1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Veri sömürgeciliği ve medya kıskacında epistemik hiyerarşi
Veri sömürgeciliği ve medya kıskacında epistemik hiyerarşi

Veri sömürgeciliği ve medya kıskacında epistemik hiyerarşi

H. Yahya Şekerci; Ahmedu Bamba, Frantz Fanon ve Bin Badis’in mukavemet mirasından yola çıkarak, dijital platformlar ve yapay zekâ eliyle inşa edilen ‘veri sömürgeciliği’ ile ‘epistemik hiyerarşiyi’ değerlendiriyor.

20 Haziran 2026 Cumartesi 00:36A+A-

Veri Sömürgeciliği ve Medya Kıskacında Epistemik Hiyerarşi

H. Yahya Şekerci / Fokus+


 

Bamba, Bin Badis, Fanon ve daha niceleri… Karşılarında yalnız değerli minerallerini gaspa gelmiş bir güruh olmadığının farkındaydılar. Topraklarına büsbütün burnu havada bir tavırla ve zorbalıkla gelen zihniyeti okuyabiliyorlardı. Garplılara kafa tutmak varlık yokluk meselesiydi. Yalnız fiziki değil, fikrî bir direnişe giriştiler. Bu en az emekle, silahla, protesto gösterileriyle inşa edilen mukavemet kadar kıymetliydi. Senegal’den Cezayir’e kara kıtanın pek çok yerinde müstemlekeye karşı göğüs geren dimağlar, kalemler ve mücahitler görülecekti.  

Sömürge hikâyelerini pek çok kez okumuşuzdur. Batılıların acımasızlıklarından Afrikalı gariplerin mazlumluklarına uzanan çaresizlik hikâyeleridir birçoğu. Kabaca hep “Batılılar tüm nobranlıklarıyla gelmiştir ve var güçleriyle istediklerini almıştır” temelinde yazılıdır bu hikâyeler. Söz konusu kurgu dahi taraflı bir anlatıdan başkası değildir oysa. Toprakların gerçek sahiplerinin direnişlerine, beyaz adama kök söktürüşüne, onlara pabuç bırakmayışına yer vermeyen her hikâye, Batılı medeniyet anlatısının birer cüzüdür olsa olsa. İsmi zikredilen Ahmedu Bamba örneğin; hapislere, sürgünlere rağmen Fransız’a minnet etmediği gibi sömürgeye karşı müridanına Fransızca öğrenmeyi reddetmelerini ve dahi Kur’an-ı Kerim hafızı olmayı telkin etmişti. Dergâhını da bu tahsil ile idame ettiren Bamba, Kadiri-Muridi yolunu bir ‘mukavemet tariki’ hâline getirmiştir. Böylece lisanlarını öğrenmedikleri Frenklerin propagandasından da asgari seviyede etkilenmişti Senegalliler.  

Frantz Fanon

Yazar Frantz Fanon ise sömürgeciliğin sadece fiziksel ve iktisadi bir sömürü değil, aynı zamanda yerli halkın zihnini ve kültürünü işgal eden bir süreç olduğunu müdafaa etti. 1961’de kaleme aldığı Yeryüzünün Lanetlileri’nde sömürgeciliğin şiddetle kurulması hasebiyle onun ancak yine aynı usulle yani şiddet ile tasfiye edilebileceğini coşkuyla savundu. Teşkilatlanmanın ehemmiyetine vurgu yapan Fanon, müstakil fikrî bir duruş ile kendisinden sonrakilere de ilham verdi. Hem yazan hem sahada mücadele veren Fanon’un sömürgeciliğe karşı duruşu, Batı merkezli bilgi üretim sistemlerinin, rasyonalitenin ve evrensellik iddialarının kökten reddine ve sömürgeleştirilmiş halkların kendi bilgi/varlık zeminini inşa etmesine dayanıyordu. Fanon, sömürgeciliğin sadece toprakları ve kaynakları yağmalamadığını; bilgiyi, tarihi ve yerlinin zihnini de sömürgeleştirdiğini dillendirdi. 

Abdulhamid bin Badis’e gelince o da Fransızlaştırılmaya karşı mücadele edenlerdendi. Örgütlediği âlimler ile sahada direniş fikrini yayan, müderrislere verdiği cesaretle bağımsızlık harbinin sembol şahsiyetlerinin öncülerinden biriydi. Tüm bunların yanı sıra, kendisi bir Berberi olmasına rağmen Arapçanın bu coğrafyanın hakiki hüviyetini tahkim eden yönünü sıklıkla işlemişti. Arapçanın İslam’ın dili olduğuna vurgu yapan Badis, lisanın etnik bir kabulü aşan değeri üzerinden sömürge aleyhtarlığını sağlam bir zeminde kurmuştu. Müstemleke muhalefeti fikrî cihetten muhkem şekilde biçimlenen Bin Badis’in cehdi; Necah, Müntekid ve Şihab mecmualarıyla ete kemiğe bürünmüştü. 

Mezkur mecmualarda vücut bulan zihni-kültürel karşı koyuş, geçmişin mirası ile bugün arasındaki bağın hasılasıydı şüphesiz. Şiirden nesire, tahkiyeden gündelik fıkraya kadar ihata edici bir tarafı vardı bunun. Kaynakları gasp edilmiş insanların sadırlarındakini muhafazaya yönelik entelektüel gayretler Walter Mignolo'nun kavramsallaştırdığı, ‘epistemik itaatsizlik’ adlı isyanın ta kendisiydi. Peki, geçmişin bu şanlı direnişlerinin mirası karşısında bugün dövüşmek zorunda olduğumuz düşmanın yeni çehresi nedir? Nedir veri sömürgeciliği? 

Bilindiği gibi, sömürge meselesi aynı zamanda bir üstünlük anlayışını ikame demektir. Bilgi hiyerarşisi ve üstünlük söylemini kurar. Epistemik egemenlik, en az fiziki kaynakların üzerindeki egemenlik kadar ehemmiyet arz eder. Şiddet ile müsemma sömürgecilik, bilgi üzerinde kurduğu tahakküm ile de psikolojik şiddeti ayakta tutarak iddiasını, istismarı norm kabul ederek sürdürür. Tıpkı dijital dünyanın insanlığı istismar ettiği gibi. Tıpkı manipülasyon ile, yoğun propaganda ile bir tür şiddete maruz bırakarak istediğini almaya çalışması gibi. 

Bize ait ferdi her tür gündelik bilgimiz dahi birer ürüne dönüştürülüyor bugün. Hayatlarımızın her kıvrımından sızdırılan arama geçmişlerimiz var. Sosyal medyada türlü etkileşim içine giriyoruz, dahası biyometrik verilerimizi ortalığa saçmakta bir beis görmüyoruz ve davranış örüntülerimiz hakkında o kadar çok fikir ve bilgiyi cömertçe saçıp döküyoruz ki tüm bunlar, yapay zekâyı elinde tutan tekeller tarafından siyasi yahut iktisadi bir mamul olarak yeniden üretiliyor. Buna veri sömürgeciliği deniyor. İnsanlar, modern dünyada ‘bağlantıda kalma’ ve dijital kamusal alanda var olma ihtiyacı karşılığında kendi hayatlarını veri formunda teslim ettikleri sözde rızaya dayalı yeni bir sömürü ilişkisine dâhil oluyorlar. 

Daha kapsamlı bir ifadeyle, gelişmiş ülkelerdeki büyük teknoloji şirketleri hem kendi ülkeleri hem de nazarlarında ‘gelişmekte olan’ zavallı ülkelerdeki fertlerin dijital ayak izlerini, davranış bilgilerini ve kültürel üretimlerini ‘açık rıza’ adı altında veya asimetrik güç ilişkileriyle ele geçiriyor. Bu veriler sermaye birikimi için kullanılırken, verinin asıl sahibi olan toplumlar kendi verileri üzerinde söz hakkına sahip olmuyor; değer, veri merkeze akıtılıyor. Bilgi ile teması gayriahlaki bir zeminde kuran bu düzene dair itirazlar ise elbette cevapsız hatta cezasız bırakılmıyor. 

Bu düzende iktisadi hareketler, sıhhate dair kayıtlar, konum bilgileri ve sosyal medya beğenileri gibi her türlü dijital ayak izi, reklam manipülasyonu veya siyasi tercihlerin yönlendirilmesi için birer hammadde olarak işleniyor. Philip Agre’nin ‘Eylemin Dil Bilgisi’ olarak adlandırdığı süreç tam da burada devreye giriyor: Dijital platformlar kod ve yazılım marifetiyle insan davranışlarını muayyen kalıplara icbar ediyor ve her hareketi kaydedilebilir kılmak adına hayatı standart hâle getiriyor. Bu yönüyle platformlar, içinde her hareketin aralıksız fişlendiği ve veri hasılasına tabi tutulduğu dijital mülkler yani yeni ‘veri bölgesi’ hâline geliyor. 

Sömürgecilikte tarihî süreklilik 

Veri sömürgeciliğini hakkıyla anlamak için klasik sömürge ile mukayese yoluna gitmeye mecburuz. Sömürgecilik ile benzer ve farklı yönlerini ele alarak değerlendirmek hayli mühim zira. Ana hatlarıyla veri sömürgeciliği ile klasik sömürgecilik arasında dört temel benzerlik bulunduğunu ifade etmek mümkün. Bunlardan ilki, yukarıda da değinilen asimetrik güç ilişkisidir. Klasik sömürgecilikte Batılı sömürgeci devlet ile sömürge arasında aynı hesap, aynı terazi geçerli değildir. Dolayısıyla askerî, siyasi ve ekonomik eşitsizlik neyse, veri sömürgeciliğinde de küresel teknoloji tekelleri ile yerel kullanıcılar ve devletler arasında aynı türden bir eşitsizlik söz konusudur. 

Pekâlâ denilebilir ki asimetrik güç ilişkisi, geçmişte sömürgeci devletlerin ticaret şirketleri -Doğu Hindistan Şirketi gibi- eliyle yürüttüğü asimetrik tahakküm, bugün teknoloji devleri ve ulus devletlerin karşılıklı fayda eksenli iş birlikleriyle sürdürülüyor. Facebook'un Afrika'da yürüttüğü ‘Free Basics’ adını taşıyan ücretsiz internet projesi buna somut bir örnektir. Yardım görünümlü bu kabil teşebbüsler, aslında insanların verilerini toplamak için kullanılan modern birer sömürge tuzağı mesabesindedir. 

 

İkinci olarak yağma ve gasp mantığından söz edebiliriz. Klasik sömürgeciliğin temelinde nasıl ki coğrafyaların işgali ve madenler, topraklar, köle emeği gibi fiziki kaynakların cebren ele geçirilmesi yani toprak gaspı yatıyorsa; bugün de insan hayatı doğrudan veri biçiminde gasp edilerek kapitalist pazarın vahşi çarklarında haraç mezat satılıyor. Klasik sömürgecilikte altın, kömür, kauçuk gibi ham maddeler sömürge topraklarından alınır, işlenir ve geriye atık bırakılırken veri sömürgeciliğinde de konum, tıklama, beğeni, alışkanlık gibi ham veri merkez dışından alınıyor, işleniyor ve kullanıcıya ise kala kala yalnızca ‘dijital atık’ yani hedefli reklam kalıyor. 

Üçüncü nokta, bağımlılık ilişkisidir. Tıpkı sömürge ekonomisinin merkeze bağımlı kılınması gibi, veri sömürgeciliğinde de yerel dijital pazarlar, altyapılar ve uygulamalar Batılı platformlara bağımlı kılınıyor. Kendi dijital altyapısını kuramayan veya veri millîleştiremeyen ülkeler, tıpkı geçmişin hammadde sağlayan müstemlekeleri gibi, en temel kamu hizmetlerinde, örneğin salgın sürecindeki test ve sağlık altyapılarında istismar alanı oluşur oluşmaz küresel teknoloji şirketlerine muhtaç kaldıklarını hissettiler ve halkının verilerini paylaşmak zorunda bırakıldılar.  

Son olarak ise üstünlük söylemi, rıza ve meşrulaştırmadan bahsetmek durumundayız. Klasik sömürgecilikte sömürenler “Ben bu toprakların kaynaklarını yağmalayacağım” diyerek gaddarlığa girişmiyorlardı. Kendilerince insani ve ulvi bir kılıf olarak mesela ‘medenileştirme misyonu’ söylemiyle meşruiyet propagandası yapıyorlardı. Hesapta o insancıklar, medeniyetten bihaber yaşayan gafillerdi ve beyaz iyi adam, o uygarlık fukaralarını medenileştirecekti. Eh, bunun bir ücreti de olacaktı elbet. Benzer şekilde veri sömürgeciliği de ‘herkes için ücretsiz hizmet’, ‘bağlantılı dünya’ ve ‘küresel köy’ söylemleriyle meşruiyet arama çabasında. Hülasa her iki sömürge rejimi de kendisini meşrulaştırmak için bir üstünlük anlayışı inşa ediyor. 

Yeni nesil sömürgeciliğin dinamikleri

Anlaşılacağı üzere veri sömürgeciliği, 15. ve 16. yüzyıllarda Güney Amerika, Afrika ve Hindistan’da icra edilen klasik sömürgecilikle radikal bir tarihsel süreklilik arz eder. Bununla beraber, iki sömürü biçimi arasındaki zikredilen temel benzerliklerin yanı sıra farklarına da değinmek yerinde olacak. Çünkü karşımızda çok daha sinsi bir mekanizma işliyor. Bu ceberut mekanizma, çok daha sofistike usullerle kılcal damarlarımıza sızıyor. Yakından bakmak, hakkıyla bir değerlendirme yapmak adına fehmetmek, zaruretin fevkinde bir yere oturuyor. Bu itibarla yeni nesil sömürgeciliğin mümeyyiz vasıflarını özetle de olsa hatırlamakta fayda var. 

Evvela fiziki işgal meselesinden bahsetmeliyiz. Takdir edileceği üzere dijital dünyanın görünmez mekanizmalarının kol gezdiği iklimlerde nefes alıp veriyoruz. Bu da demek oluyor ki ilk fark, fiziki bir işgalin olmamasıdır. Veri sömürgeciliği toprağa asker çıkarmadan işler; sömürü, bir akıllı telefon ekranının ardından eline su dökemeyeceğimiz bir sessizlikle ve ‘gönüllü’ görünen bir biçimde gerçekleşiyor. 

 

İkinci fark, hız ve ölçekle ilgilidir. Yapay zekânın da tesiriyle, fiziki bir lojistiğe hacet kalmaksızın milyonlarca insanın verisi anında harmanlanıp faydaya dönüştürülebiliyor. Hakkımızdaki bilgiler süratle tasnif ediliyor. İlgili bileşenler ile istifadeye hazır hâle getiriliyor. 

Üçüncü fark, görünmezliktir. Fiziki herhangi bir kaynağın çalınması somut ve fark edilebilir bir durumken; dijital verilerin çalınması, kullanıcı tarafından bir sömürü olarak algılanmıyor, aksine ‘konfor’ veya ‘ücretsiz hizmetin bedeli’ olarak görülüyor.   

Dördüncü fark, bitimsizliktir. Petrol veya maden gibi fiziki kaynaklar tükenirken veri sürekli imal edilen, yenilenen ve sonsuz bir kaynaktır; her yeni nesil yeni veri demek olduğu için sömürü asla bitmiyor, aksine derinleşiyor. 

Son fark ise bağımlılıktır. Veriyi toplayan şirketler, bu verilerle vasıtalarını daha da geliştirerek rakiplerine bariyerler örüyor, çelme takıyor ve kullanıcıları ile devletleri kendilerine bağımlı kılıyor. Sömürüden çıkışı ferdî olarak neredeyse imkânsızlaştıran bir vasattır bu. Zira çevrim dışı olmak, günümüzde sosyal ve ekonomik hayattan dışlanmak anlamına geliyor. 

Tüm bu farklara ilave etmemiz gereken son bir hususiyet daha var. O da şiddetin biçim değiştirerek sömürüde kullanıldığı gerçeğidir. Vaktiyle silah zoruyla, doğrudan doğruya fiziki müdahaleler söz konusuyken şimdi adına ‘rıza üretimi’ denen bir başka dayatma aynı vazifeyi ifa ediyor. Manipülasyon, kesif propaganda ve mütemadiyen önümüze çıkarılan reklamlar, insanların karar verirken idrakten uzaklaşarak baş başa bırakıldıkları şiddet türleridir elbette. Hâliyle ağır tahrik altında ikrar etmiş esir misali algoritmaların isteğinden farksız tercihlerle çepeçevre kuşatılmış bir dünyayı müşahede etmiş oluyoruz.  

Medya ve sömürgeci anlatı mimarisi 

Peki, medya tüm bu sömürü düzeninin neresinde? Öyle ya, âdeta bedenimizin birer uzvu muamelesi yaptığımız akıllı cihazların taşıdığı medya uygulamaları bu yağmadan azade olmasa gerek. Bilgi-insan ilişkisi bağlamında incelendiğinde medyanın çizdiği haritada entelektüel bakiyenin aç gözlü şirketlerin aleyhine bir adım atması mümkün değil. Oynarlarsa kendi aleyhlerine oynarlar. 

Şunu teyit edelim ki kitleleri yönlendirirken kurduğu anlatı mimarisi ile yol alan sömürgeciler, temelde epistemik bir hiyerarşiyi benimser. Çünkü mutlak bir hakimiyet tesisini arzu eden bir mantık ile örülüdür sömürgeci zihni. Yeri gelmişken tarif edelim: Epistemik hiyerarşi; bilginin kaynağına, türüne veya üreticisine göre, söz gelimi akademik kurumlar, Batılı kaynaklar veya nicel göstergeler gibi unsurlarla diğer bilgi biçimlerine kıyasla daha fazla değer, meşruiyet ve üstünlük atfeden eşitsizlik sisteminin dizilimidir. Daha yalın bir cümle ile hangi bilginin daha değerli, daha üstün olduğunu, hangisinin meşru ve makbul olduğunu tayin eden bir yaklaşımdan söz ediyoruz. Öyleyse soru şu: Bir Senegallinin tercihleri, bir Silikon Vadisi mühendisinin tercihlerinden neden daha az değerli olsun? 

Sömürgecilik meselesi, en temelde bir üstünlük anlayışını ikame etmek ve katı bir bilgi hiyerarşisi kurarak egemenlik söylemini inşa etmektir. Kestirmeden söyleyelim; medya, tam da bu epistemik tahakkümün hem maşası hem de suç ortağıdır. 

Nick Couldry’nin Pierre Bourdieu’nun ‘gerçekliği inşa etme gücü’ kavramıyla ilişkilendirdiği sembolik güç, medyanın en büyük silahıdır. Hatırlayalım, eski medya düzeninde güç, BBC gibi merkezî stüdyoların tekelindeyken -ki buna dolayımlanmış merkez miti deniyor- günümüz platform çağında son derece yanıltıcı bir ‘biz miti’ inşa edilmiştir. Herkesin dört başı mamur bir hürriyet vasatında konuştuğu, zahiren hiyerarşinin olmadığı bu yatay düzlem, aslında platform devlerinin göz boyamasından ve derin bir illüzyondan ibarettir. Dijital platformlar artık sadece birer eşik bekçisi değil, sosyal dünyanın, bilginin ve hakikatin bize nasıl görüneceğini tek taraflı belirleyen dünya yöneticileri hâline gelmiştir.  

Anlaşılacağı üzere bu epistemik hiyerarşi, günümüzde yapay zekâ (AI) modelleriyle daha da derinleşiyor. Hiç şüphe yok ki yapay zekâ, veri sömürgeciliğini kesif bir biçimde aşırılaştırıyor. Bu hiç de şaşırtıcı değil zira onun sermayesi verilerdir. Hatta varlığını mümkün kılan doğrudan doğruya veridir. Aksi halde yapay zekâ var olamaz. Üretken yapay zekâ modelleri, internetteki insanlığa ait her türlü fikri, sanatsal ve kültürel üretimi rıza gözetmeksizin iç ediyor, mülksüzleştiriyor. Yani masum bir görüş yahut soru adına müracaat ettiğimiz yapay zekâ havuzunda, önemsemediğimiz hemen her bilgi kaşla göz arasında yani bir tür algoritmik el çabukluğuyla bir hesabın parçası oluveriyor. Buradan da kişiye ait olan sözün ve sorunun o andan itibaren yapay zekâya devredildiği sonucu çıkıyor. 

Başlangıçta kâr amacı gütmeyen ideallerle yola çıktığını ilan eden yapay zekâ yapılarının, kısa sürede küresel sermaye tekellerinin birer aparatına dönüşmesi, bu küresel güven sorununun en açık tescilidir. Algoritmik yapı, yeni seslere imkân tanıyor gibi görünse de özünde popülist veya Batı merkezli ajandaların daha hızlı yayılmasına zemin hazırlayarak bilgi zeminini manipüle ediyor. Fertlerin fiillerini, davranışlarını taklit eden yapay zekâ modelleri, özellikle genç nesiller üzerinde doğrudan duygusal bir kontrol kuruyor. Ve kabul edelim ki onları Batı merkezli perspektifin ve bilgi hiyerarşisinin pasif birer tüketicisi hâline getiriyor. 

Medya ve epistemik hiyerarşi 

Veri sömürgeciliği yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda epistemik, yani bilgiyle ilgili bir sorundur. Medya araçları ve platformları çeşitli yollarla bir epistemik hiyerarşi inşa eder. İlk göze çarpan husus, Batılı bilgi biçimlerinin üstünlüğünün dayatılmasıdır bu kapsamda. Algoritmalar İngilizce ağırlıklı verilerle eğitildiği için Batılı düşünce kategorileri, haber akışları ve bilimsel referanslar ‘evrensel’ olarak sunulurken yerel dillerdeki ve mahalli bağlamlardaki bilgi üretimi görünmezleşir. 

Bundan başka son yıllarda üzerine çokça kalem oynatılan bir itiraz olarak, hakikat tekellerinin oluşmasıdır. Google aramaları, Wikipedia maddeleri, Twitter onaylı hesaplar, bir konu hakkında ‘gerçekten ne olduğuna’ karar veren aktörler hâline gelir. Merkez dışındaki toplulukların kendi hakikat rejimleri ya da alternatif bilgi üretim biçimleri ‘güvenilmez’, ‘doğrulanmamış’ damgası yiyerek marjinalleştirilir. 

Dijital şiddet yoluyla bilginin susturulması da yekdiğer epistemik hiyerarşi inşasının sütunudur. Muhteva sevk ve idare kuralları çoğunlukla Batılı normları referans alır. Yerel bir ritüeli, yerel bir mücadeleyi veya yerel bir tarih anlatısını ifade eden içerikler, ‘nefret söylemi’, ‘dezenformasyon’ veya ‘zararlı içerik’ yaftasıyla kaldırılabilir. Esasen tam bir sansürdür yapılan. Bu durum, sömürgeci bilgi yıkımını dijital ortamda yeniden üretir. 

Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, mezkûr hiyerarşinin sindirilmesi, özümsenmesidir. Merkez dışındaki kullanıcılar kendilerini ‘dijital olarak daha az bilgili’, ‘daha az güncel’, ‘daha az yetkin’ hisseder. Yerel bir bilgiyi değil, New York Times veya BBC’de çıkan bir haberi ‘daha gerçek’ olarak kodlarlar. İşte bu, epistemik teslimiyetin en sarsıcı biçimidir. Geçmişin ‘epistemik itaatsizlik’ gösteren Bamba, Fanon ve Bin Badis’leri, bugünün dijital sömürgesinde kendi bilgi zeminini inşa etme çağrısını yinelemektedir. Bu anlamda veri sömürgeciliğine karşı durmak, aynı zamanda bu epistemik hiyerarşiyi ifşa etmek ve yıkmak anlamına gelir. 

Evet medya, özellikle de modern sosyal medya platformları, veri sömürgeciliğinin hem ideolojik aygıtı hem de en yarayışlı istidlal sahasıdır. Söz konusu ilişki üç temel sacayağı üzerinden yürüyor.  

İlk ilişki, sermaye birikimi ve dikkat ekonomisi. Malum, sosyal medya şirketlerinin temel sermaye birikim stratejisi hedefli reklamcılıktır. Bu süreçte insanın şuuru ve dikkati birer hammaddeye dönüşür. Buna dikkat ekonomisi denir. Gaye, kişiyi platformda tutarak ilgili reklamı tıklatmak ve veri sağımını sürekli kılmaktır. Öyle ki X (Twitter) gibi platformların gelirlerinin yüzde 80’inden fazlası doğrudan bu yöntemle temin edilir. Bu durum küresel düzeyde muazzam bir mülkiyet hegemonyası yaratmıştır. Dünyadaki en büyük 100 dijital medya şirketinin 4'te 3'ü, ilk 20 şirketin ise 18'i ABD menşelidir. Küresel Güney’in tüm ham verisi, bu merkezlerde rafine edilerek yeni bir sömürgeci sermayeye dönüştürülmektedir.  

