Çarpık ‘Emperyalizm’ Anlayışı ve Müslümanlar

01.07.2016 02:33
Çarpık ‘Emperyalizm’ Anlayışı ve Müslümanlar
İnsani olmayan bir şeyin İslami olamayacağı da açıktır. Diktatörlüklerin, tiranların baskısı ve zulmü altında ezilen Müslüman halklara muhayyel emperyalizm saldırılarını gerekçe göstererek işkencecilerine razı olmalarını istemek vicdani ve İslami değildir

Musa Üzer / Haksöz Dergisi - Sayı: 257/258 - Ağus/Eyl 12

Muasır dönem İslami hareketlerin en bariz vasıflarından biri sömürgeciliğe, yeni adıyla emperyalizme olan karşıtlıklarıdır. Bu hususiyet sadece İslami hareketlerin değil muhalif cephede yer alan diğer bir unsur olan sosyalist hareketlerin de olmazsa olmaz özelliğidir. Emperyalizm burada sadece bir siyasal tavır ve karşıtlıktan öte siyasal-sosyal ve yerel-küresel tüm olay ve gelişmeleri bir bağlama oturtma, dünyayı açıklama biçimi olarak belirir. Tüm muhalif hareketler siyasal-sosyal olguya yönelik pozisyon alırken emperyalizme ilişkin perspektif ve eylemlerini merkeze alarak değerlendirme yaparlar. Fakat emperyalizmin tarihsel ve toplumsal değişmeler üzerinde belirleyici bir etkisinin olduğu ortak biçimde kabul edilmesine rağmen neyin ya da kimin emperyalist olduğu meselesi ise ideolojik bakış açısına göre değişkenlik gösterir.

Modern siyasette muhalif kesimlerin en sık kullandığı kavramların başında emperyalizm geliyor dersek abartmış olmayız. Kullanım sıklığının en başta gelen nedeni emperyal nitelikteki devletlerin dünyayı talan politikalarının fasılasız bir şekilde sürmesinden ileri geliyor. Emperyalizm en açık haliyle; bir devletin ya da halkın çıkarı için, başka devlet, halk veya halkların toprağına, emeğine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına el koymasını sağlayan bir tahakküm biçimi olarak tanımlanıyor. Kavram bu açıdan iki ya da daha fazla unsur arasındaki hiyerarşik ilişkiyi ima ediyor. Haliyle bu ilişkide bir taraf ezen, sömüren, gelişmiş, güçlü; öteki taraf ise ezilen, sömürülen, gelişmemiş, zayıf konumda bulunur. Ama ideolojik perspektifle emperyalizm tanımlandığında emperyalizmin ne olduğu ve emperyalistlerin kim olduğu sorusu farklı anlam ve boyutlarda yeniden tanımlanıyor. Her tanım haliyle bazı şeyleri içine alırken bazı şeyleri de kapsam dışı bırakır. Hatta bu tartışma sosyalistlerin kendi iç durumları için de geçerlidir. Denilebilir ki değişen Marksizm-Leninizm-Stalinizm-Maoizm yorum tarzlarına bağlı olarak sol-sosyalist hareketin yüzyıllık tarihi, emperyalizm konusunda iktidar-devrim stratejisi, devlet, ‘sınıf’ ittifakları gibi metodolojide ağırlık merkezini oluşturan başlıklara ilişkin kavgalarla geçmiştir.

Kavram İngilizce literatürde 1870'lerde İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli'nin saldırgan ve sömürgeci politikalarını destekleyen Richard Chamberlain tarafından kullanılıyor. Bu dönemde emperyalizme olumlu anlamlar yüklenerek idealist ve yardımsever bir politika olduğu yönünde görüşler ortaya atılıyor. Emperyalizm kavramına teorik çerçeve kazandırarak şöhret kazandıran kişi ise sosyal-liberal görüşe sahip John A. Hobson. 1902’de emperyalizm üzerine İngilizce yazdığı kitapta J. A. Hobson yapılacak sosyal reformlar sayesinde emperyalizmin olumsuz etkilerinin düzeltilerek iyileştirilebileceğini, bunun için devletin vergi politikaları yöntemiyle müdahalesi sonucunda zenginliğin artacağını, tüketimin daha yaygınlaşacağını ve barışçı bir dünya düzeninin kurulacağını iddia ediyor. Buna devletin faizcilere ve rantiyecilere müdahale etmemesi halinde sağlıksız bir toplumsal yapı ve emperyalizmin oluşacağı iddiasını da ekliyordu. Emperyalist politikanın toplumsal açıdan kesinlikle kazançlı olmadığı görüşünde olan Hobson, tersine ekonomik açıdan çok zararlı bir iş/siyasal tercih olduğunu iddia ediyordu. Sosyal-liberal bakışa uygun bir şekilde saldırgan emperyalizmin dünyaya yayılmasının alternatifinin kapitalizmin siyasetle evcilleştirilmesi ve etkin sosyal refah sistemlerinin geliştirilmesinden geçtiğine inanıyordu.

Zorunlu Olarak Devrimi Doğuracak Emperyalizm Teorisi

Siyasi terminolojide ilk defa Hobson tarafından kullanılmış olmasına rağmen kavramı Lenin şöhrete kavuşturuyor. Kendisinden önceki liderlerden Marx ve Engels’in bu bağlamda durumları çok da parlak değildir. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels gelişmiş ülkelerin geri kalmış ülkeler üzerindeki faaliyetlerini emperyalizm olarak tanımlamadıkları gibi tersine bu durumu bir medeniyet transferi şeklinde açıklıyorlar. “Burjuvazi, kırı, kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı. Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.” diyorlar.

Marx, “Hindistan’da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları” adlı kitabında “İngiltere’nin Hindistan’da yerine getirmesi gereken ikili bir görevi vardır: Biri yıkıcı, öteki yenileyici - eski Asyatik toplumun ortadan kaldırılması ve Asya’da Batı toplumunun maddi temellerinin atılması. Peş peşe Hindistan'ı istila etmiş olan Araplar, Türkler, Tatarlar, Moğollar, tarihin ölümsüz yasası uyarınca uyruklarının üstün uygarlığı tarafından kendileri, fethedilen barbar fetihçiler olarak, kısa zamanda, Hintlileşmişlerdir. İngilizler üstün olan ilk fetihçilerdi ve dolayısıyla Hint uygarlığı için erişilmezdi. İngilizler, yerli toplulukları parçalayarak, yerli sanayinin kökünü kazıyarak ve yerli toplumda büyük ve yüce olan ne varsa yerle bir ederek bu uygarlığı yıktılar. Bunların Hindistan’daki egemenliklerinin tarih sayfaları, bu yıkımın ötesinde pek başka bir şey kaydetmiyor. Yenileme işi bu yıkıntı yığını arasından zar zor seçilebiliyor. Ama gene de başlamıştır.” ifadelerinde olduğu gibi Hindistan’da İngiliz işgalini destekleyen görüşler ortaya koyar. İşgali desteklerken gerekçe olarak, Hindistan toplumunun Asya tipi üretim tarzına sahip geri bir toplum olduğunu, İngilizlerin bu geri yapıyı dağıtacağını, onun yerine daha ileri bir üretim tarzını, kapitalist üretim tarzını geliştireceğini belirtir. Dolayısıyla İngiliz emperyalizminin, Hindistan'da kapitalizmin gelişmesini sağlayan ileri bir işlev gördüğüne inanır.

Aynı yaklaşımı Engels’in Cezayir’in Fransızlar tarafından işgalini destekleme gerekçesinde görürüz. Engels hızını alamayarak; “Nihayet Arap lider (Emir Abdulkadir) yakalandı. Bedevilerin direnişi umutsuz bir vakıaydı. Cezayir’in ele geçirilmesi, uygarlığın ilerlemesi adına önemli ve talihli bir vakıadır. Eğer çöl bedevilerinin hürriyeti gasp edildi diye üzüleceksek, şunu unutmamamız gerekir ki bu bedeviler, çapulculardan başka bir topluluk değildir.” diyebiliyordu.

Tekrar Lenin’e dönecek olursak; II. Enternasyonal’in önde gelen liderlerinden Kautsky’in “ultra-emperyalizm” çözümlemesinde kapitalizmin girdiği yeni aşamanın savaşlara bir son verebileceği ve bir barışçı kapitalizm çağını açabileceği, emperyalizmin, kapitalist gelişmenin zorunlu bir sonucu olmadığı yolundaki kuramsal düşüncesinin tam zıddında ve ağır bir eleştirisi yönünde teorisini ortaya koyuyor. Lenin meşhur “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm” broşürünü 1916’da Zürih’te yazıyor. J. A. Hobson’un emperyalizm üzerine yazılmış kitabından “bütün dikkatini göstererek büyük oranda istifade ettiğini” belirtiyor. 1917’de devrimden sonra broşürü yeniden gözden geçiriyor. Temel amacının “I. Emperyalist Dünya Savaşından önce, uluslararası ilişkiler içinde dünya kapitalist ekonomisinin tüm tablosunu çizmek” olduğunu belirtiyor.

“İşçi sınıfı”nı kapitalist iktidardan kurtarmak için, bütünüyle emperyalistler arası çelişkiler ve emperyalist ülkelerdeki devrim zorunluluğu üzerinde duran Lenin, emperyalizmi; tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı, sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlandığı ve yeryüzündeki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir aşamaya ulaşmış kapitalizm olarak tanımlıyor. Bir strateji ustası olan Lenin, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi tezini işliyor ve emperyalist ülkelerdeki devrim zorunluluğu üzerinde duruyor. Fakat gelişmiş emperyalist ülkelerde beklediği devrim gerçekleşmeyince, bu kez sömürge ya da yarı-sömürge ülke halklarının milli devrimlerini, emperyalizmi gerileten, reel sosyalizmi koruyan ve çevreleyen bir olgu olarak ele almaya başlıyor.

Emperyalizmi politik açıdan tahlil eden Lenin, kuramını dünya kapitalist sisteminin siyasal bölünmüşlüğü üzerine inşa ediyor. Emperyalizmin dünyanın egemen gelişmiş endüstriyel ülkeler ve dünya sistemine zorla sokulan sömürge toplumlar olarak bölünmesine yol açtığını bu durumun da I. Dünya Savaşında bu ülkeler arasında paylaşım savaşını getirdiğini belirtiyor. Rekabetin yerini tekelciliğin aldığını belirten Lenin, sınıf çelişkilerinin en yüksek aşamasına ulaştığını, tüm dünyanın ekonomik alanı en güçlü kapitalist devletlerin asalak sömürüsüne terk edildiğini, emperyalist aşamadaki kapitalizmin asalak, baskıcı, militarist ve çürümüş olduğunu bu durumun da dünya kapitalist sisteminde istikrarsızlık ve sosyalizme geçiş için uygun bir maddi zemin meydana getirdiğini savunuyor. Tipik bir ilerlemeci şablonla tarihsel şemanın finans kapitalizm → emperyalizm → savaş → -sosyalizm sıralaması şeklinde olacağını öngörüyor.

Çökmeyen Kapitalizm, İflas Eden Teori

“Dönek” diye nitelediği Kautsky örneğinde olduğu gibi Batı Avrupa Marksistlerinin I. Dünya Savaşında kendi ülkelerinin politikalarını desteklemeleri, Marx’ın öngördüğü devrimin Avrupa’da bir türlü ortaya çıkmaması, proletaryanın (Avrupalı işçi kesimi) sınıfına yani kendisine ihanet etmesi, Enternasyonal’den umudunu kesmesi gibi saikler Lenin’in yüzünü ‘Doğu’ya çevirerek kapitalizmin emperyalist gelişimi ve bunun sosyalist devrimle ilişkisi üzerinde yoğunlaşmasına ve “en zayıf halka” arayışına yol açıyor.

Emperyalizmi asalak ve can çekişen kapitalizm olarak tanımlayan Lenin, bunun kapitalizmin yıkılmadan önceki son aşaması olduğunu iddia ediyor. Diyalektik olarak çözülme ve çöküşün bütün belirtilerini kendi içinde taşıdığına inanılan bu emperyalizm teorisinden dolayı, sol/sosyalistlerin 100 yıllık tarihi kapitalizmin krize girdiği, can çekiştiği ve “Bu kış komünizm gelecek!” beklentileriyle geçmiştir. Ama her nedense bir türlü emperyalizmin ya da kapitalizmin çanına ot tıkayan kriz gerçekleşmedi. Üstelik 1945’te biten savaştan beri 67 yıldır, emperyalist devletlerarasındaki rekabetin hangi nedenden olursa olsun fark etmez, emperyalistler arası savaşa dönüşmediği gerçeğini de bir kenara not etmek gerekiyor.

Tarihsel Süreçte Müslümanların Yaklaşımları

Müslümanlar ise geçmişte egemen ülkelerin saldırılarını, işgallerini, politikalarını ifade etmek için “sömürgeci” terimini kullanıyorlardı. Fakat süreç içerisinde emperyalist ifadesi daha çok öne geçti ve yaygın bir kullanım alanına kavuştu. 1945 sonrasında dünya siyasetinde ABD’nin İngiltere’nin bıraktığı boşluğu doldurarak Batı Bloğunda liderliğe geçmesi sonrasında muhalif hareketler tarafından ABD hedefe oturtuldu. Müslümanlar açısından hedeflerinde ABD olmakla birlikte Doğu Bloğunun lideri Sovyet Rusya da hep düşman pozisyonunu korudu. Hatta Maoculuğun prim yaptığı yıllarda Çin de Müslümanların sloganlarının arasında yer alıyordu. “Kahrolsun Amerika, Kahrolsun Rusya, Kahrolsun Kızıl Çin!”, “Ne Kapitalist Amerika, Ne Komünist Rusya!”, “Ne Doğu, Ne Batı!” sloganları; marşlarında “Emperyalizmin sağ-soluna karşı duralım” mısraları Müslümanların yaklaşımını ifade eden örnekler olarak verilebilir.  

Müslümanların emperyalizm kavramına yükledikleri anlam ile sosyalistlerin, Leninistlerin, Maoistlerin, Troçkistlerin, anarşistlerin ve Batı dışı toplumların milliyetçi örgütlerinin yüklediği anlam arasında ciddi mahiyet farkının olduğunu belirtmemiz gerek. Bunlardan farklı olarak Müslümanlar sınıf temelli ya da salt kapitalizm merkezli bakmayıp bir ülkenin, Müslümanların ya da başka halkların toprakları üzerindeki tasallutunu da esas aldılar. Bu bağlamda sadece Amerika’yı değil Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği’ni de emperyalist olarak nitelendiriyorlardı. Çin devrimi sonrası ve Maocu düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte bazı solcular/revizyonistler Sovyetler Birliği’nin bazı uygulamalarını emperyalizm çerçevesinde değerlendirebildiler. Fakat reel sosyalizmin iflası, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Doğu Bloğunun çökmesi/çözülmesi sonrasında ABD öncülüğündeki NATO’nun pekişen gücünün bir sonucu olarak emperyalizm algısında yine sadece Amerika’nın bulunduğu bir perspektif öne çıktı. 1991’deki Körfez savaşı bu süreci hızlandırmasına rağmen özellikle de 2001’deki Afganistan ve 2003’teki Irak’ın işgalinin bu duruma ciddi anlamda ivme kazandırdığını kaydetmek gerek.

Pratiğe bakıldığında emperyalizme tavır alma anlamında Müslümanların daha tutarlı olduğunu söylemek mümkün. İşgal, baskı, sömürü politikalarına karşı on yıllardır Müslümanlar dünyanın değişik coğrafyalarında ciddi bedeller ödeyerek mücadele ediyorlar. Afganistan’ın ABD tarafından işgali, Çeçenistan topraklarının Rusya tarafından işgali, Doğu Türkistan’ın Çin tarafından işgali karşısında asla pes edilmeden bütün zorluklara rağmen direnilmeye çalışılıyor. Bu anlamda coğrafyamızda iyi işgalci-kötü işgalci anlayışı Müslümanlar arasında çok da fazla yer bulmadı. Dün Afganistan Sovyetler tarafından işgal edildiğinde de Müslümanların karşı çıkıp savaşması ve bugün de ABD tarafından işgal edildiğinde yine Müslümanların karşı çıkıp savaşması bu durumun somut bir örneğidir.

Hakeza emperyalizmle ilintili olarak bir tanımlama biçiminde günümüzde sıkça kullanılan kültür emperyalizmi olgusu da herkesten çok Müslümanları ilgilendiriyor. Kültür emperyalizmi; bir ülke ya da topluma ait kültürün başka bir toplum üzerinde dayatma ya da gönüllülük esası üzerinde yayılması demek. Burada kültürün içinden geldiği evrenin kodlarından oluşması kadar diğer bir önemli boyut ise tabiatı gereği kendi döl yatağıyla uyumundan dolayı onun çıkarlarını gözeten içyapısıdır. Kültür emperyalizmi diğer emperyalizm biçimleri gibi bencil ya da tekelci değil, tam tersine yayılarak çoğalıyor. Meselenin hassas noktalarından birini de bu oluşturuyor. Sermayede bir yerde toplanarak çoğalma, birikme esas iken kültürde ise paylaşıldıkça çoğalma gerçekleşiyor. Bu zaten kültürün tabiatında olan bir durumdur. Ama siyasal-sosyal, askerî, ekonomik açıdan son yüzyıldaki emperyal politikalar göz önüne alındığında bu, masum bir yayılmadan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bunu kültür üreten İslamdışı bütün unsurlar için söylemek durumundayız. Amerika’dan Sovyet-Rusya’ya, Avrupa’dan Çin’e kadar bu anlamda kültür emperyalizmi alanında söz sahibi olan hepsi için geçerlidir.

Kültür emperyalizmi aynı zamanda yaşam tarzı liderliğidir. Tanım, kavram, bilgi, mimari, gündelik hayat, kılık-kıyafet, sanat, edebiyat,  insan eğitiminde kişisel gelişim rehberliği, dindarlık tezahürleri, medya, kitle iletişim araçları, ahlak, özgürlük, aile, birey, cemaat, sorumluluk gibi birçok konuda yaşanan olumsuzlukların kültür emperyalizmi olgusuyla doğrudan ilişkili olduğu açıktır. Hayatın bütün ünitelerini kapsayan kültürel iktidar alanında kimin, neyi, nasıl empoze ettiği ve aldığı konusu her zaman için önem derecesi yüksek bir konu. Bu anlamda emperyal güçlerin bu alanı hiç de boş bırakmadıklarını yüzyıllık tecrübe bize açık bir şekilde göstermektedir.   

Modern dönemlerde kültürün yayılması ve çoğalması daha çok zorla empoze edilmesi yoluyla olurken post-modern denilen günümüz dünyasında gönüllülük daha çok öne çıkmaktadır. İnsanlar kendilerinde uyandırılmış ve harekete geçirilmiş bu dürtüler sayesinde “özgürce” karar verdiklerini zannederek mutlu ve müreffeh bir şekilde yaşıyor. Özgürlüğünün engellendiğini hissettiği anda bireylerde yaygın bir şekilde görülen depresyon halleri ortaya çıkıyor. Mutluluk ve huzur bir Müslüman açısından iman etmenin sonucunda ortaya mutmainlik ya da sekine haliyle değil, dünyevi olana sahiplik değerleriyle ölçülebiliyor.

Kültür emperyalizmine karşıtlık bağlamında bir diğer muhalif unsur olan sol-sosyalist perspektifin farklı bir hayat anlayışı ortaya koyacak zenginlikten yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, muhalif yapısına rağmen sol-sosyalizm de en temelde Batı kültürüne ait, Aydınlanmanın evreninde ortaya çıkmış, bütün eleştirilerine rağmen onun dünyasından konuşan bir mahiyete sahip. Doğası gereği bildiği dünya ile emperyal dünyanın kültürü arasında son tahlilde çatışmadan çok uyum vardır. Nitekim bugün Batı’da hâkim kültürün üretici ve yönlendirici pozisyonunda yer alanların sol-sosyalist kimliğe mensup olmaları tesadüf değildir. Türkiye’de de Batıcı kültürün militan savunucuları arasında sol-sosyalist çevrelerin yer alması bu çerçevede değerlendirildiğinde; içki kavgaları, kürtaj, sınırsız cinsel özgürlük mücadeleleri, imam-hatip düşmanlıkları, Kur’an ve Siyer dersi karşıtı çabaları bu anlamda bir bağlam kazanmakta.

Kültür emperyalizmine karşı koyabilecek yegâne dinamik güç ise İslam’dır. İslam’ın hayatın bütün ünitelerine müdahale eden yapısı, boşluk bırakmayan egemenlik tasavvuru, canlı ve dinamik yapısı neticede İslam dışı farklı kültüre karşı müntesibini teyakkuz halinde tutar. Bir müminin tek başına kaldığında dahi bir ümmet olduğu inancı kişiye farklı kültür tasallutuna karşı direnme gücü sağlar. Mesele Müslümanların sahih referanslarıyla kuracakları doğru ilişkiyle alakalı. Kur’an ve sahih sünnetle irtibatını doğru kurmuş, emri bil maruf nehyi anil münker ilkesi doğrultusunda cemaat ilişkisinden taviz vermeyen, imtihan bilinciyle mücadelenin her safhasında yer almayı ibadet bilen Müslüman şahsiyetlerin birlikteliği aynı zamanda bütün bir insanlık adına adil, fıtri, insani ve İslami bir hayat biçimi ve kültürü ortaya koymanın da imkânını sağlar. 

Popüler Anti-Emperyalist Söylemin Zaafları

Enteresan bir olgu ise 2000 sonrasında Türkiye’de anti-Amerikancılık ve anti-emperyalizmin, daha önce hiç görülmemiş ölçüde toplumsal bir taban bulması idi. Ulusalcı, milliyetçi, solcu, İslamcı bütün siyasal grupların anti-Amerikancılık ve anti-emperyalizm safında buluşmaları şaşırtıcı olduğu kadar yanıltıcı bir mahiyet de içerdi. Çünkü nasıl bir emperyalizm karşıtlığı ve emperyalizme niçin karşı çıkılacağı sorularının cevabı bütün siyasal gruplar tarafından eşit şartlarda verilmeyip, daha çok statükonun sağladığı imkânlar sayesinde kamuoyu belirleme gücüne sahip ulusalcı ve sol çevrelerin ortaya attıkları görüşler etrafında şekillendirilmeye çalışıldı. Bu riskli durum da iç ve dış olayların yorumlanmasında ve bunlarla ilgili tavır belirlenmesinde zayıf örgütlü bazı İslami çevreler ile mücadeleden kopuk yazar-çizer tabakasında sorunlu bakış açılarına yol açtı. Teorik beslenmesi ulusalcı ve sol çevrelerden olan zihinlerin arı-duru bir ideolojik netliğe sahip olamayacağı aşikârdır. Liberal etkilenme için de aynı durum geçerlidir. Liberal yazarlar da işgal politikalarını meşrulaştırma ya da emperyalizme muhalefeti anlamsızlaştırma çabası içerisinde oldular.

Söz konusu anti-emperyalist tablonun oluşumunda Müslümanların ve sol/sosyalistlerin çabaları dışında ulusalcı/Kemalistlerin propaganda ve aktif tutumları da önemli rol oynadı. Askerî vesayete dayalı laik-Kemalist sistemin emperyalistler tarafından dinciler ya da ılımlı İslamcılar eliyle tasfiye edildiğini ısrarla her platformda dile getirerek bir taşla birkaç kuş vurmuş oldular. Hem kendilerini dünya siyaset sahnesinde anti-Amerikancı ve anti-emperyalist konuma yerleştirerek itibarlı bir yer elde ettiler hem de içeriği muğlâk ve değişken “dinci, ılımlı İslam” kara propagandalarıyla bütün Müslümanları işbirlikçi pozisyonunda göstermeyi becerdiler. Ayrıca değiştirilmesi planlanan laik-Kemalist sistemi pir-ü pak göstermeyi becerip, allayıp pullayarak kitlelerin beğenisine sundular. Öte yandan da “dincilerin” kafasına balyoz indirmek için emperyalist ABD’nin desteğini alarak darbe yapma çabası içerisinde oldular. Üstelik bugüne kadar yapılmış darbelerin hepsinin dış güçler, örneğin ABD tarafından yaptırıldığı yalanı da bu dönemde iyice pekiştirildi. Oysa bütün darbeler içerideki merkezde zinde güçlerin olduğu Kemalist statükoyu koruma ve kollama görevini ifade ederken yaptıkları operasyonlar idi. Dış güçlerin rolü, uluslararası destek, oluşturacakları yeni sistemin tanınması gibi alanlarda geçerli oldu. Esas rol, muharrik-i evvel,  planlayan, düzenleyen, icra eden Kemalist sistemin zinde güçleri oldu her zaman. Nitekim “dış güçler”in darbelerden genellikle son dakikada haberdar olduğu, yıllar sonra yapılan açıklamalarla açığa çıkmış durumda.

Farklı ideolojilerden beslenilmiş araz durumun geniş Müslüman kesimler üzerinde pek de geçerli olmaması yine de önemli bir olumluluk. Örneğin Suriye İntifadası başladığından bu güne CHP, MHP, SP, HAS Parti, ulusalcılar, sol-sosyalistler, İrancı kesim ve Baas lobisinin bütün çabaları Esed’i sevimli göstermeye yetmedi. Yoğun ve sistematik propaganda faaliyetlerine rağmen saf ve fıtratını kaybetmemiş Türkiye’deki Müslüman halklar Esed’e ve Baas’a lanet okumaktan imtina etmediği gibi direnişçilerden yana safını da belirlemiş durumda.

Kapalı Sistem Teorilerinin Hafifliği

Lenin’den sonra da emperyalizm teorisi üzerine sol-sosyalist düşünce içerisinde çeşitli yaklaşımlar ortaya atıldı. Buharin, Luxemburg, Magadoff, Frank, Arrighi, Amin, Hardt, Wallerstein, Wood, Foster, Harvey gibi yazarların eserleri bu konuda farklı tartışmalara yol açtı. Kapitalizmin içyapısında meydana gelen önemli değişmeler daha kapsamlı bir açıklamayı gerektirmesine rağmen ortaya konulan yaklaşımların hepsi de Lenin-Kautsky sarkacı arasında sıkışıp kaldılar diyebiliriz. Örneğin bugün Türkiye’de ortalama sosyalist perspektif kapalı dünya sistemi teorisi yaklaşımına inanıyor. Immanuel Wallerstein’in temsilciliğini yaptığı dünya sistemi teorisine göre bütün siyasal-sosyal olaylar bir dünya sistemi içerisinde değerlendirilmelidir. Küresel siyasetin küresel kapitalizm mantığının hâkim olduğu bir dünya sistemi içerisinde şekillendiğini ileri sürerek dünya sisteminin, zengin ve güçlü olanları fakir ve zayıf olanlar aleyhine daha da zenginleştirdiğini iddia ederler. Afganistan’ın işgalinden Irak’ın işgaline, AK Parti’den İhvan-ı Müslimin’e, Hamas’ın seçimleri kazanmasından Ortadoğu İntifadasına kadar Müslümanların özne oldukları bütün olaylar da bu kapsamda değerlendirilir.

Mısır’da Askerî Konsey’in bütün engellemelerine rağmen İhvan-ı Müslimin seçimleri mi kazandı; hemen İslam coğrafyasında emperyal politikalara ve Siyonist işgale en kapsamlı direnişi göstermiş olan İhvan’ın zaten emperyalizmin işbirlikçisi olduğu ilan edilir. Emperyalist işgale bütün imkânsızlıklarına rağmen direnen Taliban’ın emperyalistler tarafından ortaya çıkarıldığı yalanları ortaya atılır. Usame bin Ladin ve Kaide için de aynı şey geçerlidir. Onları zaten emperyalizm besledi, büyüttü, ortaya attı! Hamas mı? O da el-Fetih gibi ilerici güçlerin önünün kesilmesi için emperyalistler ve Siyonistler tarafından ortaya çıkarılmıştı! Bu şartlarda gariban Suriyeli Müslümanların hiç şansı kalmıyordu! Onlar tümden emperyalizmin kontrolünde ortaya çıkmış, adeta profesyonelce her gün ölmenin eğitimini almış piyonlar olarak algılanmaktalar! Eğer sosyalistler ya da “devrimci” güçler olayın öznesi değilse bütün siyasal-sosyal olayların kurgulayıcısı, senaristi, kârlı çıkanı hemen her zaman için kesinlikle emperyalizm oluyor.

Sonuçta sol/sosyalist yaklaşımlar ironik bir şekilde emperyalizmi kadir-i mutlak gösteren teorik içeriğe sahip olmuş oluyor. Ortadoğu’yu esas aldığımızda nicel ve niteliksel açıdan zayıf olan sosyalizmin siyaset sahnesinde yokluğu; haliyle bütün gelişmelerde onu dışarıda bırakıyor. Bu durum da vakayı tahlilden uzak kapalı teorisinin yardımıyla bütün meseleleri komplo ile açıklama, gelişmelerin muhalif kanadında yer alan İslami unsurları ise gerçekte işbirlikçi damgasıyla mahkûm etme tavrını göstermelerine yol açıyor. Söz konusu hastalığın İslami camiada zaman zaman izdüşümünü görmek ise Müslümanlar adına utanç verici bir durumdur. Kendisinin, kardeşinin birinci derecede özne olduğu vakanın hikâyesini dahi başkasının kaleminden yazan bu sorunlu yaklaşımın ağır veballer taşıdığı açıktır. Üstelik yer yer haklı olarak mizah konusu olabilecek kadar hafiflik içeren her taşın altında emperyalizmi, ABD’yi arama saçmalığı ise daha büyük bir tehlike arz ediyor. İtikadi açıdan sorunlu kadir-i mutlak emperyalist ABD anlayışı yerin ve göğün hâkimi, âlemlerin rabbi Allah inancına sahip Müslümanın zihninde nasıl yer edinebiliyor anlamak mümkün değil. Burada kast edilen hiçbir gelişmede devletlerin, özellikle de büyük devletlerin rolünün olmadığı iddiası değildir. Eleştirdiğimiz yaklaşım, neredeyse bütün gelişmelerin, kımıldayan yaprağın arkasında büyük devletleri arama yanlışlığıdır. İradeyi yok sayan bu anlayış, her ne yapılırsa yapılsın emperyalizmin kazançlı çıktığı ve hiçbir zaman yenilmeyeceği inancını besler.

Ortadoğu İntifadası ve Emperyalizme Çarpık Bakış

Emperyalizm kavramının ortaya çıktığı günden bugüne devrim için iktidar stratejisi, ittifak ilişkileri, devlet gibi konularda ortaya çıkan yaklaşım farklılıkları tartışmalara yol açtı. Hatta sosyalizmin yüzyıllık tarihi bu tartışmalar temelinde farklılaşmanın meydana geldiği örgütsel çoğulculukla geçti denilebilir. Emperyalizmi tanımlama ve yerel-küresel gelişmeler içerisindeki konumunu belirleme basit bir tanımlama ya da zihinsel bir egzersiz değildir. Bunun böyle olmadığını gösteren sayısız gelişme yaşandı. Ama herhalde hiçbirisi son Ortadoğu İntifadası sürecindeki kadar çarpık olmamıştır.

Tunus ve Libya’yı yeni pazar ve enerji hatları, Mısır’ı kapitalist pazar, Suriye’yi kapitalist pazar ve Akdeniz’in ele geçirilmesi ve bütün bu ülkelerde kapitalist pazar ve neoliberal politikaların uygulanması gibi argümanlar üzerinden açıklamaya kalkarak Ortadoğu İntifadasını mahkûm eden, Müslüman halkların onurlu direnişini itibarsızlaştıran, değersizleştiren sosyalist-bilimsel siyasetten mülhem pek çok “analize” şahit oluyoruz: Ilımlı İslam saçmalığı, bitpazarına düşmüş BOP teorilerinden medet umma, neoliberal dalga ve her şeye kadir, gaybı bilen ve belirleyen Amerikan think-tank kuruluşları ve 7 gün 24 saat açık komplo pazarı teorileri... İslami camiada derin analiz ve konuşmalarınızda bunlardan bir ya da birkaçını kullandığınızda meselelere serin ve soğukkanlı bakabilen bir entelektüel, bir usta kalem oluyorsunuz. ‘Büyük resmi’ görüp hepsini birden kullandığınızda ise zaten üstad-ı azam olursunuz ki artık kim tutar sizi!

Vakanın bizatihi içerisindeki İslami hareketlerle diyalog, görüşme, bilgi alışverişi değersiz, halkın canını ortaya koyarak gösterdiği direniş ehemmiyetsiz olur; lakin sıradan bir İngilizce gazete ve dergideki makaleyi mutlak doğruymuşçasına öne çıkarma ise olgu tahlili oluveriyor. Olay ve olgu arasındaki ilişkiyi doğru kuramayan bu zihin yapısı basit bir parçaya hemencecik olgu damgasını vururken binlerce olaya ise değersiz hükmünü yapıştırıverir. Onun için herhangi bir İngilizce dergideki makaledeki yazılanlar olgu olurken, Suriye’de binlerce kişinin katledilmesi ise aldanılmaması ve abartılmaması gereken basit vukuat oluyor.

Müslümanların neden yıllardır siyasal-sosyal olayları, olguları tahlil edemediğinin en önemli nedenlerinden birisi galiba önde gibi görünen şahsiyetlerimizin ortaya koyduğu bu yüksek performanstan kaynaklanıyor. Yüksek kalitede analizlere küçük bir katkı da biz sağlayalım: Uzay teknolojisi için çok önemli olan ‘bor’ madenlerinin dünya rezervlerinin yarısından fazlası Türkiye’de bulunmakta. Herhalde ‘bor’u ele geçirmek için emperyalist güçler AKP’yi iktidara getirdiler! Görüldüğü üzere emperyalizm hiçbir ülkeyi boş bırakmıyor.

Yaşananları izah etmekten uzak bu olgusal çarpıtmalara bir sosyalistin inanmasına fazla bir şey diyemeyiz. Örneğin emperyalizm ve küreselleşme üzerine çalışmalarıyla tanınan James Petras, Ortadoğu İntifadası sonrası yazdığı kitapla ilgili kendisiyle yapılan röportajda Fransa’da küçük bazı Marksist, Troçkist, anti-kapitalist grupların Libya’daki direnişçileri desteklediğini ve bugün de birçok grubun “Suriyeli devrimciler”den bahsettiğini belirtiyor ve bu durumdan emperyalizmin muazzam bir ideolojik zaferi olarak dert yanıyor. Petras, Ortadoğu’da bugün olanlar için herhangi bir halkçı hareketlenmeden değil, bir emperyalist saldırıdan söz edilmesi gerektiğini buyuruyor. Sosyalisttir, der geçeriz; ama bir Müslüman ölçüp biçmeden, vakayı tahlil etmeden, tutarlılık ve çelişki ilkelerini işletmeden, olgulara dayanmadan anti-emperyalizm maskesini takarak bu iddiaları kullanırsa burada ciddi bir sorun var demektir. Bu saçma iddialara inanan bir şekilde eli kalem tutmuş o kadar çok kişi var ki!

Müslümanların Emperyalizme Bakışının Tutarlı Olma Zorunluluğu

Anti-emperyalizm bir kere söylenildiğinde bütün kapıları açan, en çetrefil sorunları çözümleyen sihirli bir sözcük değildir. Muhalif kimlik sahibi olmak bir kişiye veya harekete bilgiye, tutarlılığa, ahlaka sadık kalmadan söz söyleme ve davranma özgürlüğü vermez. Tersine İslamilik sıfatını hak etmiş bir muhalefet, düşmanı dahi olsa ilkelerinden taviz vermeden, adalet ölçüsü ve duygusunu ötelemeden, olgusal gerçekler kendi aleyhine dahi olsa sadık kalarak, iyi bir şeyi düşmanı dahi yapsa iyidir diyebilecek bir karaktere sahip kişiliğe sahip insanlarla mümkündür.

Müslümanlar açısından da bugünkü dünyada siyasal-sosyal sistemin işleyişinde emperyalizmin ağırlığı tartışılmaz. Bu anlamda emperyalizme karşı Müslümanların verdiği mücadele büyük bir olumluluktur. Ama temel sorun burada ve bu dönemde, bir ideoloji ve dünya görüşüne sahip Marksist ve Leninist bakış açısıyla olaylara bakma yanlışlığıdır. Emperyalizmin ne olduğu, işleyişi, tezahürü, emperyalistlerin kim(ler) olduğu ve hangi kudrete sahip olduğu soruları olgusal gerçekliği açıklama yanında aynı zamanda ideolojik bir bakış açısını yansıtır. Örneğin sosyalistler ve ulusalcılar, yeni pazar alanları oluşturmak ya da petrol ve yer altı madenlerine sahip olmak için Afganistan ve Irak’ın emperyalistler tarafından işgal edildiğini iddia ederler. Mesela Türkiye’de sol çevrelerin çok abarttığı David Harvey’in “Yeni Emperyalizm” kitabında petrolün önümüzdeki 50 yılda Amerikan egemenliği için taşıdığı önem ve emperyalist kuramda ABD’nin petrol hâkimiyetinin ne anlama geldiği izah edilir. Sol perspektifin hâkim olduğu bu çalışmalarda olguyu açıklama adına küçük ya da tali örnekleri öne çıkararak sistemin tümüne teşmil etme tarzı çok yaygındır. Hiçbir açıklamanın merkezinde İslam ya da Müslümanların emperyalist statüko açısından ihtiva ettiği tehditler yer almaz. Ya petrol için ya silah şirketleri ya da madenler veyahut da enerji yolları gibi tamamen maddi-seküler yani “İslam dışı” unsurlar temel ve izah edici/tek açıklayıcı sebeplerdir.

İşgal politikalarını yürütenlerin “Bu hayat tarzımıza yapılmış bir saldırıdır!” ve buna yeni bir haçlı savaşıyla cevap verileceği tehdidiyle meseleyi ele aldıkları 11 Eylül sonrası süreci işletmelerinin hiçbir önemi yoktur onlar için. Hatta öyle ki, kapitalizmin temel esprisi olan “kâr mantığı” açısından Irak ve Afganistan savaşlarının bilançosunda zarar sonucunun çıkmasının da hiçbir önemi yoktur. Dogmatik teoriler ve ezberlerin temel olduğu sosyalist ve ulusalcı mantık açısından bu durum normal karşılanabilir. Aleyhte olguların varlığını görmezden gelmenin yol açtığı ahlaki zafiyeti herhalde devrimci perspektifin pakladığı düşünülmekte! Ama sorun Müslümanların da aynı çarpıtılmış argümanlara, doğru kabul ederek bir izah ve açıklama biçimi olarak başvurabilmesidir. İşgalci açıkça Müslümanlardan dolayı Afganistan’ın cezalandırıldığını söyler. Zihinsel açıdan dumura uğramış birçok Müslüman yazar ise asıl nedenin hangi ekonomik saikten kaynaklandığını bulma kâşifliğine soyunur. Bu kaşifler bazen henüz yeryüzüne çıkarılmamış hatta nerede-nasıl kullanılacağına karar verilememiş muazzam yer altı kaynaklarından bahsederek gayet rasyonel ve pragmatik hesaplar çıkarabilmektedirler.

Sosyalist bir devrimin oluşabilmesi için emperyalizm teorisinin kapalı kuramsal bir sistem içermesi gerekiyor. Emperyalizm, sosyalist devrim aşamasının bir önceki evresidir ve yıkılışı ittifak ilişkileriyle birlikte sosyalistlerin eliyle olacaktır. Dolayısıyla Müslümanların mücadelesini mahkûm eden sol-sosyalist yaklaşımların böyle bir arka planı bulunmaktadır. Kapitalizme içkin emperyalist genişleme teorisi kapitalizmin toptan üstesinden gelme gibi bir basitlik içeriyor. Buna göre kapitalizmin devrimle alaşağı edilmesi gerekiyor bu da emperyalist güçler arasındaki amansız rekabet sayesinde olacaktır. Büyük emperyalist güçler savaşa tutuşup birbirlerini zayıflatacak ve sonuçta gol pozisyonunda bekleyen sosyalist güçler devrimin zafere ulaşmasını sağlayacak yarı röveşata vuruşuyla golü atacaklardır. Bu yaklaşım biçimi “Dünyada fesat ve zulümat ne kadar artarsa Mehdi’nin/Mesih’in dönüşü o kadar hızlanır!” şeklindeki garip yaklaşımın bir benzeridir.

Marksist analizlerin en problemli yönü aşırı basitleştirici perspektifleridir. Siyasal-sosyal bir olguyu tek bir sebebe bağlayarak açıklamaya çalışmanın daha baştan analizin açıklayıcılık ve ikna edicilik kabiliyetini ortadan kaldırdığı bir gerçektir. Dolayısıyla Müslümanların emperyalizm perspektifi; parçacılıktan uzak, kapalı sistem teorisi değil, ekonomik, siyasal-sosyal, askerî, kültürel çok yönlü oluşuma bütüncül bakmaya çalışan, değişkenleri dikkate alan, çelişkileri, ittifakları göz ardı etmeyen, bir ülke ya da gücün başka bir ülke ya da topluluğu işgali, sömürüsünü esas alan bir içeriğe sahip olmalıdır. Elbette ki tek başına bu da yetmez. Emperyalizme projektör tutulmuşken yerel despotizme, diktatörlüğe, faşizme de gözlerin kapatılmaması gerekiyor. Aksi durum sağ gösterip sol vuran boksörden darbe yemedir ki, Ortadoğu İntifadasına ilişkin çarpık yaklaşımlar tam da bu durumu ifade ediyor. Onun içindir ki, Müslümanların teorisi bütüncül, ahlaki ve vicdanlı olmak zorundadır.

İnsanı ve hayatı salt ekonomi merkezli tanımlayan modası geçmiş teorileri kullanarak bugün yaşananları izah etmek mümkün değildir. Emperyal güçlerin politikalarını tek bir sebeple izah etmeye kalkmak gerçekçi de değildir üstelik. Örneğin emperyalist bir devletin herhangi bir icraatının arkasında illa ekonomik bir neden ya da kâr arama dar ve yanıltıcı bir çabadır. Böyle bir devlet de işgal ve sömürü politikalarına rağmen pekâlâ “insani” bazı icraatlara imza atabilir. Bu olumlu özellikler onun emperyal vasfını ortadan kaldırmaz. Aynı durum sadece emperyalist güçler için değil, yerli despotlar ve diktatörler için de geçerlidir. Örneğin bugün Müslümanların kıyasıya bir mücadeleye giriştikleri Esed bütün despotluğuna ve zalimliğine rağmen geçmişte olumlu şeyler de yapmıştır. Bu bağlamda İsrail’e bir kurşun atmamasına rağmen Filistin direniş örgütlerine olan desteği her ne sebeple olursa olsun olumlu bir siyasettir. Savaşım verilmesi onun bu özelliğinin inkârı ya da yok sayılmasını gerektirmez. Benzer bir örneği Türkiye içerisinden de vermek mümkün. İslam’a ve Müslümanlara olan tahammülsüzlüğü, Batıcı bir dünya görüşüne sahip olduğundan dolayı birçok Müslüman, Mustafa Kemal’in emperyalizmin planları doğrultusunda işbaşına getirildiğine ve onların emirleri doğrultusunda hareket ettiğine inanır. Oysa Mustafa Kemal’in İslam karşıtı icraatları zorunlu olarak onu tamamen emperyalizmin adamı kılmaz, pekâlâ kendi zaviyesinde Türkiye’nin bağımsızlığını önemseyen, topraklarının korunmasını amaçlayan bir siyaset yürütmüş de olabilir. Zaman zaman emperyal güçlerden bağımsız siyaset gütmesi M. Kemal’in diktatörlüğünü ve İslam karşıtı uygulamalarını ortadan kaldırmaz. Makul, adil, dengeli tavır ve yaklaşım ister tarihsel ister güncel olsun olay ve olguları açıklarken muhakkak sahip olunması gereken bir özelliktir.

