1. YAZARLAR

  2. Muhammed Muhtar Şankiti

  3. Bağlantı İle Kopukluk Arasında Sünnilik ve Şiilik
Muhammed Muhtar Şankiti

Muhammed Muhtar Şankiti

Yazarın Tüm Yazıları >

Bağlantı İle Kopukluk Arasında Sünnilik ve Şiilik

A+A-

Tarih boyunca büyük ölçüde uyumlu bir çerçevede yaşanan mezhepler arası ilişkiler, dinin siyasallaşması anlarında çatışma ortamına sürükleniyor.

Mezhepçilik, fıtrat dininden uzaklaşmanın belirtilerinden ve vahyin kıyısında yetişen tarihi miraslara tutunmanın meyvelerinden. Mezhepçilik, insanlardan sahip oldukları fıtri erdemleri alır ve onlara tartışma, suizan, tekfir ve nefret verir.

Mezhepçilerdeki bu adilik/rezillik sebebiyle Kuran "İsrail oğullarından kafir olanları" lanetlemiştir ve "onlar işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı" der. Mezhepçiliğin özü, bir mezhebin desteklenmesi, hak ve batıl konusunda cahiliye (İslam öncesi dönemin) mantığına uygun olarak mezhep taassubu içine girilmesidir.

Sünnilik ile Şiilik arasında inanç ve ritüellerin ayrıntılarında farklılıklar bulunmasına rağmen aralarındaki anlaşmazlığın en önemli göstergesi, çekişmenin körüklenmesi ve duyguların provoke edilmesidir. Bu duygular inanç ve ibadet meseleleri değil, siyasi sorunlar ve tarihsel hafızadır.

Bu minvalde en hasssas konular iktidarın meşruiyet kaynağı ve İslam'ın ilk dönemlerinin tarihi etrafındaki çelişkili zihinsel tablodur.

Çekişmenin asırlar boyunca günlüklerini takip edenler, bu iki meselenin sürekli olarak çekişmenin merkezinde olduğunu görür.

Suriyeli yazar İbrahim Mahmud, Sünni-Şii çekişmesinin Arap kültüründeki 'kavgacı zihniyeti' ve 'tarihin ateşini' körüklediğini, İslam tarihini farklı eşlerden (birbirleriyle kavga eden) çocukların babasına çevirdiğini gözlemledi. Çocukların her biri için en önemli konu, babaya onun has evladı olduğunu ispatlamak ve üvey kardeşlerinin nesebini yaralamak. İşte tarih de 'herkesi hem toparlayıcı hem ayırıcı' bir konumdadır.

Geçmişle savaşmak bir tür, geleceğin kapılarında sokak serserilerin yöntemiyle rekabet etmektir. Zira dini mezhepler, mezhepçilik bağlamında ahlaki anlamlardan veya insani mesajlardan soyutlanmış siyasi ve sosyal bir çeteye dönüşmektedir.

Tarihsel bakış

İslam'ın doğuşundan bugüne kadar Sünnilik-İmamiye Şiiliği ilişkilerini inceleyenler, tarihin ekseri dönemlerinde kopuk bir ilişki olmadığını ve hatta iki ekol arasında zamanla derinleşen anlaşmazlıklara rağmen genelde sosyal, siyasi ve fikri bağlantının sürdüğünü görürler. Bağlantının en önemli özellikleri din, tarih, kimlik, aitlik, ortak kader ve ortak düşmana karşı tek saf olma duygusudur.

Haçlı savaşlarının Sünnilik-Şiilik ilişkilerine etkisi adlı kitabımda Frenk hamlelerinin Biladü'ş-Şam'da (Levant) Sünnilik ile İmamiye Şiiliğini nasıl birleştirdiğini açıkladım.

Kopukluk ise tüm bu müştereklerin inkar edilmesi ve iki mezhep arasında yüksek surların örülmesiyle birlikte suizanın ve ihanetle suçlamanın baskın gelmesi, olumsuz klişe görüntülerinin ve güvensizliğin yayılmasıdır. Uzak düşman yakın komşudan daha yakın ve merhametli olmaktadır.

Emeviler döneminde Sünnilik ile Şiilik arasında itikadi değil siyasi bir farklılaşma vardı. Ardından Abbasi devleti başlarda siyasi Şiileşme ile itikadi Sünnileşme arasında bir karışım meydana getirdi. İki ekol birinci Abbasi dönemi boyunca siyasi ve fikri olarak yoğun şekilde iç içe geçti.

Bazı ilk dönem Abbasi halifelerinde teorik açıdan Sünni olmalarına rağmen açık Şiilik eğilimleri vardı. Ayrıca Abbasi halifelerinin bakanları arasında Şiiler de bulunuyordu. Ebu Seleme Hilal, Halife Saffah'ın, Muhammed Bin Eşas ve Ali Bin Yaktin, Harun Reşid'in bakanı, Yakub Bin Davud, Halife Mehdi'nin, Cafer Bin Mahmud İskafi, Halife Mutaz ve Mühtedi'nin bakanı, ünlü hattat Muhammed Bin Makla ise Halife Muktedir'in bakanı ve Fadl Bin Furat da Halife Razi'nin bakanıydı.

Memun, Mutasım ve Vasik halifeleri izledikleri politikalarda Şiilik eğilimleri gösterdiler. Hatta Memun, İmamiye Şiasına göre sekizinci imam olan Ali Rıza'yı, kendisinden sonrası için veliahtlık makamına getirmeyi dahi düşündü.

Sünnilik ile İmamiye Şiası arasındaki itikadi ve fıkhi yakınlaşma iki ekol arasındaki bağlantı ve kenetlenmeye destek oldu. Abbasi döneminde ve özellikle de Afrika'daki (Tunus) ilk Fatımi döneminde sadece Sünnilik ile İsmailiye Şiası arasındaki itikadi ve siyasi ilişki kötüydü.

Ancak Fatımi devletinin Mısır dönemi, Abbasilerin ve Fatimilerin Şam, Irak ve Mısır'a hakim olma noktasındaki rekabetinin mezhep ilişkilerini etkilemesine rağmen, büyük siyasi kenetlenme ve kısmen dini hoşgörüye sahne oldu.

Fatimiler, en az iki bakanı (Rıdvan Bin Vullahsi ve Adil Bin Selar), en az iki İmamiye Şiisi bakanı (Talai Bin Rezik ve Aba Ali Betaihi) ve en az bir Hıristiyan'ı (Behram Ermeni) istihdam ettiler.

Sünniler ile Şiiler arasındaki bu kenetlenme ve bağlantıyı, fikri ve fıkhi hayatta da görüyoruz. Sünni alimler ve emirlerin hayatı Şii kitaplarda Şii olarak, Şii alimler ve emirlerin hayatı da Sünni kitaplarda Sünni olarak aktarıldı.

Seyid Muhsin Emin'in Şii seçkinler (Ayanuş-Şia) adlı ansiklopedisini okuyanlar bu minvalde onlarca isimle karşılaşırlar. Taraflar Hz. Peygamber'in hadislerini hiçbir sıkıntı duymaksızın diğer tarafın hadis ravilerinden aktardılar.

Klasik Sünni hadis alimleri, Şiiliği ravi ve rivayetteki 'sika' (güvenilirlik) noktasında bir engel olarak görmediler. Buhari, Müslim ve hadisler toplayan diğer Sünni alimleri, Şii hadis ravilerinden yüzlerce hadis rivayet ettiler.

Klasik yazarlar mezhepçi bir tasnife meraklı olduklarında dahi çoğu zamanlar göreceli hükümler tezahür etti. Söz gelimi Zehebi'nin hadis ravisi Aban Bin Tağleb'le ilgili olarak şöyle der: 'O koyu bir Şii'dir ancak doğru sözlüdür. Doğruluğu bize, bidatı kendisinedir'. (Zehebi, Mizanul-itidal 1/5.) Dr. Faruk Hamade İslam Mezhepleri arasındaki bağlantı adlı çalışmasında bu konu hakkında birçok örneği bir araya getirdi.

Siyasi sebeplerle kopukluk

Sosyal bağlantı ise tarihsel olarak aynı şehir ve semtlerde ortak yaşam ve iki mezhep arasındaki evliliklerde baskındı.

Sözgelimi iki mezhep arasındaki sosyal farklılaşma 2003 yılında Amerikan işgaline eşlik eden iç savaş sonrası ortaya çıktı. Şöyle ki, Irak'ın tüm şehirleri ve bölgeleri boşaltılmaya başlandı, iki mezhep arasındaki evlilikler Irak tarihinde benzeri görülmemiş şekilde azaldı. Uluslararası Krizler Komisyonu ve Brookings Enstitüsü'nün 2006 yılındaki iki saha araştırması bu noktayı açıklıyor.

Sünnilik ile Şiilik arasındaki ilmi, sosyal ve siyasi bağlantının İslam tarihinin dönemlerinin büyük kısmında hakim olduğunu tarih araştırmalarında gördüm. İki mezhep arasındaki kopukluk sadece şu dört sınırlı bağlamda baskındı:

- Birkaç yıl süren Tunus'taki Fatimi yönetimi sırasında Malikilik ile İsmailiye Şiası arasındaki çekişme,

- Büveyhiler yönetimi (1045-1055) altında Bağdat'taki Hanbeli-Şii çatışmaları,

- Osmanlı ile Safeviler arasında 1514'teki Çaldıran Savaşı'ndan itibaren başlayan nüfuz çekişmesi,

- 1979'daki İran devriminden itibaren Körfez'in iki yakasında bugün de devam eden çekişme.

Bu tarihi araştırmam gösterdi ki, Sünnilik ile Şiilik arasındaki kopukluğun arkasındaki sebeplerin büyük kısmı, genelde dini ve mezhepçi bir dille ifade edilse de siyasidir. Mezhep fitneleri ancak aklın sesinin kısıldığı, ferasetli yönetimin zayıfladığı, tahakküm kurma ve yok etme güdülerinin kontrolü ele geçirdiği zamanlar hakim oluyor.

Aşırılığa aşırılıkla karşılık vermek ve hataya düzeltirken hata yapmak mezhepçi yapının özelliklerinden. Zira avamın mantığı, fitne zamanlarında alimlerin ve bilgelerin mantığına hakim olur. Tutucu popüler vaizler sadece açıklamalarıyla kışkırtmada bulunmuyorlar, bazen iktidara tecavüz eden, kendi kapalı dini bakış açısını bilek ve silah gücüyle dayatan çeteler içinde hareket etmekteler.

Bu durum çoğu zaman iktidarı sosyal dengeyi kontrol altına almaktan mahrum bırakan zayıflık haliyle eş zamanlı yaşanmaktadır. Bu pervasız kör mantık hakim olunca adalet dengesi bozulur, yasaları ve aklı umursamayan sosyal infial cinayetiyle insanlık heba edilir.

Genelde siyasi iktidarın inanç yorumlarından birinin tarafında olması mezhep fitnelerinin en önemli sebeplerindedir. Oysa siyasi feraset, iktidarın fikri çekişmede taraf olmamasını ve hatta herkese hiçbir baskı olmaksızın doğruluğuna inandıkları şeyleri ifade etme hakkını teminat altına alır.

Mezhep fitnesi evrensel bir kaçmaz değildir, aksine İslam'ın temellerini attığı ve beşer toplumlarının çoğunluğunun vardığı mezhep çoğulculuğuna ve din özgürlüğüne açık bir ortam inşa etme noktasındaki fikri ve siyasi acizliğimizin sonuçlarındandır.

Günümüzde yapılması gerekenler

Bugün bu minvalde ihtiyaç duyduğumuz ilk şey bu aptalca yıpranmayı durdurmak, Kuran'ın "dinde zorlama yoktur" (Bakara Süresi: 256) kuralı doğrultusunda Sünni ve Şii kimliğinin meşruiyetini, hiçbir zorlama ve önyargı olmaksızın var olma haklarını kabul etmektir.

Bu bağlamda karşılıklı eleştirinin körüklediği kısır tartışmalara ve mezhep çekişmelerine düşmekten kaçınarak Ehli Sünnet'in, Sünni gelenekteki olumsuz yönleri eleştirmesi, Şia'nın da Şii gelenekteki olumsuz yönleri eleştirmesi sağduyulu bir davranış olabilir.

Taassup, şiddet ve yıpratma yoluyla kendi mezhebinin doğruluğunu, diğer mezhebin geçersizliğini ispatlamaya çalışanlara ihtiyacımız yoktur. Haklar asabiyet ve taassuba muhtaç değildir. Bugün mezhepçi mantığı geçersiz kılanlara, bu mantığın zayıflığını, tuhaflığını, İslam'ın anlamlarından ve insanlığın ruhundan uzaklığını su yüzüne çıkaranlara, "sünneti terk etmek cemaatten çıkmaktır" hadisinin manasını kavrayan kimselere ihtiyaç duyuyoruz.

Ezher şeyhi Dr. Muhammed Abdullah "zalimler birbirlerinin dostuysa mazlumlar niçin birbirlerinin dostu olmasın?" diyordu. Dünyamızı bir üçüncüsü olmayan iki kampa bölen (zalimlerin ve hareketsiz kalplerin kampına karşın mazlumların ve vicdanlı insanların kampı) Arap Baharı gölgesinde üzerinde yeniden düşünme ihtiyacında olduğumuz bir söylem bu.

Dini anlaşmazlık, siyasi bir fitneye ve askeri bir çekişmeye ancak zulme maruz kalmışsa dönüşür. Zalim ile mazlum arasındaki çekişmenin iki zalim arasındaki çekişmeye dönüşmesi ise mezhepçi taassubun en kötü meyvesidir.

Bütün devrimlerin tarihi, devrimlerin tecil (erteleme) ve tercih etme felsefesine dayandığına işaret etmektedir. Cüzi taleplerin külli amaçlar için tecil edilmesi ve kamu çıkarının özel yarara tercih edilmesi. Despotizm, toplumun devrimlerin başarısının garantisi olan bu kritik bloğu oluşmasını engellemek için sosyal bloklardan biriyle uyum sağladığı, bu bloğu, çıkarının kendi varlığıyla irtibatlı olduğuna ikna etmeye çalıştığı iddiasıyla her daim toplumun oluşumları arasında korkuyu pazarlamaya çalışıyor. Bugün halk devrimlerine sahne olan bazı Arap ülkelerinde bunları görüyoruz.

Sünnilik ile Şiilik arasında halihazırdaki mezhep fitnesindeki en kötü nokta, dini, etnik, ulusal ve insani bağları koparması, aynı ümmetin evlatları arasında ortak kimlik ve kader duygusunu kaybettirmesidir.

Halihazırdaki mezhepçilik çilesinin aşılması, iki mezhep arasındaki teorik anlaşmazlıkların inkar edilmesi veya soğuk övgülerle atlatılması girişimi ve mezhepleri yakınlaştırma amaçlı teorik çağrılarla gerçekleşmez. Bu çilenin aşılması ancak anlaşmazlığın (toplumu yormadan veya kenetlenmesini parçalamaksızın ve her mezhebin kendi doğrusunu, baskı veya önyargı olmaksızın dile getirme hakkını korumak, insanların mezhep ve dinlerine bakılmaksızın inanç ve ibadet haklarına saygı gösterilmesiyle birlikte) pratik olarak nötrleştirilmesi, ilmi tartışma ve teorik kanıtlarla sınırlı tutulmasıyla olur.

Çözüm mezhepçiliğe mezhepçilikle karşılık vermek değildir. Sonsuz intikam kültürü intikama dönüşebilir veya güç terazisinin göreceli değişmesini belirleyebilir, ancak adil ve özgür toplumlar inşa edemez. Mezhepçilik ancak nefret dolu mezhepçi mantığı tamamen geçersiz kılmakla alt edilebilir, bir mezhebe karşı diğerini desteklemekle değil, kapalı cemaete karşı özgür bireyin desteklenmesiyle mağlup edilebilir.

Mezhepçiliğe şifa olacak ilaç, çifte standart ve ikircikli bir tutum almaksızın herkese adalet ve özgürlüktür.

Kaynak: Al Jazeera

YAZIYA YORUM KAT