İkinci ilişki, dayatılan rıza ve duyarsızlaşma meselesidir. Herkesin ittifak edeceği gibi, günümüzde sosyal medya sosyalleşmek, iş bulmak veya haber almak için kaçınılmaz ‘kamusal bir alan’ ve zaruret hâline gelmiştir. Kullanıcılar bu platformlara adım atarken önlerine konan ağır kullanım şartlarını peşinen kabul etmeye mecburdur. Aksi takdirde dijital ve sosyal hayatın dışına itilirler. Bu dışlanmayı göze almanın mümkün olmadığı gerçeğinden kalkarak kullanıcıların denize düşen yılana sarılır mantığıyla verdikleri bu rızanın aslında gönüllü değil, yapısal olarak ‘dayatılan bir rıza’ olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Zamanla bu sürekli gözetlenme ve veri sızdırma hâli toplumda ünsiyet peyda etmekte, fertler gündelik hayatın akışı içinde verilerinin sömürülmesine karşı ‘ne yaparlarsa yapsınlar’ tepkisizliği ve derin bir hassasiyet kaybının girdabına kapılmaktadır.  

Son ilişki ise algoritmik kontrol ve siyasi manipülasyondur. Platformlar sadece ekonomik kazanç sağlamaz, algoritmaları aracılığıyla toplumsal ve siyasi alanı da dizayn ederler. Platform sahiplerinin öncelikli amacı doğrudan siyasi güç olmayabilir ancak etkileşimi azami seviyeye tırmandırmak adına tasarladıkları iş modelleri, kaçınılmaz olarak eşit ve adil diyalogları zehirler. En yüksek etkileşim öfke, nefret ve kutuplaşma yoluyla elde edildiğinden, ‘kutuplaşma ekonomisi’ algoritmalar eliyle ödüllendirilir.  

Kenya ve Brezilya seçimlerinde WhatsApp ve benzeri platformlar üzerinden yürütülen kara propaganda ve dezenformasyon süreçleri, sosyal medyanın nasıl birer siyasi dizayn aracına dönüştüğünü göstermiştir. Benzer şekilde algoritmik kısıtlamalarla bilgi akışı sansürlenebilmektedir; Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde Sovyetler Birliği veya Rusya odaklı paylaşımların algoritmalar tarafından görünmez kılınması buna müşahhas misallerdir. Sosyal medyadaki içerik dağılımında Batı menşeli figürlerin küresel hâkimiyeti ise dijital dünyada ideolojik ve kültürel bir eşitsizliği süreklileştirir. 

Ez cümle medya gerek bilginin aracı gerekse üreticisi olarak sömürgeci anlatı mimarisinin en önemli parçalarından biridir. Veri sömürgeciliğinin tam da göbeğindeki sosyal medya platformları yapay zekâ marifetiyle Batı tipi istismarı dijital dünyada devam ettirmektedir. Epistemik tahakkümün yayılımı ile vazifeli medyanın kahir ekseriyetle cari sömürü rejimine hizmet ettiği ise sır değil.  

Veri sömürgeciliği, klasik sömürgeciliğin güncellenmiş, dijital kılıflı versiyonudur. Geçmiş asırlarda kaynaklar nasıl yağmalandıysa, bugün de biyometrik verilerimiz, sağlık verilerimiz, konum bilgilerimiz ve sosyal medya beğenilerimiz yağmalanmaktadır. Medya, bu sömürünün hem en etkili kanalı hem de en güçlü meşrulaştırıcısıdır. Medya eliyle inşa edilen epistemik hiyerarşi, yalnızca ekonomik artığın değil, aynı zamanda bilgi üretme ve dünyayı anlamlandırma gücünün de merkeze aktarılmasına yol açar. 

Bununla beraber nasıl ki Bin Badis, Fanon ve Bamba gibi aktörler işgalcilere karşı kavil ile bir itaatsizlik geliştirdilerse bugün de sömürgeci yayılmacılığına dönük bir reddiye ve eylem hayatiyet arz ediyor. Epistemik itaatsizlik, her alanda müstemlekeci kafaya kapıyı kapatmak, zihnimizin anahtarını kendi ellerimizde tutmaktır. Tabiatıyla gündemden çıkarmamalı, üzerine düşünmeli vesselam. 

 

HABERE YORUM KAT