Abdestsizler İçin Camilerin Yeter Sayısı Nedir?

14.09.2016 21:10

Recep Ardoğan

 “…hususî ibâdâtta [ezan ve namazın dilinin Türkçe olmasını mecburi kılan] kanun yapılmaz ve kanun olamaz.” (Said Nursî, “Mektubât”, 554.)

 

Burada, “abdestsiz” derken kişiler kastedilmemektedir. Çünkü, tartışılması gereken fikirlerdir. Burada tartışılan da namazın lüzumuna inanmayan bir zihniyetin namazgâhların gerekliliği konusundaki görüşünü dikte etmesidir.

32 farzıyla pozitivist ve katı laikçiliği dile getiren mezkur bir yazıda laiklik, “dine sınır çekmek”, “dini vatandaşın bireysel ve öznel alanına çekmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Ardından da laiklik, din ile siyaset, hukuk, eğitim işlerinin ayrılması koşuluyla dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınması olduğu söylenmektedir.

Eğer dini, bireysel ve özel alana hapsederseniz, onu güvence altına almanız gerekmez. Dışa yansımayan, objektif tezahürleri olmayan bir şeye, toplum hayatında yer açmaktan söz etmenin anlamı yoktur. Sosyal ve siyasal alanda var olmayan bir şeyi güvence altına almak da gerekmez. Bireysel ve özel alanı zaten hukuken geçerli somut delillere dayalı olarak tetkik ve soruşturmak mümkün de değildir. Yine de bireysel ve özel alanda serbestlik, ancak sosyalist yönetimler altında, demir perde ülkelerinde yaşayanlar için bir özgürlük sağlayabilir. Çünkü, aile bireylerinin polit büronun ajanı gibi çalıştığı bir ortamda, mahrem şeyler bile ortaya saçılabilir. Sanırım mezkur yazı da inancın ve bireysel dindarlığın, polit büronun takibatına karşı güvence altına alınması gerektiğini kastetmiş olmalıdır(!).

Bireysel ve özel alan”, eskilerin ahval-i şahsiye dediği alandan çok daha dardır. Ahval-i şahsiyye, örneğin, Osmanlı’da, farklı din mensuplarının kendi inançlarının gerekleriyle başbaşa bırakıldıkları, kendi özel hukuklarına tabi oldukları alandır. Bu alan nikah, miras hususları da içermektedir. “bireysel ve özel alan” ise inanç ve ibadet hayatını içermekte; aynı inancı paylaşanların biraraya gelerek ibadet etme özgürlüğünü bile muğlakta bırakmaktadır. Acaba, insanların camiler inşa etmesi, camilerde zikir yapmaları acaba kamusal alanla mı yoksa bireysel alanla mı ilgilidir? Belki, şimdilik bireysel alan olarak tanımlanır, laikçiliği daha katı şekilde uygulama fırsatı bulunca da kamusal alan olarak nitelenir. Laikçilerin camilerle ilgili tuttuğu istatistikler, buna zemin hazırlamaktadır.

Bu yaklaşım, “İslam’da din özgürlüğü temelleri” kitabında, bu yaklaşım şöyle tahlil edilmektedir:

“Dinî uygulamaların sınırlandırılması isteği açıktan ifade edilmese de dinsel özgürlüklerin dışa dönük alanını sadece inanmayanlara mahsus kılma eğilimi, bunu örneklendirmektedir. Dikkat çekicidir ki, bazı insan hakları savunucularınca bir yanda okul sayısının üstünde cami olması, Dicle Üniversitesi kampüsünde 7 mescidin bulunması tenkit edilirken, diğer yanda sokakta namaz, ses yükselticileriyle ezan ve vaaz yayını, ramazan davulu vb. uygulamaların da kamu düzenini ve huzuru bozucu, başkalarını rahatsız edici nitelikte olduğu ileri sürülmektedir.” Bu tutumun örnekleri Bülent Tanör’ün Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu (Yön Matbaası, 1994) kitabında (s. 47-58.) İbrahim Ö. Kaboğlu’nun Özgürlükler Hukuku (İst. 1996) kitabında (s. 189.) görülebilir. Bu kitaplarda, düğün, şenlik, halka açık konser ve mitinglere aynı eleştiri getirilmez; kamunun yararlandığı sokak, cadde ve meydanlarda cereyan etme özelliğiyle belirginleşen yürüyüş ve gösterilerin yol akışını aksatması her zaman kamu düzeninin bozulması olarak yorumlanmaz. Ama konu İslâm’ı yaşama özgürlüğü olunca, hukuk yalnızca açık ve somut olaylar değil, vehim ve varsayımlar üzerine de oturtulur. Bir yandan cami ve mescitlerin sayısının fazla olduğu ileri sürülür, diğer yandan cuma namazında cemaatin cami dışına taşması, başkalarını haklarını ihlal olarak değerlendirilir.

Laikçilerin derdi, kendi özgürlüklerini korumak mı ötekinin özgürlüklerini kısıtlamak mı?

Daha önemli bir sapma, dinî özgürlüklerin, salt inanç ve ibadet özgürlüğüne indirgenmesidir. Din özgürlüğü vicdan hürriyetinden ibaret değildir. Laikçilerin uygarlaşma modeli olarak gösterdiği, hiçbir Batı ülkesi, hristiyan vatandaşları için böyle bir yaklaşımı kabul etmez. Uluslararası sözleşmelerde de din özgürlüğü, inanç ve ibadetler yanında başka pratikleri de içerir:

- dinî yayın,

- dinî inanç temelli olarak toplanma, vakıf ve dernek kurma,

- okul açma, çocuklarına dinî bir eğitim verme,

- dinini tebliğ etme, yaymaya çalışma,

- dinî semboller taşıma, din özgürlüğünün başlıca maddelerindendir.

İslam dininde buna, kişilerin ahval-i şahsiyye alanında kendi dinî hukukuna tabi olma (hukukî özerklik, adlî muhtariyet) de ilave edilir. Çünkü ahval-i şahsiyye, direk bireyin inancını ilgilendiren bir alandır. Buna göre, farklı dinî ve etnik grupların, dinlerinin ve şeriatlarının izin verdiği tasarrufları, İslâm’ın gereklerine aykırı da olsa, geçerli sayılır. Onların bu hakkı da zimmet (güvence ahdi) altındadır. Onlar, evlenme, boşanma, nafaka ve miras vb. konularda, kendi dinlerine göre yaşayabilir, kültürel özelliklerini muhafaza edebilirler. kamu düzenini ilgilendiren konularda ise tek bir hukuk geçerlidir. Bu kısmî Hukukî özerkliğin esası, müslüman olmayanları, inançlarına yakırı hükümlere tabi kılmaktan kaçınmaktır. Onları kamu düzenine zararı olmayan; inanç ve dinî pratiklerle ilgili alanda, özgür ve özerk bırakmaktır. Hukuki eşitsizliğe yol açacak çok hukuklu sistem değildir.

Bu arada hatırlatalım: Alevilerin inanç özgürlüklerinin ihlaliyle ilgili hususlar, dindarlardan kaynaklanmamaktadır. Onların özgürlüklerini kısıtlayan yasaları, dindar sunnîler çıkarmış değildir. Dindarları işlemedikleri suçlardan dolayı itham etmek ve yargılamak, iyi niyetli değildir.

Belirtilmesi gereken bir husus da laikliğin, tek başına “dinî özgürlüklerin güvence altına alınması”na karşı çıkmak da laikliği, bir çözüm değil bir düğüm; bir araç değil bir amaç,  bir din politikası değil bir inanç haline getirmenin göstergesidir. Sorun da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Sorun, demokrasi ve insan haklarını, inanan insanlar aleyhine olmak üzere daraltmaktır. Kendi vehimlerini, ötekinin haklarından daha önemli görmektir. Kendi taassubunu insanlara uygar idealler adıyla empoze etmektir.

Vehimleri haklara karşı kullanmak

Burada üzerinde durulması gereken hususlardan biri de din – siyaset ilişkisini vehimlerle düşünmektir. Tartışmalarda çoğu kez bir tarafın kendi vehimlerini karşı tarafın siyasi haklarına karşı kullanması; kendi vehimleri için muhataplarının –genelde hasım olarak görülür- siyasî haklarından daha önemli ve öncelikli görmesidir. Burada aşağıdaki gibi bir akıl yürütme karşımıza çıkmaktadır.

Dindâr insanlar, dini siyasete âlet eder, o hâlde onlar siyaset yapmamalı!

Bu noktada siyasi arenada dinî kavramların kullanılmaması gerektiğine ilişkin temkin ve tedbir yaklaşımının bir itikat olarak ortaya konulduğu da görülmektedir. Bu inanç aslında, laikliğin ortaya çıktığı zamanlardan kalma bir söylemin ezberden tekrarlanmasından ibarettir.

Ancak fikir, ezberi aşar.

Fikir sahipleri, kendilerine aşılanan fikirlerin de sorgulamasını yaptıkları zaman fikir adamı olurlar.

Aşılama fikirler ve ezber söylemlerle ne büyük meseleler tahkik edilebilir ne de gerçek anlamda fikir insanı olunabilir.

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim