Bölge dengeleri ve Baas rejiminin yaklaşan sonu

10.08.2011 00:02

Mehmet Koçak

Bir Hıristiyan Arap olan Mişhel Eflak’ın fikir babalığını yaptığı Baas rejimi (Arap Irkçılığı) 30 yılı aşkındır Suriye halkına kan kusturuyor. İşin garip tarafı Baas rejimi % 15 oranındaki Nusayri olarak adlandırılan Arap Alevileri tarafından kuruluyor ve % 70 oranındaki Sünni çoğunluğa hükmediyor.

Bugün yaşanan hadiselerin kökeninde bu gerçekler yatmaktadır. Son yıllarda yaşanan ve giderek bir toplu katliama dönüşen olaylar da, çoğunluktaki Sünni Araplar ile azınlıkta olup ülke yönetimini silah gücüyle elde bulunduran Nusayri kesim arasında bir hesaplaşmaya doğru gitmektedir.

“Halkına zulmedenin akıbeti hayrolmaz” gerçeği Irak’ta Saddam, Mısır’da Mübarek ve Tunus’ta Bin Ali ile Yemen’de Salih gibi diktatörlerin akıbetinde görülmüştür.

Şu bir gerçek: Her şeyin bir ömrü olduğu gibi ideolojilerin, rejimlerin de bir sonu vardır. ‘2500 yıllık şahlık’ düzeni yıkıldı ve İslam Cumhuriyeti rejimi kuruldu ise, 24 yıllık rejimi ile ülkenin tek hâkimi olan Saddam’ın heykelleri devrilip kendisi idam edildi ise, Tunus’ta Bin Ali 24 yıllık mutlak hakimiyetini bırakıp bir gece yarısı ülkesinden kaçıyor ise, 30 yıl ülkesini demir yumrukla yöneten Hüsnü Mübarek bugün demir kafes içinde hesap veriyorsa, babasının kanlı izini süren Beşşar Esad aynı akıbetle bir gün hiç şüphesiz yüzleşecektir.

1970’ten bu yana Suriye’de pervasızca siyasi baskılar sürdürülüyor. Bu baskılar zaman zaman toplu katliamlara bile dönüşüyor. Bu gün Baasçı diktatör Hafız Esad yok ama oğlu Beşar Esad onun o kötü mirasını sahiplenmiş görünüyor.

Başbakan Sayın Erdoğan’ın ve Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün “Bazı gerçekleri kabullenin ve hızla reformlar gerçekleştirerek halkınızın makul ve meşru taleplerini karşılayın. Aksi halde sonunuz diğerleri gibi olur. Reformları başlatırsanız ülkede kaos çıkmaz ve değişim sizin kontrolünüzde gerçekleşir” şeklindeki uyarı ve çağrıları karşılık bulmadı.

Çünkü reformlar sonucu ülkede siyasallaşma ve demokratik sisteme geçiş başlamış olacak ve herkes hür iradesiyle siyasi tercihini yaparak ülke yönetimini belirlemiş olacaktı. Küçük bir azınlığın mutlak hakimiyetinin son bulacağı bilindiği için Beşşar Esad şiddet ve baskıyı arttırdıkça ülke geneline yayılan olayları bastırmak için toplu katliamlar başlatma emrini vermiş oldu.

Bugün Suriye’de yaşananlar Suriye’nin iç meselesi olmaktan çıkmıştır. Olaylar insanlık onurudur ve insan hakları boyutunda bu ülkeye müdahaleyi bile gerektirmektedir.

Şehirler, kasabalar ve köyler önce ordu destekli özel timler tarafından kuşatılmakta, sonrasında havadan ve karadan buralar sürekli bombalanmaktadır.

Suriye’de Esad’ın çeteleri sokaklarda insanları koyun boğazlar gibi katlediyor. Sokaklar ceset dolu. Kokan cesetleri toplamaya gidenlere saldırılıyor ve evler ateşe veriliyor.

Bombardıman altında olan Hama, Humus ve Deyr ez Zor şehirlerinde dükkanlar yağmalandı. Elektrik ve su şebekeleri tahrip oldu. Halk, açlık, yokluk ve korku içinde...

İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayında Suriye’de Müslümanların iftar ve sahur sofraları kana bulandı.

Kısacası İsrail’in Filistin halkına yaptığının bir benzerini Beşşar Esad kendi halkına yapmaktadır.

Gelinen noktada sonuç üretebilecek reformları başlatma şansını da kaybeden Beşşar Esad yönetimi, doğası gereği koltuğunu ve rejimini koruma adına emrindeki kolluk kuvvetleriyle şiddet ve baskısını arttırmış ve halkıyla arasına duvarlar örmüştür. Bugünden sonra ne yaparsa yapsın halkı ile barışma veya bir güven ortamını oluşturma şansı da kalmamıştır.

Katliamdan içler acısı görüntüler, dayanılır gibi değil. Bir insan olarak, aynı inancın, aynı tarih ve kültürün mensupları olarak bizlerin buna seyirci kalması mümkün değildir.

 

İRAN’IN SURİYE PARADOKSU

Beni asıl düşündüren bir diğer olay İran’ın tutumudur: Despotçu diktatörün kanlı eylemlerinden çok İran gibi bir ülkenin diktatörü sahiplenen politikalarını anlamakta zorlanıyorum.

“Müslüman halkları baskı altıda tutan Baasçı rejimlere isyan edin” çağrısında bulunan İran İslam Cumhuriyeti’nin, mübarek Ramazan ayında bile Müslümanları kitlesel bir katliama tabi tutan Suriye yönetimine destek vermesi dikkati çekmektedir.

Bu tutum, “İran İslam Devrimi’nin kuruluş felsefesi olarak kabul edilen ‘Zalim diktatörlere karşı savaşın’ emrinden vaz mı geçildi?” sorusunu akla getirmektedir.

“İran’daki devrimin İslam’la pek alakası kalmadığı gibi, ‘İslami hassasiyetler’ yerine politik ve ekonomik çıkar, ayrıca menfaate dayalı bölge dengelerini dikkate almaktadır” iddialarını doğrular mahiyette İran’ın politik bir tavır takındığına şahit oluyoruz.

İran bu tutumuyla bu eleştirileri hak ediyor doğrusu. İran kendine dönmeli ve bir karar vermeli. İslam inkılabının ruhuna uygun olmayan tüm girişimlerden vazgeçmelidir. İnsani ve İslami olmayan bir tutum içinde Müslüman kanı döken Suriye yönetimini sahiplenmek İran’a yakışmaz. Çünkü İran İslam İnkılabı’nın temel doğrularıyla bu tutum bağdaşmaz.

Bölge dengelerini fırsatçı politikalarla kendi lehine çevirmeye çalışan İran (hakkı ve haklıyı değil, zalimi menfaati için destekleme), bu yanlış politikalarıyla hem İslam inkılabından uzaklaşıyor, hem de rahmetli Humeyni’nin ‘şeytani düzen’ olarak kabul ettiği sistemlere yakınlaşmış oluyor. “Dost acı söyler amma doğruyu söyler” atasözü burada dikkate alınır sanırım...

YENİ AKİT 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim