adı başkanlık sistemidir, liderlik sistemidir. Esasen kadîm geleneğimizdeki yönetim sistemi de budur.’

Herhalde, Erdoğan’ın en problemli görüşü, bu son cümlede.. ’Kadîm geleneğimizdeki yönetim sistemi..’

Sürç-ü lisan olarak söylenmiş olsa gerek..

Bin yılı aşkın zamandır, saltanat sistemiyle yönetildi müslüman halklar.. Belki rejimlerin ismi değişti, yaldızlandı; ama, ruhu ile, hep aynı sulta sistemleri.. Kılıcı kuvvetli olanların haklı sayıldığı, zorba kılıçların seyf / kılıç hakkı adına halkları kul edindikleri sistemler.. Ki, Allah’dan başkasına kul olmayı kabullenmemeyi insanlık şeref ve haysiyetinin gereği bilen müslümanların, başkalarına, kendilerinin sürü gibi güdülmeleri için vekalet ve yetki vermesi sözkonusu olamaz. Esasen, Erdoğan’ın gönül dünyasında da bu ölçüye riayet hassasiyetinin bulunduğu hüsn-i zannımızı da gizlemiyoruz.

Bu bakımdan Tayyîb Erdoğan’ın bir sürç-ü lisan olduğunu, olması gerektiğini düşündüğümüz bu sözünü tashih etmesi, düzeltmesi temenni olunur.

Şunu da beliritelim ki, Başkanlık sistemi de, halkın yetki vermesi halinde, niye olmasın.. Esasen, dünyadaki güçlü yönetimler daha çok da Yarı-Başkanlık veya Başkanlık sistemlerine sahib olan ülkelerde görülmekte.. Esasen, şu anda da Türkiye’de, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle, fiilen Yarı-Başkanlık sistemi uygulanıyor.

Başkanlık sistemi, bugünkü karmaşık yapıya göre, daha uygun olabilir. Düşünülsün ki, birkaç örnek zikredilmek gerekirse, AK Parti, 2007’deki seçimleri de kazandıktan hemen sonra, laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle, kapatılma dâvâsıyla karşılaştı ve AnayasaMahkemesi’ndeki oylamada tek oy farkıyla, kapatılmaktan kılpayı kurtulabildi. İstanbul’da milyarlar harcanarak yapılan Marmaray sistemi de, sırf, bir takım güç odaklarının mahkemeleri kullanmasıyla tam 4 sene engellendi, geciktirildi. Mahkemelerde hiç bir yönetim tecrübesi ve sorumluluğu olmayan savcı veya hâkimlerin yargı adına verdikleri ve gerçekte ise, bazı karanlık güç odaklarının dikte ettirdikleri kararlarla bir yargıçlar diktatörlüğü tesis edilmek istendi.

Bu gibi karanlık oyunların yolu artık kesilmelidir. Ama, Erdoğan gücünde birileri her zaman olmayabilir. O zaman ise, şahıslara nisbetle daha uzun ömürlü olan kanun düzenlemelerinin mahzurları daha bir ortaya çıkar. O halde kanun düzenlemeleri şahıslara bağlı olmayacak şekilde tanzime daha bir dikkat etmek gerekir. 

  • Yorumlar 8
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim