1. YAZARLAR

  2. Ali Yurttagül

  3. Alman Anayasa Mahkemesi'nin türban yorumu
Ali Yurttagül

Ali Yurttagül

Yazarın Tüm Yazıları >

Alman Anayasa Mahkemesi'nin türban yorumu

A+A-

Dünya görüşü aynı olan, bu görüşünü, saç, bıyık veya giyimi ile sembolize eden genç erkek bir öğrenci üniversitelere girip meslek hayatında engellenmezken, benzer düşünceleri savunan başörtülü bir genç kız eğitimden mahrum bırakılmaktadır.

Bu ne politik olarak ne de insan hakları açısından savunulur bir durum değildir ve değişmelidir. "Velev ki politik bir sembol olsun" cümlesi ile AK Parti son beş yıldır iktidarda olmasına rağmen türban konusunu ilk defa politik gündemin merkezine oturttu ve akıbeti belirsiz hukuki ve politik bir süreci başlattı. Konuya hassas kimle konuşursanız konuşun, bu sürecin derinlemesine düşünülmüş bir süreç olmaktan uzak olduğunu hissediyor ve istenilerek başlatılmadığını görüyorsunuz. AKP'liler bile Başbakan'ın Madrid'de konuşmasından sonra bu konuda inisiyatifin MHP'ye geçtiğini, gündemde bulunan "Sivil Anayasa" sürecinde kapsamlı bir çözüm yerine apar topar bir anayasa değişikliğine gidildiğini teslim ediyorlar. Üzücü olan, anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmese bile türban sorun olmaktan çıkmıyor. Sadece belki anayasa değişikliği ile sonuçlanması gereken önemli bir tartışma sürecini başlatıyor. Türkiye'de konu oldukça detaylı tartışıldığı için tekrardan kaçınmak ve konuya Almanya Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile ışık tutmak istiyoruz. Zira Almanya Anayasa Mahkemesi bir bakıma "Velev ki politik bir sembol olsun" sorusunu irdelemekle kalmıyor, aynı zamanda türban örneği üzerinden kanun yapıcıya eğitim kurumları konusunda prensip karar vermesi gerektiğini söylüyor. Mahkemenin bu konudaki kararına girmeden, Türkiye ve Almanya'daki benzerlik ve farklılıklara değinelim.

Türkiye ve Almanya, anayasa geleneği ile yönetilen ülkelerdir. Anayasa Mahkemesi'nin yetkileri sınırlıdır. Buna rağmen, belki bu yüzden Anayasa Mahkemesi'nin yetkileri her zaman birçok kararı ile tartışma konusu olmuştur, bu günlerde Türkiye'de olduğu gibi. Türban meselesi Almanya'da yıllardır tartışılan bir konudur, fakat Fransa gibi "laiklik" kapsamında sürmediği gibi, bir sistem sorunu da yapılmamaktadır. Bu bakımdan tartışma daha rasyonel ve "normal" hukukî bir mesele olarak ele alınmıştır. Almanya'da türban Türkiye'de olduğu gibi inanç gereği olarak taşındığı gibi, yer yer politik bir sembol olarak da kullanılmaktadır. Bu yüzden mahkeme kararını verirken "türban" üzerine de, özellikle Türk göçmen toplumuna bakarak, ışık tutmaya çalışmıştır. Önemli bir farklılık da Almanya'da ilkokullarda bile öğrencilerin başörtüsü, "türban" vs. ile okula gelmeleri serbesttir. Benzerlik ise kararın bir öğretmenin derse başörtüsü ile girip giremeyeceği konusu olduğu için "kamu" teriminin kapsamı gündeme gelmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin 24.9.2003 tarih ve -2BVR 1436/02- sayılı kararı, 1972 yılında Kabil/Afganistan doğumlu, 1995 yılında Alman vatandaşlığına giren bir bayanın 1998 yılında öğretmenlik sınavlarını başarı ile geçmesine rağmen, türbanlı olduğu için memur kadrosuna alınmaması üzerine başlayan mahkeme sürecinin son sözü olmuştu. Baden-Württenberg eyaleti bayanın sınavlarını ve memur hazırlık dönemini başarıyla tamamlamış olduğunu teslim ederken, derse türban ile girmekte ısrar etmesini, türbanın kültürel ayrımcılığı temsil ettiğini ve sadece dinî değil, aynı zamanda politik bir sembol olduğunu vurgulamış ve bunun devletin tarafsızlığı ilkesi ile bağdaşmadığını kararında gerekçe olarak öne sürmüştür. Türbanı ile derse giren bir öğretmenin, öğrencileri türban üzerine düşünmeye, bu yönde sorular sormaya zorladığını, devleti temsil eden bir öğretmenin bu yüzden devletin tarafsızlık ilkesini temsil edemeyeceğini iddia etmiştir. Başörtüsü ile derse girerek, öğrenci ve ebeveynlerin temel hakkı olan tarafsız eğitim ilkesini ihlal ettiğini, türban taşıyan öğretmenin özellikle Müslüman öğrenciler üzerinde bir baskı unsuru olacağını öne sürmüştür.

Bu karara itiraz eden davacı, türbanın İslam dininin bir gereği, kimliğinin bir parçası olduğunu, bu yüzden işe alınmamasının anayasanın inanç özgürlüğünü düzenleyen 4. maddesini ihlal ettiğini savunmuştur. Devletin tarafsızlığının her tür inanç ve politik düşünceyi dışlaması anlamına gelmemesi gerektiğini, devletin kişisel özgürlükleri de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamış, türbanın özünde haç gibi dinî sembol olmadığını iddia etmiştir. Dava üzerine karar veren idare mahkemesi, davacının başvurusunu reddetmiş, "öğretmenin inanç özgürlüğü, ders boyunca öğrencilerin inanç hürriyeti ile çelişki içinde ise kısıtlanabileceğini" karara bağlamıştır. Yüksek idari mahkemeler tarafından da tasdik bulan bu karara karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur. Almanya Anayasa Mahkemesi'nin bir Alman babanın sınıfta asılı "haç"a karşı verdiği kararı da bilen davacı avukatları, savunmayı iki ana temele oturtmuştur. Birinci savunma; Almanya'nın klasik anlamda "laik" bir ülke olmadığı ve dinî inançların da yaşandığı açık bir toplum olduğu ve bu kapsamda devletin tarafsızlığının dinî ve politik inançlara saygınlığı gerektirdiği. İkinci savunma çizgisi ise başörtüsünün haç gibi dinî bir sembol olmadığını, okulun bir kurum olduğunu bu yüzden tarafsız olması gerektiğini, fakat davacının temel haklarından yoksun bırakılan bir birey olduğunu savunmuştur.

Birincisi, Almanya Anayasa Mahkemesi temel haklar söz konusu olduğunda, temel hakların kapsam ve sınırlarını belirlemenin Anayasa Mahkemesi'nin görevi olduğunu ve türbanla ilgili kararın bu kapsamda değerlendirildiğini vurgulamakta. Bu Türkiye'de sürmekte olan "yetki" konusunda bir bakıma ışık tutucudur sanıyoruz.

İkinci önemli ve kararın temelini oluşturan vurgu, inanç özgürlüğü ile ilgilidir. Anayasanın dört maddesine atıf yapan mahkeme, bu özgürlüğün, "sadece inanmak veya inanmamak"la sınırlı olmadığını, bu özgürlüğün inançlarını yaşama, ilan etme ve yaşamını bu inançları kapsamında sürdürme ve doğruları inançları kapsamında belirleme özgürlüğü olarak görüyor. Mahkeme için inanç özgürlüğü koşulsuz bir şekilde geçerlidir. Bu özgürlük sadece anayasa ile ve üçüncü şahısların özgürlüğü veya anayasada belirlenmiş toplumsal değerlerle sınırlandırılabilir. Bu tür sınırlandırmalar bir kanun kapsamında olmak zorundadır. Anayasa Mahkemesi, 33. maddede öngörülen kimseye inançlarından ötürü ayrımcılık uygulanamayacağını, mesleğinden men edilemeyeceğini belirleyen ilkeye de dikkat çekmektedir. Bu yüzden mahkemeye göre başörtüsü ile okula gelen öğretmen anayasanın 4. maddesinde öngörülen inanç hürriyeti kapsamındadır. Devletin bu konuyu bir kanunla düzenlemesi gerekmektedir. Bu tür bir kanun olmadan başörtüsü gerekçe gösterilerek bir vatandaş mesleğinden men edilemez.

Üçüncü olgu devletin tarafsızlığı ve inanç özgürlüğü ve eşitlik ilkesi ile ilgili yükümlülüğüdür. Mahkeme Anayasa'nın 3, 4, 33, 136, 137 ve 140. maddelerine atıf yaparak anayasanın devletin tüm vatandaşların inançlarına karşı tarafsız olması gerektiğini vurguluyor ve anayasanın kilise devletine dayalı hukuk anlayışına kapalı olduğunu ve herhangi bir inanç grubuna öncelik verilmesini yasaklamaktadır, diyor. Mahkeme çeşitli kararlarına atıf yaparak, "devlet farklı inanç ve dünya görüşü olan topluluklara karşı eşitlik ilkesine uymak zorunda olduğunu ve herhangi bir dine öncelik tanıyamayacağını" vurgulamakta. Mahkeme için bu "tarafsızlık ilkesi katı bir devlet ve dinin ayrılığı" anlamına gelmemektedir. Tarafsızlık devletin "tüm inançlara karşı eşit mesafede durması ve tümünü desteklemesi" anlamına gelmektedir. Devlet kişinin inanç hürriyetini garanti altına almakla yükümlüdür ve herhangi bir din veya inançla özdeşleşmemeli ve "toplumda dinler arası barışı tehlikeye sokmamalıdır". Anayasa aynı zamanda devlete bir inancı veya dinî öğretiyi değerlendirmeyi yasaklamaktadır.

Mahkeme "başörtüsü", başka bir deyişle türban konusuna da değinmektedir. Mahkemeye göre "Başörtüsü, Hıristiyanlık için haçtan farklı olarak, kendi başına bir dinî sembol değildir. Sadece taşıyan insanla ve bu insanın tutum ve tavrı ile benzer bir etki yaratabilir. Müslümanlar tarafından kullanılan başörtüsü değişik şekilde değişik değerler için algılanmaktadır." Başörtüsünü gelenek icabı takan kadınlar olduğu gibi, Batı değerlerine karşı çıkmak için de kullanılmaktadır. Kimliğe vurgu yapmak amacı ile kullanıldığı gibi, başörtüsü mahkemeye göre son zamanlarda köktenci İslam için de sembol olabilmektedir. Bu konuda azınlık görüşünü bildiren, başörtüsünün devlet memurluğu ile bağdaşamayacağını savunan üç hâkim ise başörtüsünü İslam dininin sembolü olarak görmektedir. Bu görüşe göre başörtüsü Müslümanlara ve Müslüman olmayanlara yönelik kültürel bir mesaj teşkil etmekte, kadının erkeğe hizmet etmekle yükümlü olduğunu ve erkeğin kadın üzerine hâkimiyetini sembolize etmektedir. Bu yüzden başörtüsü Almanya Anayasası'nın eşitlik ilkesini belirleyen 3. maddesine ters düşmektedir.

Türkiye'de bu tartışma Almanya ile kıyaslandığında ne yazık ki dar bir kapsamda sürmektedir. Birinci sorun, başörtüsü veya türban nedir ve neyi sembolize etmektedir, bu konuda ortak bir görüş oluşmamıştır. İkinci, belki daha önemli konu ise "kamu" terimi, yani başörtüsünün nerelerde serbest ve nerelerde yasak olacağı konusunda da bir tartışma yaşanmamıştır. İlkokul ve liselerde serbest olsun diyen pek yok görünse de, olmalıdır diye düşünenlerin sayısı az değildir. Üçüncü yine önemli konu ise üniversitelerde veya başörtüsünün serbest olduğu yerlerde diğer din ve inanç sembolleri de serbest mi olacaktır? Değilse hangi sınırlar geçerli olacaktır? Üniversitelerde sadece başörtüsünü serbest bırakmak, inanç gereği veya politik bir sembol olarak taşınmasına rağmen mümkün ise, diğer semboller, mesela Yahudilerin kipası veya haç gibi sembollere karşı sınırlama getirilecek midir? Bu tür bir sınırlama getirilirken yurttaşların eşitlik ilkesi nasıl garanti altına alınacaktır?

Bu ve buna benzer sorular görüldüğü gibi Almanya Anayasası'nı da meşgul eden sorular olmuş ve kararında temel oluşturmuştur. Başörtüsünün sadece bir kanun kapsamında yasaklanabileceğini vurgulayan hâkimler, bu tür bir sınırlamanın tüm inanç grupları için geçerli olması gerektiğini vurgulamış ve kanun yapıcıya sınırlamalar getirmiştir. Bu açıdan Almanya'da azınlık konumunda olan Müslümanların haklarını koruyan bu karar Türkiye'de sürmekte olan tartışma için önemli veriler içermektedir. Türkiye'deki tartışmanın en vahim yanı ise, başta da söylediğimiz gibi, genel olarak geniş bir tartışma süreci yaşanmadan, toplumsal bir uzlaşma arayışına girilmeden anayasa değişikliğine gidilmiş, türban konusuna çözüm üretilmek istenmiştir. Türban konusunda sürmekte olan uygulama kabul edilir bir uygulama değildir. Dünya görüşü aynı olan, bu görüşünü, saç, bıyık veya giyimi ile sembolize eden genç erkek bir öğrenci üniversitelere girip meslek hayatında engellenmezken, benzer düşünceleri savunan başörtülü bir genç kadın eğitimden mahrum bırakılmaktadır. Bu ne politik açıdan ne de insan hakları açısından savunulur bir durum değildir ve değişmelidir. Umarız bu anayasa değişikliği bu gerekli tartışma ve çözüm sürecini başlatmış olur. Bizce "Sivil Anayasa Projesi" tüm hürriyetlere yönelik kapsamlı bir çözüm platformu olmalıdır.

Ali Yurttagül - Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Siyasî Danışmanı

YAZIYA YORUM KAT