Düşman dahi olsa muhatabının olumlu eylemini çarpıtarak yorumlamak ahlak ve dürüstlük açısından Müslümanlara yakışmadığı ve bir şey kazandırmadığı gibi, kitleler karşısında da inandırıcılık sorunu ortaya çıkarmakta. Kendi dışındaki siyasetlerin, ideolojilerin, devletlerin asla doğru bir eylem ortaya koymayacağını zımnen içeren özcü yaklaşım kolaycılık zaafı taşıdığı gibi adil de değildir. Muhatabını düşündürtmemeyi ya da bir kalıpta düşündürtmeyi hedefleyen şeytanlaştırma ya da melekleştirme tavrı ahlaki zafiyet taşıdığı gibi makul ve mantıklı bir yaklaşım üretmez.

İşkencecine Razı Ol, Despotizmi Geç, Emperyalizmi Bul ve Karşı Çık!

İnsani olmayan bir şeyin İslami olamayacağı da açıktır. Ortadoğu’da on yıllardır diktatörlüklerin, tiranların baskısı ve zulmü altında ezilen Müslüman halklara muhayyel emperyalizm saldırılarını gerekçe göstererek işkencecilerine razı olmalarını istemek vicdani ve İslami değildir. Her ne şart altında olursa olunsun sadece emperyalizme düşman olmak sağlıklı bir bakışın sonucu olamaz. Emperyalizm öldürüyor da diktatörler gül bahçesinde mi yaşatıyor insanları? Kaldı ki bugün için intifadanın yaşandığı yerlerde, özellikle Suriye’de diktatörlerin katliamları yaşanmakta. Ortadoğu İntifadası sınavında tam anlamıyla çuvallayan Türkiye solunun bu süreçte emperyalizmin muhtemel saldırılarına karşı irili ufaklı eylemlerine şahit oluyoruz. Nasıl bir vicdan anlamak mümkün değil? Bir yanda somut bir şekilde, kanlı-canlı bir şekilde yerli diktatörler tarafından insanlar katlediliyor, öte yanda eşzamanlı yapılan eylemde gelecekle ilgili, olup olmayacağı belirsiz, herhangi ciddi, somut emarenin olmadığı emperyalist saldırıyla ilgili eylem yap! Afganistan emperyalistler tarafından 12 yıl önce işgal edilmiş olmasına rağmen ses çıkarmayanların Ortadoğu İntifadası sürecinde birden Afganistan’ın işgal edilmiş olmasını hatırlayan bazı Müslümanların durumu da çok farklı değil esasında.

İnsanların isimlerini dahi söylemekten çekindiği, küçücük bir siyasal-sosyal olay hakkında bırakın aykırı değerlendirmeyi, neredeyse konuşmanın lüks sayıldığı coğrafyamızda insani bir vasatın oluşmasını tehlikeli görmek nasıl bir zihnin ürünüdür? Abartmaya, çarpıtmaya gerek yok. Kimse Müslüman halkların, Ortadoğu halklarının devrim yaptığını, İslam devletleri kurduklarını iddia etmiyor. Velâkin her türlü işkenceyi fütursuzca yapan zorbaların elinden insanların kurtulması az bir şey midir? Hayatlarında ciddi bedeller ödemeyi göze alamamış olanlar, korkunç dramlara şahitlik eden insanlar karşısında en azından saygılı davranıp, küçük harflerle konuşmaları gerekmez mi?

Esaslı bir anti-emperyalist duruş için bütüncül bir perspektife sahip olmak zorunludur. Despotu, firavunu, diktatörü kayıran bakış açısının gerçek bir emperyalizm karşıtlığı içermeyeceğini yaşanan gelişmeler somut bir şekilde göstermektedir. Yerli despot ve diktatörler zaman zaman emperyal güçlerle çelişkiye düşen politikalara imza atabilirler. Despotluğun ve diktatörlüğün tabiatı kendi statükosunu, iktidarını her ne pahasına olursa olsun -gerekirse bütün bir halkı kıyımdan geçirerek- koruma refleksidir. Onun içindir ki, diktatörlerin çoğu sıkıştıkları anda emperyal güçlerle ilişkileri düzeltmeye çalışırlar. Kaddafi’nin 11 Eylül sonrasında Batı ile girdiği ilişkiler, Suriye İntifadası öncesinde Esed’in ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişki geliştirme yönünde ortaya koyduğu çabalar buna örnek olarak verilebilir.

Ortadoğu coğrafyasının yüzyıllık tarihi gözden geçirildiğinde yerli diktatörlerle emperyal güçler arasında ibretlik ilişkilerin olduğunu gösteren sayısız veri karşımıza çıkacaktır. Esasında emperyal güçler ve yerli despotlar Osmanlı sonrası yeni siyasal-sosyal yapıda en temelde İslami hareketler ve Müslüman halklara karşı çıkar birliği ilişkisi içerisinde oldular. Coğrafyamızdaki despotik güçler, iktidarlarını sağlama amacıyla kimisi Batı Bloğu diye adlandırılan ABD-Avrupa emperyal güçleriyle ilişkiye girerken, kimisi de Doğu Bloğu diye adlandırılan Sovyet-Rusya emperyal gücüyle her türlü ilişkiye girerek despot statükolarını koruma çabası içerisinde oldu. Bu anlamda kargadan başka kuş, ABD’den başka emperyalist tanımayanlar diğer emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürmekten başka iş yapmıyorlar.

İyilik Melekleri: Rusya ve Çin

Daraltılmış emperyalizm perspektifi, katil ve suçlu sayısında ciddi indirim demektir. Sadece birilerinin işlediği cinayetleri gören zihin ahlaki açıdan ciddi zaaflar içerir. Bu bağlamda Müslümanları Suriye örneğinde olduğu gibi Rusya ve Çin’in emperyal çıkarlarına bağımlı kılan bir perspektifin İslam’ın adalet ilkeleriyle örtüşmediği açıktır. Müslümanlara ait Kafkasya topraklarını yıllardır işgal etmiş Rusya, halen Suriye’de ikinci büyük liman kenti Tartus’ta askerî üs bulunduruyor. Lazkiye limanında Nisan ayından bu yana üç savaş gemisi bulunduran Rusya hangi ahlaki ve yüksek erdeme dayanılarak emperyalist vasfından arî tutuluyor. Üstelik bu gemilerden Amiral Çabanenko savaş gemisinin özelliği ise dünyanın en gelişmiş hava savunma ve radar sistemini taşıyor olmasıdır. “Ey dünyanın ezilen, mustazaf halkları, korkmayın kapı gibi Rusya var!” denilmesi mi isteniyor acaba? Baas rejimiyle Rusya arasındaki ilişkide Suriye halkının gönülden hangi kararı söz konudur?

Diktatörlüğe direnen halka karşı Esed rejimine her türlü desteği veren Rusya ile diktatörlükleri destekleyen ABD arasında ne gibi bir fark var da biz faniler göremiyoruz? Ne tesadüftür ki, Baas rejimi Sovyetler zamanında da Rusya döneminde de kendine sarsılmaz bir müttefik bulmuş durumda. Sovyetler ile Rusya arasında Suriye politikasında bir değişikliğin olmaması, istikrarlı sürecin devam ediyor oluşunun emperyalizm teorisini ilgilendiren boyutu yok mudur gerçekten? Öte yanda Doğu Türkistan’ı işgal eden, milyonlarca insanın birkaç dolara ilkel şartlarda çalıştırılarak sömürüldüğü, gerçekten de vahşi kapitalizmin rayiçte olduğu Çin neden emperyalizm teorisinde şöyle şanına yakışır bir yer edinmemekte?

Rusya ve Çin’in emperyal politikaların yürütülmesindeki ağırlıklı rollerinin göz ardı edilmesi bu ülkelerin dünya ekonomik sistemindeki konumlarının da çarpıtılarak sunulmasına yol açıyor. Ekonomi politikaları açısından dünya kapitalist sistemi ve “neoliberal” politikalarla uyum içerisinde rekabet yürüten Rusya ve Çin’in sanki birer adalet devletiymiş gibi gösterilmesine kim inanabilir? Ortadoğu İntifadasını meşruiyet krizine sokma amaçlı intifadanın yaşandığı bütün ülkelerin “neoliberal” politikalara geçişi için emperyalizm -ki sadece ABD oluyor- tarafından restorasyona tabi tutularak uyumlu kadroların işbaşına getirildiği iddia ediliyor. Sol-sosyalist ve ulusalcı kesim tarafından dile getirilen karalama ve iftira tezleri ideolojik perspektifte ahlakın önemini bir kez daha göstermektedir. İddia yeni süreçte bu ülkelerde kapitalist sisteme geçileceği ve neoliberal politikaların uygulamaya sokulacağıdır. İddia kaçınılmaz olarak intifada öncesi süreçte o ülkelerdeki ekonomi politikaların kapitalist sistem ve neoliberal politikalar dışında olduğudur. Bin Ali, Hüsnü Mübarek, Kaddafi, Esed İslam ekonomisini uygulayan, kapitalizme ve neoliberalizme başkaldırmış birer mücahitmiş de haberimiz yokmuş. Herhalde Mısır’da Hüsnü Mübarek’in nasıl bir sahabe gibi yaşadığını örnekleyen menkıbeler halk içinde dilden dile dolaşıyordu. Bin Ali ise bir lokma bir hırka felsefesiyle memleketi idare ediyordu! Kaddafi ailesinin dillere destan Avrupa’daki yatırım ve harcamaları ise Avrupa ekonomisine mütevazı birer katkı idi sanki.

Tunus, Mısır, Libya, Suriye’den haberi olmayan bir insan bu iddiaları duyduğunda bugüne kadar buralarda büyük ekonomik yatırımlarda bulunan Amerikan, Rus, Fransız, Çin, İtalyan, Alman şirketlerinin herhalde turistik seyahat için bu ülkelerde bulunduğunu zannedecektir. Oysa bütün bu ülkeler yapısal küçük farklılıklarına rağmen küresel-kapitalist ekonomik sistemle uyum politikalarını sürekli geliştiren ülkelerdi. Zaten Ortadoğu gibi bir coğrafyada küresel-kapitalist ekonomik sistemden ne kadar farklı politika geliştirebilirler ki? Bilip bilmeden neoliberal sözcüğünü kullanarak bir şey söylediğini zannedenler acaba İran’da işleyen sistemi ne zannediyorlar? İran’da petrol ve doğalgaz alanında yatırımda bulunan yabancı şirketlerin ekonomik faaliyetleri neoliberal kapsama girmiyor mu yoksa? Nükleer teknoloji, havaalanları, telekomünikasyon, metro ve daha bir çok alanda gerçekleştirilen yatırımlarda küresel sermayenin yer almadığı mı zannediliyor? Hele kültür emperyalizmine ki hiç girmeyelim. Zemzem Cola’yı içip emperyal kültürün beğenisini kazanmış İran filmlerini izleyip moralimizi bozmayalım.

Çarpık emperyalizm perspektifine sahip sol-sosyalist kesim, mahkûm ettiği Ortadoğu İntifadasının teorik izahını yapabilmek için ilk iş olarak bütün sürecin emperyalistler tarafından planlandığı ve işleme sokulduğu yalanını ortaya atarken ikinci iş olarak da olgunun nedeni olarak yine ekonomi merkezli ideolojiyle Ortadoğu’nun kapitalist ve neoliberal politikalara geçiş için olduğunu söylemek zorunda. İflas eden bir ideolojinin tezleri de genel anlamda iflas içerir. İnsanı, insan ilişkileri, din, ahlak, özgürlük, ekonomi, hayatın anlamı gibi başat konularda sığlık derecesinde içeriğe sahip sol-sosyalist perspektifin Ortadoğu İntifadasını anlayabilmesini beklemek lüks iken onların tezviratına inanan İslami camiadaki yazar-çizer kişilerin konumu için fecaatten başka ne denilebilir ki?  

Emperyalizme Karşıtlık İçin Bütüncül Bir Bakış

Müslümanlar, siyasal-sosyal olayları açıklarken olguları çarpıtan kör ve kapalı sistem bir yaklaşıma sahip olamazlar. Güçlü bir ülkenin başka bir ülke üzerindeki siyasi-sosyal, ekonomik, kültürel, askerî tasallutu anlamında emperyalizme karşı çıkmak bütün Müslümanların üzerine bir borçtur. Ama bu borcun ifası farklı dünya görüşlerinden alınmış ödünç yaklaşımlarla, iflas etmiş teorilerle değil, kendi ilkeleri ve paradigmaları çerçevesinde olmak zorundadır. Kadir-i mutlak bir emperyalizm anlayışı ve her taşın altında ABD’yi arayan paranoyak tarzın İslami inanç ve ilkelerimizle bağdaşmadığı açıktır.

Emperyalizmin politikalarını ele alırken de adil, dengeli, makul yaklaşım içerisinde olunması gerekiyor. “Düşmanımdır, ne yaparsam, ne söylersem yeridir” zihniyeti ahlaki değerlerimizle örtüşmüyor. Keza, emperyalistlerden beğendiklerinin zulümlerini, çarpıklıklarını görmemeye sebep olan çifte standart gibi ahlaki zafiyet taşıyan olumsuzlukların da Müslümanlar arasında zemin bulmaması gerekiyor. Bütüncül ve tutarlı bir bakış için aynı zamanda emperyalizm ve diktatörlük arasında karşıtlık ilişkisi kuran yaklaşım değil, ikisine de karşı çıkılması gereken olgular olarak bakılması gerektiğini yaşadığımız son süreç çok net bir şekilde göstermektedir.

Ortadoğu İntifadası örneğinde olduğu gibi gelişmeleri ABD, Rusya, Çin gibi emperyal güçler arasındaki rekabetin yansıması olarak açıklayan bakış açısı asla olay ve olguyu esas alarak ve içeriden bir dille konuşmuyor. İslami hareketleri, Müslümanları, Allah’ın lütfü ve yardımını, yerel dinamikleri, toplumsal yapıyı dikkate almadan diğer ideolojik kesimlerden alınan ödünç kavram ve metodolojiyle yapılan bütün açıklamalar bir ninni mesabesinde sadece çocukları uyutabilir. Ortadoğu İntifadası Allah’ın da yardımıyla sadece yerli despotları ve tüm emperyal güçleri gafil avlamadı. Bilgiye, olaya-olguya dayanmadan, mücadelenin içerisinde yer almadan, tutarlılık kaygısı gütmeden söz söyleyen, ortalıkta dolaşan üstat, uzman ve bilirkişileri de gafil avladı. Yaşadığımız süreç sadece Allah’a kul olma bilinciyle çifte standarttan uzak, tutarlı, adil bir ideolojik perspektifle zulme, tuğyana, emperyalizmin sağ soluna, diktatörlüklere karşı bizzat mücadele içerisinde yer alarak hayatı solumanın ne derece önemli olduğunu gösteriyor. 

 

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim