1. YAZARLAR

  2. Hamza Al

  3. Askerin politik ve bürokratik gerçeklik yanılgısı
Hamza Al

Hamza Al

Yazarın Tüm Yazıları >

Askerin politik ve bürokratik gerçeklik yanılgısı

A+A-

27 Nisan 2007 gecesi, içeriğinden yola çıkarak ne olduğunu anlamanın pek de kolay olmadığı bir bildiri yayınlandı. Bildiri, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine rast gelmeseydi belki de çok fazla bir anlam ifade etmeyecekti. Fakat Türk siyasal hayatında Cumhurbaşkanlığı seçimi sorunlu bir konuydu ve bu süreçteki bir bildiri olduğundan daha fazla anlam ifade etmekteydi. Bildiri sonrasında muhalefet partileri Meclise girmeyerek, Anayasa Mahkemesi de 367 şartını öngörerek bu sürece katıldı. Zaten üniversite ve aydınların önemli bir bölümü çok önceden sürece dâhil olmuşlardı.

Avrupa Birliği üyelik sürecini yaşayan ve dünya ile bütünleşmeye çalışan Türkiye'nin, 21. yüzyılda Cumhurbaşkanlığı sorunuyla yüz yüze gelmesi önemli bir konuydu. Sonra herkesin bildiği absürt isimli darbe planları ve o bildik Ergenekon meselesi ortaya çıktı.

Bu olayların geçmişe kıyasla daha cesaretle tartışılması önemlidir. Fakat konunun ağırlıklı olarak kişiler ve bazı olaylar üzerinden tartışılması sorunu kişiselleştirmekte ve yüzeyselleştirmektedir. Hâlbuki bugünkü sorunlarımızın kaynağını biraz daha geçmişte ve derinlerde aramak gerekir.

Tanzimat döneminde sivil ve asker bürokrasi öncülüğünde temelleri atılan modern Türk devleti, geçmişindeki birçok dejenere olmuş yapı ve zihniyeti sekülerize ederek yeni formlarda devam ettirmiştir. Geçmişin bozulmuş ve yozlaşmış yönetim gelenekleri dönemin kaba pozitivist değerleriyle birleşerek alaturka bir yapı ortaya çıkmıştır. Amaç için her yolun mubah görülmesi, ideolojinin hukukun üstünde tutulması, idareimaslahatçılık, gücün mutlak olarak algılanması, muhalefetin ihanetle eş tutulması, uzlaşmanın güçsüzlük olarak görülmesi, gerekli fetvanın hep bulunması, kutsal değerlerin şal olarak kullanılması vs. bu alaturkalıklardan bazılarıdır. Batıdan alınan birçok kurumun ve kavramın içi boşaltılmış ve alaturkalaştırılmıştır. Birçok kurum Batıdaki benzerlerinden farklı işlev görür, birçok kavram genel geçer anlamının dışında farklı anlamlar taşır.

Modern devletin olmazsa olmaz şartları henüz tam teşekkül etmemiştir. Ortaya çıktığı coğrafyada yeni formlar kazanan milli egemenlik konusu henüz çözülebilmiş değildir. Başlangıçta, Padişaha karşı verilen mücadeleye meşruluk kazandırmak için egemenliğin "kayıtsız şartsız" halka ait olduğu söylemi oldukça işe yararken, Padişah tehdidinin ortadan kalmasıyla birlikte egemenliğin halkla ve kurumlarla olan ilişkisi temel bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir. Çağdaş devletin temeli olarak görülen hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkesi tam olarak hayata geçirilememiştir.

Yine modern devletin bir gereği olarak ortaya çıkan askeri bürokrasinin sivil idare tarafından denetlenmesi konusu henüz çözülebilmiş değildir. Türkiye, sürekli güvenlik güçleri tarafından yönetilen bir ülke olmasa da, çağdaş devletlerden farklı olarak ordu, kurumsal anlamda halkın temsilcilerinin tam emri altında değildir. Bu durum ordu yetkililerinin söylemlerine de yansımaktadır. "Hükümetin emrindeyiz" yerine, "halkın emrindeyiz" diyerek, aslında hiç kimsenin emrinde olmadıklarını ortaya koymaktadırlar. Zaten ordunun oluşturduğu anayasal sistem de bu konuda sivil iktidara çok fazla imkân vermemektedir. Her konuyu yönetmelik mantığıyla ayrıntılı olarak düzenleyen 12 Eylül Anayasası iş askeri bürokrasi konusuna gelince işi geçiştirmiştir.

