Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD), İbrahim Sarmış'ın konuşmacı olarak katıldığı "Tasavvuf" konulu bir program düzenledi. Seminer başlamadan önce, 16 Mart 2003'te Gazze Şeridi'nde Filistinli bir ailenin evinin yok edilmesini önlemeye çalıştığı sırada, siyonist İsrail'in askeri bir buldozeri tarafından ezilerek hayatını kaybeden 23 yaşındaki Amerikalı insan
hakları/barış eylemcisi Rachel Corrie anıldı. Corrie'nin Filistin'deki onurlu mücadelesinin ve ölümünün insanlara verdiği anlamlı mesajla ilgili Osman Gerçek'in hazırladığı kısa filmin gösteriminden sonra, İbrahim Sarmış'ın seminerine geçildi. Sarmış, Hz. Muhammed'in (sav) vefatından sonra Müslümanların yaşadığı üç temel sapmadan bahsederek şunları söyledi: "Hz. Ömer zamanı ve akabinde İslam toprakları genişlediğinde ve kitlesel katılımlar olduğunda, insanların Din'i doğru öğrenmeleri için yeterli imkânlar sunulamadı. İnsanlar önceki geleneklerini ve din anlayışlarını İslam'dan ayrıştıramadı. Hz. Osman'ın öldürülmesiyle kan davaları başladı. İslam, henüz kurumsallaşmadığı için de yaşanan sarsıntıların derin etkileri oldu. Bunların sonucunda yönetim şekli, kelam ve tasavvuf gibi üç temel sapma gerçekleşti."
Dini anlayışta sapma
İbrahim Sarmış; Muaviye ile birlikte yönetimin babadan oğula geçmeye başlamasıyla tek adam saltanatının ortaya çıktığını; uygulamaların keyfileştiğini ve bu sebeple hukuki açıdan adil bir yönetim sisteminin inşa edilemediğini belirtti. Bugün Müslümanların dünyaya örnek bir yönetim biçimi sergileyebilecek bir kaynağa sahipken, sistem ithal eder hale gelmesinin bu sapmadan ileri geldiğine değinen Sarmış, daha sonra kelamla birlikte ortaya çıkan "Din anlayışı"ndaki sapma konusunu değerlendirdi. Sarmış, "İlk nesil her konuda Kur'an'a müracaat ediyordu. Onların bir konuda Hz. Muhammed'e danışması, ayetleri anlamama ya da vahyin mesajını kavramama gibi durumlarda değil, uygulamaya ilişkin konulardaydı. Örneğin danışmaları; namaz, zekat ya da oruç gibi emirlerin ne şekilde hayata geçirileceğiyle ilgiliydi… Hz. Muhammed'in vefatından sonra ortaya çıkan siyasi ihtilaflardan dolayı Müslümanlar fırkalaştı ve her fırka kendi din anlayışını "Hak budur, din budur" diyerek dayattı, diğerlerini "delalet ve bid'at ehli" diye nitelendirdi. Bugün hâlâ Müslümanlar, o dönemde ortaya çıkan fırkacı anlayışları "Din"in kendisi zannediyor." Sarmış, bu konuda, siyasi tartışmaların neticesinde ortaya çıkan dini anlayıştaki sapmalar konusunda "iman-amel ayrılığı" ve "zalim yöneticilere itaat" gibi hususları örneklendirerek açıkladı. Allah'ın gönderdiği dinde imanla amelin ayrı düşünülemeyeceğini ve zalimlere asla itaat edilemeyeceğini vurguladı.
Tasavvuf Sapması
Siyasi ve kelami bölünmeden sonra üçüncü sapmanın tasavvuf olduğunu ifade eden İbrahim Sarmış, tasavvufu "eklektik bir sistem" şeklinde tarif etti. Müslümanların ihtilaflar yaşadığı ve birbiriyle savaştığı dönemlerde, kimilerinin fitneye ve Müslüman kanına bulaşmama kaygısıyla ücra köşelere çekildiğini, münzevi bir hayat için tenhalara sığındığını belirterek; buralarda tanıştıkları farklı kültürlerden, inançlardan, geleneklerden ve hayat tarzlarından da etkilendiklerini söyledi. Tasavvufun bu dönemde din anlayışı, felsefesi, pratikleri ve kurumlarıyla birlikte sistematikleştiğini belirtti. Böylece İslam'dan namaz, oruç gibi hususların bulunduğu, diğer kültürlerden vahdeti vücûd, evliyalık, şefaat gibi inançların alındığı eklektik bir din anlayışının ortaya çıktığını vurguladı.
Tasavvufun "evliyalık" ve bununla bağlantılı olan "şefaat" anlayışını eleştirerek Kur'an'da "veli" ve "şefaat" kavramlarıyla neyin kast edildiğini anlatan Sarmış, benzer bir yanlışın "nefs" kavramında da yapıldığını söyledi. Nefsi, Kur'an'daki doğru biçimiyle anlamayan tasavvuf ehlinin; aç, susuz, uykusuz bırakarak, yalnızlaştırarak, evlenmeyerek, dünya nimetlerinden tamamen mahrum ederek nefsine eziyet ettiğini belirtti. Kur'an'da "bir ben var benden içeri" şeklinde bir nefs anlayışının bulunmadığını, insanın "bedeni, ruhu, nefsi ayrı ayrı" bir varlık olmadığını sebepleriyle birlikte anlatan İbrahim Sarmış; İslam'da insanın bir bütün kabul edildiğini ama tasavvufun dini olduğu gibi insanı da parçalara ayırdığını ifade etti.
"Din bir bütündür, parçalanamaz"
İbrahim Sarmış, program boyunca tasavvufun "insanı Allah'ın halifesi sayması" "bütün dinleri hak din gibi görmesi" "Allah'ın farklı varlıklarda tecessüs etmesi" gibi iddialarının asılsızlığını, "vahdeti vücud, vahdeti şuhud" gibi anlayışların İslam'a aykırılığını sebeplerini ortaya koyarak eleştirdi. İbn-i Arabi'nin, Mevlana'nın, İmam-ı Rabbani'nin din anlayışlarındaki hataları delilleriyle açıklayan Sarmış, bu konuda son olarak şunları söyledi:
"Tevhid, İslam'ın temel öğretisidir. Tasavvuf bu belkemiğini yok etmiştir, vahyin özünü hiçe saymıştır. Kendi felsefi öğretilerini, kültürünü ve pratiklerini İslammış gibi sunmuştur. Allah'ın kuluyla ilişkisini zedelemiş, İslam'a yabancı bir din meydana getirmiştir. Tasavvuf eklektik bir sistemdir. İslam'dan da öğeler almıştır, İslam dışı felsefe ve kültürlerden de… Yanlış inançlardan ve sapmalardan kurtulmak için saf kaynağa dönmeliyiz. İnsanlar, Kur'an'da neyi eksik buluyorlar da başka kaynaklara, yollara sapıyorlar; ben anlamıyorum. Allah neyi anlatmamış da tasavvufa sapan insanlar bulmaya çalışıyor? Din bir bütündür, parçalanamaz. Kur'an tek başına hidayet yoludur, rehberidir. İnsanlar iyi okuyup, düşünmek zorundadır. Başka bir kurtuluş yolu olamaz…"
İbrahim Sarmış'ın sunumundan sonra, soru-cevap faslına geçildi. "Günümüzdeki iman-amel anlayışı," "Mevlana'nın getirdiği din anlayışının bugün nasıl işlendiği," "hadise yaklaşım konusunda izlenilecek usul," "Ehli kitap anlayışı" "tasavvufun kalp anlayışı" gibi konularda soruların yanıtlamasından sonra program sona erdi.
Haksöz Haber - Tokat



