Hesham Gaafar’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Papa XIV. Leo, 15 Mayıs 2026’da ilk genelgesini, Magnifica Humanitas’ı imzaladığında, bu tarih tesadüfî değildi. Bu tarih, sanayi çağının ahlaki kriziyle –fabrikalar, makineler, işgücü sömürüsü ve sermaye ile işçiler arasındaki şiddetli dengesizlik– yüzleşen 1891 tarihli papalık mektubu Rerum Novarum’un yayınlanmasının 135. yıldönümüne denk geliyordu.
Yeni “sosyal sorun” artık sadece fabrikalarla sınırlı değil. Bu sorun, algoritmadır.
Papa’nın uyarısı nettir: Yapay zekâ, sadece başka bir araç değildir. Tıpkı ondan önceki buhar makinesi gibi, yapay zekâ da işi, savaşı, bilgiyi, siyaseti ve hatta insan kavramını tanımlama biçimimizi yeniden şekillendiriyor. Artık mesele sadece yapay zekânın neler yapabileceği değil, ne tür bir dünya inşa ettiği ve bu dünyayı inşa etmek için kimin feda edildiğidir.
Müslüman toplumların genelinde, tek bir merkezi ses aracılığıyla olmasa da benzer sorular soruluyor.
Doha’da İslam etiği uzmanları, ahlaki irade ve hesap verebilirliği inceliyor. Malezya’da, yeni teknolojilerle ilgili tartışmalara İslam ilkeleri dâhil ediliyor. Endonezya’da ise dini kurumlar, dijital yaşam, yapay zekâ tarafından üretilen dini cevaplar ve otomasyonun toplumsal etkilerini ele almaya başlıyor.
Bu gelenekler, Katolik sosyal öğretisiyle aynı dili konuşmasa da, çok önemli bir noktada birleşiyorlar: insan, verilere, üretkenliğe ya da faydaya indirgenemez.
Katoliklikte insan haysiyeti, insanların Tanrı’nın suretinde yaratıldığı fikrine dayanır. Bu haysiyet, verimlilik, zekâ ya da ekonomik değer yoluyla kazanılmaz. Bir makine hesaplama yapabilir, tahminlerde bulunabilir ve dili taklit edebilir, ancak vicdan ya da ahlaki sorumluluğa sahip olamaz.
İslam düşüncesi, farklı kavramlar aracılığıyla benzer bir sonuca varır. Bunlar arasında, Kur’an’da Adem’in çocuklarına atfedilen “takrim” (onurlandırma); “hilafet”, yani insanın yeryüzüne ilişkin sorumluluğu; ve “emanet”, yani insanın taşıdığı ahlaki güven yer alır. Bir kişi ahlaki sorumluluğunu bir makineye devredemez, çünkü hesap verme yükümlülüğü araca değil, insana aittir.
Algoritmanın sahibi kimdir?
İşte bu noktada İslam teolojisi, teknolojinin tanrısallaştırılması olarak adlandırılabilecek olguya güçlü bir yanıt sunar. Tevhid, yani Allah’ın tekliği, yalnızca bir ibadet doktrini değildir; aynı zamanda sahte mutlaklıkların da bir eleştirisidir.
Eğer yalnızca Allah mutlaksa, o zaman hiçbir teknoloji, piyasa ya da algoritma kader olarak kabul edilemez. Yapay zekâ, insanlar tarafından yapılmış bir araçtır. Toplumların kendi muhakemelerinden vazgeçip önünde boyun eğdiği bir put haline gelmemelidir.
Ancak asıl mesele sadece felsefi değil, aynı zamanda siyasi bir meseledir. En acil sorular şunlardır: Makinenin sahibi kimdir? Verileri kim kontrol eder? Sistemlerden kim kâr eder? Ve gizli insani maliyetleri kim öder?
Burada, Katolik sosyal öğretisi geleneği daha kapsamlı bir yapısal eleştiri sunuyor. Papa XIV. Leo, yapay zekâyı emek, sermaye ve eşitsizliğin uzun tarihinin içine yerleştiriyor. Yapay zekâ üzerindeki gücün, birçok devletten daha fazla kaynak biriktirmiş özel şirketlerin elinde yoğunlaştığı konusunda uyarıyor. Veriler, platformlar, patentler ve altyapı, imparatorluğun yeni mülkiyeti haline geliyor.
Tehlike, yalnızca bireyler tarafından yapılan kötüye kullanım değil, aynı zamanda bilgi, emek ve görünürlük koşullarını birkaç aktörün kontrol ettiği küresel bir sistemdir.
Bu durum, Orta Doğu, Afrika ve daha geniş anlamda Küresel Güney için son derece önemlidir. Yapay zekâ sistemleri genellikle dünyadan elde edilen verilerle eğitilirken, kârlar ve karar verme gücü başka yerlerde yoğunlaşmaya devam etmektedir. Arapça, Malayca ve Endonezce gibi diller, İngilizceye kıyasla yeterince temsil edilmemektedir. Batı veri setlerine gömülü kültürel varsayımlar, tarafsız teknoloji kılığına girerek Müslüman toplumlara geri dönebilir.
Ancak bu tarafsızlık değildir. Bu, epistemik bağımlılığın yeni bir biçimidir.
İslam ahlakı alanı bu sorulara yanıt verebilecek araçlara sahiptir. Bir İslam hukuk doktrini olan maqasid geleneği (Makâsıdü’ş-Şerî’a), bir uygulamanın din, hayat, akıl, aile, mal, haysiyet ve adaleti koruyup korumadığını sorgular. Klasik İslam hukuku da kamu malları, tekel, zarar ve adil çalışma konusunda güçlü ilkeler içerir.
Adalet sorunu
İnsanların temel kaynakları paylaşması gerektiğine dair peygamberlik ilkesi, günümüzün dijital ortak kaynaklarına da genişletilebilir: kamusal yaşamı giderek daha fazla şekillendiren veriler, algoritmalar ve teknolojik altyapı.
Ancak günümüzün İslami tartışmalarının çoğu, yapay zekâyı hâlâ esas olarak “kullanımı caiz mi?” sorusu üzerinden ele almaktadır: Bu uygulama helal mi, haram mı? Bir sohbet robotu dini tavsiye verebilir mi? Yapay zekâ finans, tıp veya eğitim alanlarında kullanılabilir mi?
Bunlar önemli sorulardır, ancak yeterli değildir. Asıl mesele, Müslümanların yapay zekâyı kullanıp kullanamayacağı değil, mevcut yapay zekâ ekonomisinin kendisinin adil olup olmadığıdır.
Bir yapay zekâ sisteminin sade arayüzünün ardında, verileri etiketleyen, şiddet içeren içerikleri denetleyen, modelleri eğiten ve psikolojik zararı üstlenen görünmez işçiler bulunmaktadır. Bunların çoğu genç, düşük ücretli ve yoksul ekonomilerde yaşamaktadır.
Otomasyon vaadinin ardında ise mineraller, enerji, gözetim, askeri sözleşmeler ve giderek artan eşitsizlikler yatmaktadır. İslam ahlakı adaleti ciddiye alıyorsa, sadece makinenin ne dediğini değil, kimin emeği ve kimin acısı sayesinde konuştuğunu da sormalıdır.
Endonezya deneyimi, olası bir güç sunuyor: kolektif dini muhakeme. Nahdlatul Ulama (Çev.Notu: Türkçe anlamıyla "Ulemanın/Alimlerin Uyanışı"), Endonezya merkezli, hem üye sayısı bakımından dünyanın en büyük bağımsız İslami kuruluşu hem de ülkenin en etkili sosyo-kültürel ve dini hareketlerinden biridir), Muhammadiyah ve Endonezya Ulema Konseyi gibi kurumlar, yeni toplumsal meseleleri kolektif olarak ele almak için mekanizmalara sahiptir.
Malezya geleneği ise başka bir güç sunuyor: maqasid, erdem etiği ve seküler bilgiye yönelik eleştiriler yoluyla felsefi derinlik. Doha’daki İslam Hukuku ve Etiği Araştırma Merkezi gibi kurumları da içeren Arap akademi dünyası, ahlaki irade ve hesap verebilirlik üzerine ciddi çalışmalar sunuyor.
Parçalanmış söylem
Sorun, düşüncenin yokluğu değildir. Sorun, parçalanmışlıktır.
Katoliklikte papa ve birleşik bir sosyal öğretisi geleneği vardır. Buna karşılık Sünni İslam’da tek bir merkezi otorite yoktur. Bilgisi âlimler, kurumlar, bölgeler ve diller arasında dağınıktır.
Bu durum, papalık genelgesiyle karşılaştırıldığında bir zayıflık gibi görünebilir. Ancak Müslümanlar bu çeşitliliği dağınık bir gürültü olarak değil, açık bir etik sistem olarak ele almayı öğrenirlerse, bu bir güç de olabilir.
Buradaki zorluk, İslami bir “papa” ortaya çıkarmak değildir. Bu, geleneği yanlış anlamak olur. Asıl zorluk, birbiriyle bağlantılı bir ahlaki diyalog kurmaktır: Arap etik bilimi, Malezyalı maqasid düşüncesi ve Endonezyalı kurumsal mantığı, hâlihazırda algoritmik gücün etkisinde olan işçilerin, göçmenlerin, kadınların, azınlıkların ve toplulukların yaşam gerçekleriyle birleştiren bir diyalog.
Yapay zekâ, hem Hıristiyan hem de Müslüman geleneklerini aynı gerçekle yüzleşmeye zorluyor: haysiyet, soyut bir kelime değildir. Haysiyet, gücün görünmez hale geldiği yerlerde sınanır.
Bir işçinin sorgulayamadığı bir algoritma tarafından yönetildiği zaman sınanır. Bir mültecinin bir risk puanına indirgendiği zaman sınanır. Bir öğrencinin geleceğinin, önyargılı verilerle eğitilmiş otomatik sistemler tarafından şekillendirildiği zaman sınanır. Savaşta ölümcül kararların makinelere devredildiği zaman sınanır.
İnsan haysiyetinin bir sonraki bölümü sadece kiliselerde, camilerde, üniversitelerde veya teknoloji şirketlerinin ofislerinde yazılmayacak. Teolojinin algoritmayla yüzleşmeye cesaret ettiği her yerde yazılacak – onu tapınmak için değil, sadece ondan korkmak için de değil, hiçbir makinenin, piyasanın veya imparatorluğun insanı bir dosyaya indirgeme hakkına sahip olmadığını ısrarla savunmak için.
* Hesham Gaafar, İslam düşüncesi ve hareketleri ile çatışma çözümü alanlarında uzmanlaşmış bir araştırmacıdır. 2000-2010 yılları arasında IslamOnline.net portalının Arapça bölümünün baş editörlüğünü yapmıştır. Bölgesel Arabuluculuk ve Diyalog Merkezi’nin kurucularından biridir ve çatışma çözümü alanında birçok uluslararası kuruma danışmanlık yapmaktadır.