Diğer taraftan, asker-sivil ilişkileri konusu Türklerin çok kadim bir sorunudur ve bugünkü sorunların önemli bir bölümü geçmişin kötü örneklerinin devamı niteliğindedir. Türkiye, Osmanlı'nın iyi uygulamalarını reddetmedeki becerisini, geçmişin yozlaşmış uygulamalarını reddetmede gösterebilmiş değildir. Ne yazık ki Ordunun bugünlerdeki bazı tutumları ve uygulamaları tarihin bir tekerrürü niteliğindedir.

1717 yılında eşinin görevi gereği Osmanlı ülkesini ziyaret eden İngiliz yazar Lady Montagu, Yeniçerilerin isyan hallerini, nasıl yasaların üstünde güç oluşturduklarını ve seraskeri nasıl komuta ettiklerini çok güzel anlatır. Hatta bazı tespitleri oldukça can alıcıdır: "Hükümet burada tamamen ordunun elindedir ve padişah mutlak gücüyle, bir yeniçeri kaşını çattığı zaman, buyruğundaki insanların her biri gibi, bir tutsaktır ve korkudan titremektedir."

Yunanlı tercümanın Montagu'ya tavsiyeleri de oldukça ilginçtir. Tercümana göre, kâhya imparatorluğun ikinci görevlisi olsa da gerçekte sadrazamın "yalnızca adı", kâhyanın ise "gerçek gücü" vardır ve bu nedenle kâhyanın İmparatorluğun en başta gelen görevlisi gibi kabul edilmesi uygun olur.

Yine 16. yüzyılın ortalarında uzun süre ülkemizde kalan Busbecq, bir taraftan Türk ordusunun ihtişamından bahsederken, diğer taraftan Osmanlı'daki kardeş katlinin nedenlerini, askerin sistem içlindeki rolüne bağlamaktadır. Ona göre, padişahları buna askerler mecbur etmekte, bu yüzden Türk sultanları, ellerini kardeşkanıyla kirleterek, saltanat devirlerini cinayetle açmak zorunda kalmaktadırlar.

Yine Koçi Bey ve diğer yazarların tespitlerine bakıldığında bir dönemin örnek ordularından birisi olan Yeniçeriler, düşman krallarından çok, değişimden yana olan kendi padişahlarına korku salar hale gelmişlerdi. Temel stratejileri, hangi kralın nasıl esir alınacağı değil, hangi padişahın nasıl tahtan indirileceği ya da hangi sadrazamın nasıl iktidardan uzaklaştırılacağı idi.

Zamanla ordu, düzeni ve istikrarı sağlamaktan çok, düzensizliği ve istikrarsızlığı besler hale gelmiştir. Hükümet işlerini yürüten üst düzey yöneticiler işleri kendi inisiyatifleriyle yürütemez hale gelmişler sebepsiz azlolunmaya ve sık sık değiştirilmeye başlanmışlardır. Özellikle Osmanlı'nın son dönemlerinde bu süreç hızlanmış, ordu ittihatçılaşarak siyasetin tam merkezinde yer almıştır.

Cumhuriyet'in ilk döneminde, geçmişe kıyasla ordunun günlük siyasetten uzaklaştırıldığı görüşü nispeten doğru olsa da, modern anlamda kuvvetler ayrılığının olmadığı ve asker-sivil zihniyetin ayrışmadığı göz önünde bulundurulsa, sırf ordu darbe yapmadı ya da muhtıra vermedi diye ordunun siyasete müdahale etmediğini ileri sürmek tam doğru değildir. Bu dönemde de ordunun sistem içindeki ağırlığı, olması gerekenden daha fazladır. Nitekim Türk demokrasisinde önemli bir dönüm noktası olan çok partili hayata geçiş, ordu açısından şüphe duyulan, istenmeyen ve şartlı bir geçiştir.

Çok partili hayata geçişten sonra da hemen hemen tüm siyasal iktidarlar, Orduyla açık bir çatışmaya girmemeye özen göstermişler ve Orduyla uzlaşmak durumunda kalmışlardır. Hükümetlerin bu tutumu ve zamanla oluşturulan kurumsal yapı, orduyu siyasetin ve diğer kurumların üstünde, özerk ve uzlaşılması gereken bir konuma yükseltmiştir.

Modern dönemde Türk ordusu, diğer kurumlardan daha fazla kendisini devletle ve rejimle özdeşleştirmiştir. Atatürk, Cumhuriyet'i gençlere emanet ettiğini söylese de Ordu, Cumhuriyet'in kendilerine emanet edildiğini ileri sürerek eylemlerine ve söylemlerine meşruluk kazandırmaya çalışmaktadır.

İşin ilginç tarafı ordu, Cumhuriyet'e yönelik asıl tehlikenin dışarıdan çok içeriden geleceğini düşünmektedir. Hatta bu tehdit, ispata muhtaç olmayan bir ön kabuldür. Ordu, hassas oldukları Atatürkçülüğü, bölücülükten irticaya, çağdaşlıktan kalkınmaya tüm sorunların çözümüne yönelik bir çare olarak sunmaktadır. Bir medeniyet projesi olarak gördükleri Cumhuriyet'i ve Atatürk ilkelerini tartışılamaz konular olarak görmektedirler. Geleneksel tarım toplumundan modern sanayi toplumuna geçişte Batıda ortaya çıkan ulus devlet ve üniter devlet gibi kavramları tartışılmaz ebedi gerçeklikler olarak sunmaktadırlar. Aldıkları eğitimin bir sonucu olarak düşmana karşı kullanmaları gereken dili ve yöntemi halka karşı kullanmaktadırlar. Suçlu ile düşman, muhalif ile hain kavramları yer değiştirmektedir.

Yine aldıkları eğitimle, kendilerini Atatürk'le özdeşleştiren ve Kurtuluş Savaşının heyecanını sürekli yaşayan bazı genç subaylar, kendilerini sadece dış düşmana karşı güçlü bir asker olarak görmenin ötesinde, modern bir devlet kurabilecek ve modern bir ulus inşa edebilecek yetenekte görmektedirler. Fakat Atatürk'ü doğuran şartlar oluşmayınca, başbakanları padişah gibi algılamaktalar ve hükümetlere karşı yapılan mücadeleyi saltanata karşı yapmış gibi zannetmedikler. Diğer taraftan bu genç ve heyecanlı subaylar, bürokratik gerçeklikle politik gerçekliği birbirinden ayıramamanın sıkıntısını yaşamaktadırlar. Askeri bürokrasinin gereklerini tüm alanlarda görmek istemektedirler. Eşitliğe dayalı demokratik sistemin sorunlarına, ast-üst ilişkisine dayalı bürokratik zihniyetle çözümler aramaktadırlar.

Sonuç olarak asker-sivil ilişkisi Türklerin çok kadim bir sorunudur. Sorun ağırlıklı olarak sitemden ve sistemin oluşturduğu zihniyetten kaynaklanmaktadır. Kalıcı çözümler olağanüstü şahıslarda ya da istisnai yöntemlerde değil, doğru sistemlerde aranmalıdır. Doğru sitemler ise ancak hukuk üzerinden inşa edilebilir. Türkiye tartışmaları hukuk zemininde sistem üzerinden tartışmalıdır.

Yararlanılan bazı kaynaklar

Ahmad, Feroz (1996), Demokrasi Sürecinde Türkiye: 1945-1980, 2. Baskı, Çev. Ahmet Fethi Hil Yayınları, İstanbul.

Ahmad, Feroz (2002), Modern Türkiye'nin Oluşumu, 3. Baskı, Çev. Yavuz Alogan, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Heper, Metin (2006), Türkiye'de Devlet Geleneği, Çev. Nalan Soyarık, Doğubatı, İstanbul.

Koçi Bey (1993), Koçi Bey Risalesi, MEB Yayınları, Ankara.

Lady Montagu (2004), Doğu Mektupları, Çev. Murat Aykaç Erginöz, Özgü Yayınları, İstanbul.

Ogier Ghislain de Busberq (2002), Türk Mektupları, Çev. Recep Kibar, Kırkambar, İstanbul.

Dursun, Davut, Burhanettin Duran ve Hamza Al (Edit), Dönüşüm Sürecindeki Türkiye, Alfa Yayınları, İstanbul.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT