Farid Hafez’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Batı kamuoylarında, Müslümanların sivil katılımının, bu ülkeleri içeriden yıkmaya yönelik Müslüman Kardeşler’in koordineli bir komplosuyla gizlice bağlantılı olduğu yönünde tehlikeli bir iddia yayılıyor.
Topluluklar halinde örgütlenen, eşit vatandaşlar olarak haklarını savunan ve demokratik siyasete katılan Müslümanların – ki bunların çoğu üçüncü kuşak göçmenler – bunu gizli bir iktidarı ele geçirme planının parçası olarak yaptıkları iddia ediliyor. Bu bir komplo teorisi ve oldukça tanıdık bir teori.
Trump yönetiminin Dışişleri Bakanlığı'nın Mısır, Ürdün ve Lübnan'daki Müslüman Kardeşler şubelerini Yabancı Terörist Örgütler (FTO) olarak tanımlamasının ardından, birçok ABD eyalet valisi ve Avrupalı politikacı bunu kendi ülkelerindeki Müslüman nüfusu hedef almak için bir bahane olarak kullandı.
Teksas ve Florida valileri, Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi'ni (CAIR) terör örgütü olarak tanımlamak için harekete geçti; bu, Müslümanların sivil katılımını suç saymaya yönelik büyük ölçüde sembolik ancak yine de ciddi bir adımdır.
Bu arada, Hollanda parlamentosu, Müslüman Kardeşler'i terör örgütü olarak tanımlamak için az bir çoğunlukla oy kullandı; ancak Hollanda hükümeti bu konuda nasıl hareket edeceğine henüz karar vermedi.
Bu politikacılar, bazı Arap ülkelerinin Müslüman Kardeşler’i nasıl “dışladığını” övüyor ve radikalizmden çok daha yıkıcı bir olguya entelektüel bir gerekçe sunuyorlar: Müslüman sivil toplumun demokratik katılımdan sistematik olarak dışlanması.
Otoriter bir model
Bu Avrupalı politikacıların övdüğü bazı ülkeler, Müslüman Kardeşler'i demokratik yollarla kontrol altına almadı.
Onları otoriter güçle ezip geçtiler: açık sokaklarda toplu katliamlar, infazlar, toplu tutuklamalar ve her türlü siyasi İslam'ın topyekûn bastırılması. Tarihsel olarak radikalleşmeyi önleyen değil, tam tersine körükleyen şey tam da bu tür devlet şiddetidir.
Şiddet uygulayan Müslüman grupların modern fenomeni, köklerini doğrudan Cemal Abdün Nasır döneminde uygulanan acımasız baskıya dayandırır – Nasır, Batı demokrasisinin değil, otoriter milliyetçiliğin savunucusuydu.
Ayrıca, BAE gibi Körfez monarşilerinin neden o dönemde Müslüman Kardeşler’i terör örgütü ilan ettiklerini sormakta fayda var: Arap Baharı’nın ardından, Müslüman Kardeşler’e bağlı partiler bölge genelinde demokratik seçimleri kazanırken.
Bu tanımlamalar, tarafsız güvenlik değerlendirmeleri değil, otoriter rejimlerin kendi varlıklarını sürdürmek için kullandıkları araçlardı – meşrulaştırma amacıyla Batı’ya ihraç edildiler. Güvenlik uzmanları Avrupa’nın kayıtsızlığı konusunda uyarıda bulunduklarında, aslında içlerindeki Müslüman siyasi muhalefeti ortadan kaldırmak için güçlü siyasi nedenleri olan hükümetlerin güvenlik söylemini pekiştiriyorlar.
Avrupa'yı tehdit ettiği iddia edilen Müslüman Kardeşler, resmi bir genel merkezi, birleşik bir liderliği ve net bir üye listesi olmayan bir örgüttür; özellikle de 2013'teki darbe sonrasında eski fiili başkenti Kahire'de büyük ölçüde hapse atıldıktan sonra.
Bu belirsizlik, tehlike kanıtı olarak değerlendiriliyor. Gerçekte ise bu durum, Kardeşliği ideal bir öcü haline getiriyor; tam olarak tanımlanamayan ve dolayısıyla hemen hemen herkese uygulanabilen bir etiket.
Ve öyle de oldu. Müslüman öğrenci dernekleri, sivil hak örgütleri, savunuculuk grupları ve ayrımcılıkla mücadele gözlemcileri, genellikle kanıtlanmış operasyonel bir bağlantıdan ziyade zayıf ideolojik yakınlığa dayanılarak Kardeşlik bağlantısı olduğu iddiasıyla karalandı.
Fransa, Müslümanlara karşı ayrımcılığı belgelemeye adanmış bir örgüt olan Collectif Contre l'Islamophobie en France'ı (CCIF) feshettiğinde, bunu “İslamcı ayrılıkçılık” ve Müslüman Kardeşler ile olduğu iddia edilen bağlantılarla mücadele bayrağı altında yaptı.
Asıl kayıp, sivil özgürlükleri savunan bir kurumdu.
Bu modelin Amerikan tarihinde bir adı vardır: McCarthyizm. Kullanılan yöntemler aynıdır: somut kanıtların yerine geniş kapsamlı ideolojik şüpheler geçer ve “ilişki yoluyla suçluluk” ispat standardı haline gelir.
Bunun pratikteki etkisi, herhangi bir gerçek tehdidin etkisiz hale getirilmesi değil, tüm bir topluluğun ifade özgürlüğünün ve sivil katılımının kısıtlanmasıdır. 11 Eylül'den bu yana geçen on yıllarda, Amerikalılar terörist olarak nitelendirme mantığının ne kadar uzağa gidebileceğini gördüler – Guantanamo Körfezi'nde yasadışı olarak hapsedilen insanlardan, ICE protestocularının iç terörist olarak etiketlenmesine kadar.
Sürecin keyfiliği bir kusur değil. Asıl mesele bu.
Dışlanma radikalleşmeyi besliyor
Avrupalı siyasi liderler Müslümanların entegre olmamasından yakındıklarında, aynı zamanda onları daha da dışlamak için ellerinden geleni yapıyorlar; diğer vatandaşların sahip olduğu temel hakları, yani ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğünü onlardan esirgiyorlar.
Entegrasyonu desteklemek, demokratik hakları genişletmek anlamına gelmeli, Müslümanların kamusal yaşamını bastırmak değil.
Müslümanları dışlayan ve gözetleyen, başörtüsünü yasaklayan, cami inşaatlarını engelleyen ve sivil toplum kuruluşlarını kapatan toplumlar, radikalleşmeyi önleyemez.
Bu toplumlar, genç Müslümanlara demokratik katılımın bir tuzak olduğunu ve içinde yaşadıkları toplumun kendilerini tam anlamıyla bir parçası olarak görmediğini pekiştirerek radikalleşmeyi hızlandırır.
Dışlamayı meşrulaştırmak için Yahudiliği bir din olmaktan çok siyasi bir ideoloji olarak yeniden tanımlayan 20. yüzyılın başındaki antisemitik söylemlere benzer şekilde, günümüzün Müslüman karşıtı söylemi de İslam’ın bir inanç değil, totaliter bir siyasi proje olduğunu ısrarla savunmaktadır.
Açık toplumlar kendilerini bu şekilde korumazlar. Bu, onların içini boşaltmanın yoludur.
Bu argümanın oluşturduğu asıl tehlike, çok daha geniş kapsamlı bir olguya saygın bir gerekçe sunmasıdır: Müslümanların sivil katılımının kendisini şüpheli bir durum olarak ele almak ve hükümetlere kendi haklarını savunan toplulukları susturmak için bir araç sunmaktır.
* Farid Hafez, William and Mary Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında öğretim görevlisi ve Georgetown Üniversitesi’nin The Bridge Initiative programında misafir kıdemli araştırmacıdır.