1. YAZARLAR

  2. Ümit Kıvanç

  3. Adam gibi seçmen olamamış adamın hezeyanı
Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç

Yazarın Tüm Yazıları >

Adam gibi seçmen olamamış adamın hezeyanı

A+A-

Hayatımda bir defa, seçime “bizim partimiz” diyebileceğim bir partinin girdiğini görmek, ona oy vermek kısmet oldu. ÖDP yeniydi, umutlar bağlamıştık, ailelerimizi oy için ikna etmeye çabalamıştık, parti üyesi olmayan birçok insan, işte, kendimizce, elimizden geleni yapmıştık. Yönetmen-oyuncu Ezel Akay’ın oynadığı bir reklam filmi çekmiştim. Güya sinemalarda gösterilecekti, nerede ne kadar gösterildi, hatırlamıyorum. Eğlenceli bir film olmuştu. Ezel, “Kadınlar ne alâka!”, “Solcuya niye oy verecekmişim!”, “Gençler mi! Nee!”, “Emek mi, işçi mi! Asla olmaz!” diye bağırıp çağıran, yani bir bakıma genel olarak “milletimizin değerleri” denen şeyleri temsil eden bir adamı canlandırıyordu. Piyasanın en iyi ışık şirketlerinden biriyle çalışmıştık, kurgumuzu bu işin ustalarından Mustafa Preşova yapmıştı. Bizim gibi, doğrudan siyasî amaçlarla davranmayanlar bile bize yardım etmekten bir şekilde memnundu. Bilmiyorum, herhalde yeni bir şey, bir umut sezmişlerdi uzaktan, ufaktan da olsa. (Maceranın devamına girmiyorum haliyle.)

Seçim sandığına, “partim” diyebileceğim bir örgüt olmamasına rağmen gönül rahatlığıyla gidebildiğim bir seçim daha oldu: Baskın Hoca’yı Meclis’e sokmaya çalıştığımız zaman. O maceranın burukluğunu ve kimin kimi nasıl burduğunu da hatırlatmayacağım. O faslı geçiyorum. Sadece, kafam rahattı, ruhumda sıkıntı yoktu, Baskın Hoca’nın Meclis’teki şahane insanları nasıl hizaya getirebileceğini kurup kurup keyifleniyordum; o kadarını diyorum.

Bunların dışında, şu yaşa gelene kadar, içimden küfretmeden, vazife icabı saydığım şeyi kimi zaman kendimi kahrede kahrede yapmadan geçirdiğim bir seçim olmadı.

Seçim ortamını aslında seviyorum. Normal zamanda insandan sayılmayan memleket ahalisinin her bir ferdi, siyasîlerin gözünde değer kazanıyor ya, başta bu hoşuma gidiyor. Bir oy bir oydur; unutmuyorlar. Sahtekârlık da olsa, yalakalık da olsa, birkaç haftalığına insanları insan yerine koyuyormuş gibi davranıyorlar; bu da bir şey.

Sandığa gittiğimde, olabildiğince ağırdan alarak, gelen giden herkesi izlemeye çalışıyorum. Başka günlerde göremediğimiz bir gurur, bir kendine güven havası oluyor insanlarda. Memleketin kaderine etki edecek bir eylem şansı verilmiş, bunu kullanıyorlar ve tadını çıkarıyorlar. Çocuklarını getiriyorlar sandığa. Bunu çok güzel buluyorum. Belki inanmayacaksınız, “aslında insanlar nasıl yaşayabilirlerdi”ye dalıp gözyaşlarımı silmek zorunda bile kalıyorum. Çünkü öyle bir durumda sahiden o çobanla o salak kız arasında fark kalmıyor. (Gerçi bu da çobana haksızlık ama...) Dört-beş yılda bir yapılan seçim bile insanlarda, yaşadıkları memleket hakkında söz söylemeye hakları olduğu duygusunu bir anlık yaratabiliyor. Sadece seçimle sınırlı olmayan, bugünün siyasetçilerinin havsalasının almayacağı derinlikte ve genişlikte bir demokrasiyle insanlar ne kadar özgüvenli, mutlu olurdu...

Bu zararlı düşüncelerim yüzünden, sandığa gitmeden yapılan boykotlar bana hiçbir zaman cazip görünmedi. Boykot savunuculuğu yaptığım seçimlerde hep, gidip boş ya da geçersiz oy atmayı savundum. Radikal bir siyasî eylem diye öngörülmüş şeyin, evinden çıkmaya bile üşenen, kendinden başkasının yaşadığını umursamayan dangalağın tavrıyla aynı hesaba gelmesini bir türlü kabullenemedim. (Geçersiz oy atarak boykot yapmak çok daha geçerli bir yoldur, çünkü her ülkede geçersiz oyların normal bir oranı vardır ve bunun çok üzerine çıkılması mutlaka kayda geçer, amacına ulaşır.)

Galiba, sonunda, seçimi inkâr edenin toplum hakkında söz söylemeye hakkı olmayacağına bile inandım. İnsanları ikna edemedikten sonra, hiçbir halt olmuyor. Zorla olan ancak zorla sürdürülebiliyor, bundan da dünyanın meşakkatini çeken, yükünü taşıyan, hiçbir nimetten yararlanamayan esas mağdurlara hiçbir fayda gelmiyor. Sadece zorba değişmiş oluyor. (Maalesef zorla yapılacak iş var da, seçim gibi bir şeyin yerine geçemiyor.)

Gazete köşeyazarlığı yapınca seçimde kime oy atacağını açıklamak diye bir yasal zorunluluk var mı diye araştırdım. Yokmuş. Gazete yönetimine soracaktım ama bizim gazetenin yönetimi bizlerle sıfır temas politikası izlediğinden şimdi bunun için rahatsız etmek istemedim. Bu yüzden bu sevimsiz işten imtina edebiliyorum. Sadece şunu söylemekle yetineceğim: sanırım ilk defa bir seçimde, “efendim, siyasî bakımdan şöyle şöyle yapmak mâkûldür” yollu ahkâmlardan bir avuç bile alıp etrafa saçamadım. Ve maalesef –ya da “üstelik”- bunun sebebi siyasî değil. Riyadan, numaradan, kıvırtmadan, misyonlarla birleşmiş tuhaf ikbal hesaplarından, kısaca, herkesin memleket siyaseti derken aslında sadece kendi konumu, durumu, algılanışı, seyredilişi hakkında düşünüp eyliyor olmasından bunaldım. “Birilerine küfredeyim de birileri beni sevsin” çizgisinde bütün siyasetçilerin birleştiği âlemde kimi neye göre seçmeliyim, bilemiyorum.

Bu yüzden, geçen seçimdeki gibi bir olayla karşılaşmayı diliyorum; o zaman işim kolaylaşacak. İki Cumhuriyet kadını, oy verdiğimiz ilkokul sınıfında asılı resimli “harfler” panosuna bakıp, “O ne? Orada x mi var, q mu var!” diye şirretlik yapmışlardı. Kafalarına marangozdan taze kestirilmiş bir metreye iki metrelik x ve q’ları geçirmek yerine oy verebilirim.

Yalnız, gözlerimi kapatarak.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT