Yeni Şafak / Mahmut Ay
İnanca, düşünceye ve eyleme ahlâkî bir nefes üflemeye çalışan bilge: Taha Abdurrahman
Modern dünyanın dayattığı şartların etkisi altındaki İslam dünyası, günümüzde tarihin en derin krizlerinden birini yaşamaktadır. Bu kriz; ekonomik krizlerin, siyasî çalkantıların ya da askerî yenilgilerin çok ötesinde, her şeyi kuşatan varoluşsal bir “ahlak krizi”dir. Çağımızda dinin şekilsel ritüellerinin, zâhirî formlarının, mabetlerinin ve dinî konuşmaların “görünürleşmesine” karşılık sokağın, mabedin, tekkenin, ticaretin, siyasetin ve insan ilişkilerinin içindeki ahlakî özün gittikçe “buharlaşmasına” şahitlik ediyoruz.
Çağımızın entelektüel müceddidlerinden biri olarak gördüğüm Faslı bilge Prof. Dr. Taha Abdurrahman, eserlerinde ahlak sorununa çok ciddi bir önem verir ve adeta Müslümanlara ahlakî bir nefes üflemeye çalışır. Kendi ifadesiyle onun fikrî çabalarının iki temel gayesi vardır: İslam düşüncesini yenilemek (tecdîd) ve İslam ahlakını diriltmek (ihyâ) (Ahlak Sorunsalı, s. 243). Onun çalışmalarını ve fikirlerini pek çok yönden Gazâlî’ye benzetirim. Gazâlî’nin en önemli gayreti ve projesi, “ulûm-i diniyyeyi irfan ile ihyâ” etmekti. Taha Abdurrahman’ınki ise “ahlak-i diniyyeyi vicdan ile ihyâ” etmektir. Biz, bu yazımızda onun İslam ahlakının ihyâsı için sarfettiği fikrî çabayı genel okuyucu kitlesinin rahat anlayacağı şekilde sade bir dille özetlemeye çalışacağız.
Taha Abdurrahman, ele aldığı her konuya ahlak merkezli çözümler üreten bir mütefekkirdir. Zira ona göre insanlığı belirleyen asıl unsur akıl değil ahlaktır; eylem düşünceden daha önemlidir. Ahlak, insanı insan eden ve diğer canlılardan ayrıcalıklı kılan yegâne unsurdur. Modern Batı, söylemi merkeze alan bir “söz medeniyeti”dir. İnsanlığın, söylemi değil ahlakı esas alan bir “eylem medeniyeti”ne ihtiyacı vardır.
Mütefekkirimize göre ahlak, özü gereği dinîdir. O, Batı felsefesinin (özellikle Kant’ın) ahlakı dinden bağımsızlaştırma ve rasyonel bir ödev bilincine indirgeme çabasına kökten karşı çıkar. Ona göre aşkın bir kaynağa dayanmayan bir ahlak, rüzgarda savrulan bir yaprak gibidir; sarsıntılara, çıkarlara ve krizlere dayanamaz. Ahlakın sağlam bir zemine oturabilmesi için mutlaka dinin özüyle birleşmesi gerekir. Bu noktada kendi düşünce sisteminin en önemli kavramını gündeme getirir: İ’timâniyye (Emanet veya ilâhî sözleşme paradigması). Bu paradigma Kur’an’daki emanet âyetine dayanır. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan korkup geri çekildiği o büyük sorumluluğu insan kendi hür iradesiyle üstlenmiştir. Bu emanet, yeryüzünde ahlâkî değerleri koruma, adaleti sağlama ve nefsanî arzuları dizginleme sorumluluğudur. Dolayısıyla onun düşüncesinde ahlak, sadece “başkalarına zarar vermemek” gibi pasif bir iyi niyet göstergesi değildir; insanın evrene, Yaratıcısına, diğer canlılara ve kendi ruhuna karşı üstlendiği kozmik ve ilâhî bir sadakat borcudur.
Mesela doğa ve çevre krizini ele alalım. Seküler çevrecilik, doğayı korumayı sadece insanlığın gelecekte hayatta kalma ihtiyacına bağlar. Bu, faydacı bir yaklaşımdır. Hâlbuki “emanet paradigması” çerçevesinde bir Müslüman için çevre, sadece hammadde kaynağı değil, kendisine geçici olarak tevdi edilmiş bir emanettir. Bir ağacın dalını kırmamak veya bir akarsuyu kirletmemek, basit bir belediye kuralına uymak değil; Yaratıcıya verilen emanet sözleşmesine bağlı kalmanın, yani ahlakın ta kendisidir.
Taha Abdurrahman, ahlâkî öz dikkate alınmadan sadece hukûkî kalıplara ve kuru ritüellere indirgenmiş bir dindarlığı yanlış bulur. Ona göre din ile ahlak arasındaki ilişki, beden ile ruh arasındaki ilişki gibidir. Ruhsuz beden nasıl cesetten ibaretse ahlaktan mahrum din de cansız bir mekanizmadan ibarettir. Bilgemiz, bu noktada fıkıh anlayışındaki soruna dikkat çeker. Ona göre hâkim fıkıh anlayışı, “fıkh-ı sinâî (teknik/yapay fıkıh)” şeklinde kavramsallaştırılabilir. Böyle bir fıkhın işleyişi bir konfeksiyon imalathanesinde bir giysinin imal edilmesine benzer. Kalıplara dayalı şekilsel bir üretim söz konusudur. Teknik fıkıh; ibadetleri ve dinî yükümlülükleri helal-haram, caiz-caiz değil gibi hukukî ve şekilsel kalıplara sıkıştırır. Böyle bir fıkhın etkisindeki insan, dinin kurallarını zahiren yerine getirirken iç dünyasını ve kalbini çoğunlukla ihmal eder. O, “fıkh-ı sınâî”nin karşısına “fıkh-ı hay (canlı fıkıh)” kavramını koyar. Fıkh-ı hay, hayatın içindeki fıkıhtır. Dinin maksatlarını pratik alana aktarmak hassasiyeti içinde ahlakî yönü asıl, hukukî yönü fer kabul etmek suretiyle ibadet ve muamelatta her iki yönü de birleştiren fıkıhtır. (Dinin Ruhu, s. 854).
Mesela günde beş vakit namaz kılan, kurban kesen ve zekat veren ama aynı zamanda ticarî hayatında hileye başvuran, çalışanın hakkını gasp eden, komşusuna eziyet eden ve yalan söyleyen bir Müsüman, fıkh-i sınâî tuzağına düşmüştür. Bu kişi, ibadetlerin teknik fıkhını yerine getirmiş olsa da ibadetlerin asıl amacı olan ahlâkî arınmayı ıskalamıştır. Bu, dinin ruhunun tahrip edilmesidir. İbadetler, insanı nefsânî arzulardan ve güç hırsından arındıran birer “tezkiye” aracı olmadığı sürece gerçek işlevini yerine getiremez.
Peki, nasıl oluyor da insan ahlâkî özünü kaybediyor? O, bu sorunun cevabını insanın ontolojik kökenlerinde arar. Onun insan tanımı şöyledir: “Unuttuğunu unutan varlık.” (Dinin Ruhu, s. 27). Üstadımız, “insan” kelimesinin etimolojik kökenini “ünsiyet (yakınlık)” yerine “nisyan (unutmak)” kavramıyla açıklar. İnsan; acziyetini, yaratılmışlığını ve en önemlisi de Yaratıcısı ile henüz varlık sahnesine çıkmadan önce gerçekleştirdiği o ezelî sözleşmeyi (mîsâk) unutan bir varlıktır.
Bu ontolojik unutma ve hatırlamaya göre iki farklı insan türü doğmuştur: 1. İnsan-ı ufukî (Yatay insan): Ezelî sözleşmeyi unutup duyularıyla algıladığı fiziksel dünyayı tek gerçeklik kabul eden, aşkın olanı ve metafizik boyutu dışlayan insandır. Bu insan tipi için ahlak, sadece toplumsal düzeni sağlamaya yarayan, rasyonel ve dünyevî bir uzlaşmadan ibarettir. 2. İnsan-ı amûdî (Dikey insan): Gözün göremediği ama kalbin ve basiretin hissettiği gayb âlemini hatırında her an canlı tutan insandır. Dikey insan, Yaratıcısına verdiği o ilk ahlâkî sözü hatırında tuttuğu için dünyada bir ahlak abidesi olarak yaşar.
Mesela modern iş dünyasındaki acımasız rekabet ortamını düşünelim. “Kazanmak için her yol mübahtır.” diyen seküler zihniyet, yatay insanın tipik bir yansımasıdır. Bu insan, ahlakı yalnızca çıkarlarına hizmet ettiği sürece bir araç olarak kullanır. Buna karşılık, yaptığı her ticari anlaşmada, attığı her imzada henüz yaratılmadan önce ruhlar âleminde verdiği o sözü hatırlayan esnaf veya iş adamı dikey insandır. O, kimsenin kendisini görmediği ve hiçbir hukukî yaptırımın olmadığı anlarda bile sadece o ilk sözleşmeye olan sadakatinden ötürü ahlaktan taviz vermez.
Feylesofumuz, ahlâkî ilkelerin pratik hayatta nasıl tezahür ettiğini kendine has iki kavramla açıklar: Teşhîd ve tağyîb. “Metafizik değerlerin fizikî âleme aktarımı” manasında kullandığı “teşhîd” insanın gayb âlemine ve ilâhî sözleşmeye dair sahip olduğu aşkın ve ruhanî ahlak değerlerini duyular âlemine taşıması, onları hayatın her boyutunda görünür ve yaşanır kılmasıdır. “Fizikî âleme metafizik değer atfetme” manasında kullandığı “tağyîb” ise dünyayı kutsallaştırarak insanı sadece maddî olanın içine hapsetmek, ruh ile maddeyi ayırıp, ahlakı kamusal alandan ve hayattan uzaklaştırmaktır.
Mesela modern siyaset ve devlet yönetimini ele alalım. Seküler akıl, siyaseti ahlaktan kopararak onu tamamen bir güç, iktidar ve tahakküm mücadelesine dönüştürür. Diğer yandan siyasal din ya da diyânî yaklaşım gücü elde etmek için ahlâkî ilkeleri feda edebilir. Oysa ahlâkî bir yönetim modeli olan “teşhîd”, yöneticinin elindeki siyasî erki ve makamı sadece ilâhî bir emanet olarak görmesini gerektirir.
Modern dünya düzeni, bize her alanda “gücün ahlakını” dayatmaktadır. Güçlü olanın kendi çıkarlarını meşrulaştırmak için ürettiği, zayıfları ezmeye yarayan yapay ahlak normları küresel sisteme yön vermektedir. Siyaset, ekonomi, bilim ve teknoloji, bu güç odaklarının elinde ahlaksızca kullanılmaktadır. O, bu küresel tiranlığa karşı “ahlakın gücü”nü savunur. Ona göre hayatın hiçbir alanı ahlaktan bağımsız “özerk alan” ilan edilemez. Güç, ahlakı kendi sınırlarına göre şekillendiremez; aksine ahlak, gücü sınırlandırmalı ve terbiye etmelidir.
Mesela yapay zekâ, genetik mühendisliği ve nükleer teknoloji alanındaki gelişmeleri düşünelim. “Teknik olarak gücümüzün yettiği her şeyi yapmalıyız.” diyen ve hiçbir sınır tanımayan bilimsel hırs, gücün ahlakıdır. Onun düşüncesinde ise bilim ve teknoloji, “emanet paradigması” çerçevesinde ahlâkî sınırlamalara boyun eğmelidir; ahlakın gücü, teknolojik gücü denetlemelidir.
Taha Abdurrahman’ın düşünceleri ve çağrısı, salt entelektüel bir egzersiz veya nostaljik bir özlem değildir. O, modernitenin seküler sığlığında boğulan ve şekilci bir dindarlıkla kendini kandıran çağımız Müslümanlarına hayatî bir can simidi uzatmaktadır.
Ona göre Müslümanlar olarak yitirdiğimiz huzuru, adaleti ve medeniyet vizyonunu ne seküler sistemlerin körü körüne taklidinde ne de ahlaktan soyutlanmış kuru bir fıkıh veya iktidar mücadelesinde bulabiliriz. Kurtuluşumuz, Yaratıcımıza verdiğimiz o ezelî sözü (mîsâk) hatırlamakta, üzerimizdeki ilâhî emanetin ağırlığını hissetmekte ve ahlakı yeniden dinimizin, ibadetlerimizin, fıkhımızın, düşüncemizin ve tüm hayatımızın atan kalbi hâline getirmektedir.
Taha Abdurrahman’ı 2009’da Fas’a yaptığım bir ziyarette Kanadalı dostum Niyaz’dan duymuştum. Kendisiyle görüşmeyi çok arzulamıştım ancak yakınları çok hasta olduğunu ve görüşemeyeceğini söylemişti. Bazı eserlerini satın alıp Türkiye’ye getirmiş ve büyük bir yayınevine tercüme ettirmesini önermiştim. Taha Abdurrahman’ın dili çok ağır ve kendi ürettiği kavramlar çok fazla olduğu için o yayınevi mütercim bulamadı. Ama yıllar sonra çok şükür eserlerinin en önemlileri dilimize aktarıldı. Geçtiğimiz yıllarda Prof. Dr. Mehmet Görmez Hoca’nın davetiyle ülkemize geldi ve çok verimli konferanslar verdi. Onun ülkemizde geç de olsa tanınması fevkalade sevindirici bir gelişmedir. Zira onun bilgece üflemeye çalıştığı ahlâkî nefese çok ihtiyacımız var.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.